Yaman Karakurt: Futbola adanmış bir hayat

 ›  Haberler  › ↓ 

Urla Rezidans’ın en mutlu isimlerinden biri Yaman Karakurt. Geçmişi ise birçok
insanı özendirecek kadar renkli. İnsan onu dinlerken tekrar genç olmak ve doyasıya
yaşamak istiyor. Dahası “hayat güzel” diyor.

Röportaj: Fethi Aytuna


Yaz aylarının henüz İstanbul’un sayfiyelerinde geçirildiği yıllarda, Lefter ve Turgay gibi dönemin şöhretli futbolcularıyla yaz turnuvalarında yapılan maçlar... İstanbul’un köklü kulüplerinden Taksim’de başlayan profesyonel futbolculuk hayatı... Turizm eğitimi almak için Almanya’ya gidiş... Burada ülkenin tarihi kulüplerinden birinde devam eden futbol kariyeri... Ardından Türkiye’ye dönüş ve yıllarca turizm sektöründe çalışma... Bu renkli hayatın sahibi Yaman Karakurt’la görüşmek üzere Urla Rezidans’ın yolunu tutuyoruz. Baharın yaza dönüşmeye başladığı pırıl pırıl bir günde önce zümrüt gibi çayırlar karşılıyor bizi. Özgürce otlayan keçileri geride bırakıp rezidansa giriyoruz. Yaman Karakurt güler yüzüyle bizi karşılıyor. Dairenin duvarlarındaki tablolar dikkatimizi çekiyor. Sporculuğunun yanında sanat meraklısı bir insanla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Pencerelerinden yemyeşil çam ağaçlarının göründüğü aydınlık dairede sohbetimize başlıyoruz. Yaman Karakurt bize önce çocukluk yıllarını ve futbol oynamaya nasıl başladığını anlatıyor:

“19 Ocak 1935’te, İstanbul’da doğdum. Doğup büyüdüğüm semt Fındıklı. Kazancı Yokuşu üzerinde 13. İsmet İnönü İlkokulu vardır, ilkokulu orada okudum. Çok güzel bir okuldu; konferans salonu, tiyatro salonu, yazlık açık dersaneleri vardı. Fındıklı’da oturduğumuz ahşap konağın girişinde bir taşlık vardı. Bez toplarla orada oynardık. Tenis topu bulduğumuz zaman bizim için muazzam bir olay olurdu.”

Taksim takımı bir maçtan önce Şeref Stadında. Yaman Karakurt sağ başta oturan futbolcu. Kaleci Metin Türel (ayakta soldan ikinci) ve Kamil Altan (ortada oturan) da kadroda göze çarpan diğer futbolcular.

Yaman Bey’in ailesi yaz aylarını o zamanlar İstanbul’un sayfiyelerinden Bostancı’da geçirirmiş. Fındıklı’daki konağın taşlığında başlayan futbol sevgisi, Bostancı’daki imkânlar sayesinde yoğunlaşmış: “Çocukken Bostancı’da, İzