“Size hasadı kazandıran o uzun geçmişi görmezden gelmek çok yanlış olur”

 ›  Haberler  › ↓ 

Prof. Dr. Yusuf Eradam’ın 11 yaşında başlamış Darüşşafaka yolculuğu, orada okurken karar vermiş öğretmen olmaya. Şimdilerde Kültür Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı Bölüm Başkanı olan Eradam’la Darüşşafaka anılarını konuştuk. Şair, öykü yazarı, çevirmen, eleştirmen, amatör fotoğraf sanatçısı ve besteci olan Eradam, bu çok yönlü kişiliğinin altında da Darüşşafaka’yı anıyor, yetiştiği yuvanın kendisine çok ilham verdiğini belirtiyor.

Baktığımızda genel olarak birçok işte imzanız var. Yazar, çevirmen, besteci, fotoğraf sanatçısı, eleştirmen, öğretim üyesi. Bu kadar çoklu düşünmenin arka planını öğrenebilir miyiz?

Ben burada da Darüşşafaka’yı anmak isterim. Bir deyim vardır; her dala uzanan, her şeyden anlıyormuş gibi olan ama hiçbirinin uzmanı olmayan. Bu bir kötülemedir aslında ama bu saydıklarınızın bir ikisinin uzmanı olduğumu söyleyebilirim. Bence önce merak gerekli. Hayatta öğrenecek çok şey var. İyi bir öğrenci değil, öğrenici olmayı ben Darüşşafaka’da öğrendim.

Darüşşafaka’dan öncesi…
Niğde’nin Bor kasabasından çıkmışsınız, tozlu bağ yollarında yetişmişsiniz. Sonra ablanız üniversite okuyacağım diye tutturunca ailece Ankara’ya taşınmışsınız.

1962’de bir kamyonun üzerinde ilkokul üçe giderken taşındık Ankara’ya. Son çocuk, tekne kazıntısı ve “değmen Yusuf”uma diye büyümüşüm. Ev bana saray gibi gelirdi, ben de oranın prensiydim. Babam kunduracıydı, Ankara’ya taşındığımızda da dikimevinde işçi oldu. Annem bize hiç hissettirmedi, yani ben yoksul olduğumuzu hiç hissetmezdim. Beşinci sınıfta benim gözümde heybetli bir adam Vedat amca vardı, onun oğlu Haluk’la iyi arkadaştık. Ağır ceza hakimi ve milletvekili. O benim Darüşşafaka’ya kaydolmamı istedi. Ben, annesi ve babası hayatta olanların da Darüşşafaka’ya kabul edildiği dönemde girdim. Yoksul, zeki olması ve sınavı kazanması koşulları geçerliydi ama. Ankara’dan üç dört kişi kazandık.

Ondan sonra Darüşşafaka süreci başlıyor sizin için…Biraz oraya ilişkin detayları öğrensek…

11 yaşında İstanbul’a gelir gelmez aşık oldum, ilk sevgilim İstanbul oldu. Bu kadar çok şeye merak duymamda okulun çok etkisi oldu. Daha hazırlıkta Shakespeare okuduk. İngilizceyi o kadar çok sevdim ki İngilizce öğretmeni olmaya 12 yaşında karar verdim. Hatta arkadaşlarıma İngilizce öğretip not verirdim.

Peki çabuk adapte oldunuz mu, aile başka bir şehirde, siz de anladığım kadarıyla aileye düşkün, prens gibi yetiştirilmiş tek erkek çocuksunuz?

Onu nereden öğrendim bilmiyorum ama gece battaniyeyi üstü¬me çeker hüngür hüngür ağlardım, sabah da tekrar oraya adapte olurdum. Bir çift ayakkabı verirlerdi, İstanbul’u dolaştırmaya çıkarırlardı. Müdiremiz Nazıma Antel çok kıymetliydi bizim için. Benim şöyle bir formül geliştirmeme vesile oldu. Şefkat ve disiplinle gelen mesafe eşittir heybet. Heybetli bir kadındı, çok korkardık ama anaçtı aynı zamanda. Okulumuz çok faaldi. Orta ikide kurduğumuz Maydanozlar müzik grubumuz vardı. 10 Kasımlarda şiir okurdum, İstiklal Marşı okuma yarışmasında sınıfta birinci olmuştum. İngilizce okuma yarışmasında hazırlık sınıfları içinde birinci oldum. Böyle küçük başarılar alınca daha çok öğrenmem lazım dedim, okul siz istedikçe olanak veren bir okul. Ben de hırslı bir çocuktum.

Darüşşafaka’da diğer çocuklarla aranız nasıldı, yatılı okumak vs…

Gayet iyiydi, ayrım yoktu çocuklar arasında. 1863’lerde kurulduğu için o zamanki kural Türk ve Müslüman çocuklarının alınmasıydı. Gayrimüslimler alınmıyordu. Sanki onlar yoksul olamazmış gibi. 2012 yılındaki Genel Kurul’da bu değiştirildi. 

Lise mezuniyetinize kadar okudunuz değil mi orada? Üniversitede herhangi bir desteği oldu mu Darüşşafaka’nın?

Evet, 1973 yılında Boğaziçi Köprüsü biterken Ankara’ya döndüğümü hatırlıyorum. Hayır, devlet bursu aldım onun dışında Darüşşafaka’dan herhangi bir yardım almadım. Ailemin yanında kalıyordum zaten ve devletten aldığım burs da yeterli geliyordu. Öğrenciyken başladım çalışmaya. Tercümanlık, garsonluk gibi işler yaptım.

Öğretmenlik yapma fikri hep vardı diyorsunuz, peki Darüşşafaka’da öğretmenlik yapma düşüncesi oldu mu?

O fikir hep oldu tabii. Hacettepe’de okurken o çok yaygın bir tavırdır, insan hangi okulda okuyorsa o okulda sevdiği hocaları oluyor mutlaka. Benim ilahlarım hep olur ve onlara bağlanma huyum vardır. Üniversitede de çok değerli hocalarım oldu, onların yanında kalmak, onlarla yürümek istiyorsunuz. Dil hocası olmak da önemliydi, doktoramı bitirdikten sonra Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nde 2004 yılına kadar çalıştım. Doçentliğimi de profesörlüğümü de oradan aldım. Ama o arada fotoğrafa merak saldım, müzik duruyor. Mesela 60 yaşında yapabildim albümümü. Hâlâ yapabilsem stüdyoya girmeye hazır bir sürü bestem var. Kayahan, Kaç Para bestemle 1983 Eurovision Türkiye elemelerine katılmıştı.


Tekrar İstanbul’a dönmeniz ve Kültür Üniversitesi yolculuğunuz nasıl başladı?

Emekli olunca İstanbul’a geldim. Aslında başvurduğum ilk okuldur Kültür Üniversitesi. Ama o zaman olumlu bir yanıt gelmemişti. Ben de Haliç Üniversitesi’nde başladım sonra Işık Üniversitesi’ne, oradan da Bahçeşehir’e geçtim. Buradan da teklif geldi o arada. 2014 yılında buraya başladım. Burası son hocalık yerim olsun isterim.

Tekrar Darüşşafaka’ya dönecek olursak, tüm mal varlığınızı Darüşşafaka’ya bağışladınız. Bu konuda neler söylersiniz?

O kadar çok dillendirdim ki… Bu bir çeşit profesör olacağım, albüm yapacağım tarzı bir idealdi. Vefa ideali. Birçok insanı bıktırmış bile olabilirim. Kimim kimsem yok derken, elbette bir sürü yeğenim akrabam var. Ama hepsi de adam oldu, yardım edebildiğime etmişimdir belki. Geri ödenmesi gereken bir şey de var, o çarkın da dönmesi gerekiyor. Tüm yazdıklarımın telif hakkı da dahil olmak üzere, ölene kadar ismimi daha da büyütmem gerekiyor ki, onlar daha fazla telif getirsin. Bunu resmileştirdik iki şahitle. Bu o kadar büyütülecek bir şey değil, illa biyolojik, fizyolojik akrabanız olması gerekmiyor, onlar bizim kardeşimiz. Yine aileye gidiyor.

Güzel bir vefa örneği…

Hasret ürününü veriyor bir şekilde, hasat mevsimine girdiğinizde anlıyorsunuz bunu. Akademik açıdan da öyle. Eskiden şunu yayınlatayım diye çırpınırdım, şimdi onlar size gelmeye başlıyor. Alanınızda ün değil saygınlık kazanınca onun da keyfi ayrı oluyor. Size o hasadı kazandıran o uzun geçmişi görmezden gelmek çok yanlış olur.

Ziyaretleriniz oluyor mu?

Onu da çok sık yapmıyorum. Bu benim karakterimde olan bir şey. Çok nadir gidiyorum. Öyle bir görünür olmama sıkıntım var. Edebiyat, şairlik, yazarlık onlarda da var bu görünmeme halim. PEN Yazarlar Derneği üyesiyim ama toplantılarına gitmiyorum mesela. Çok pimpirikliyim. Çok sevdiğim bir yazarla tanışmak da istemem. Eserlerinden seviyorum ama tanışınca tılsımı gidiyor bazen.

Peki Darüşşafaka anılarınız mutlaka vardır, bir ya da birkaçını bizimle paylaşır mısınız?

Hayrettin Cete hocamı gerçekten çok severdim. Folklor ekibini o çalıştırırdı. Beni boy meselesinden almadıkları için ekibe, onları imrenerek izlerdim. Bir gün Hayrettin Cete prova için arkadaşları çağırıyor, minik taşlar atıyor cama. Ben de o taşlardan birini gerisin geri aşağıya attım. Taş gözlüğüyle gözünün arasına girdi. Beni çağırdı yanına ve bir tokat attı. Ben ağlamaya başladım. Bana İngilizce "go to hell" dedi. Ben de ona "you go to hell" dedim. Böyle çocuksu şeylerimiz vardı. Bir diğeri de Aynur Doğruer hocamla ilgili. Nazıma Antel ilk kez Darüşşafaka’dan dışarı çıkmamı sağlamıştır. Çivi saplama olayından sonra titreyerek gittiğim odasında okuldan memnun olup olmadığımı sormuştu. Tabii ki memnundum. Aynur Doğruer hocamız Türkçe öğretmenimizdi. Onun da gözüne girmek için çırpınırdım, benden başkasını sevecek diye ödüm kopardı. İstiklal Marşı’nı ona göre Fatih arkadaşımız en iyi okumuştu ama sınıf beni seçmişti. Aynur hoca “Küçük Erkekler” diye bir Amerikan romanı hediye etmişti bana, hâlâ durur. Ama okumadım. Neden? Çünkü Aynur hoca beni seçmedi. En sevdiğim hoca beni sevmedi kafası. Benim öğrencilerimde de var aynısı, hemen anlıyorsunuz. Ama Aynur hocama layık olmaya hep çalıştım, o idollüğünden bir şey yitirmedi benim için. Geçen yıldı sanırım Darüşşafaka yararına Süreyya Operası’nda Nazım Hikmet şarkıları konserinde, ben de albümümü o gün çıkarmıştım, Nazım Hikmet için yaptığım besteyi çıktım hocamın karşısında okudum, o da beni dinledi. İyi örnekler önünüzdeyse seçmek size kalıyor. 

Tüm Haberlere Göz Atın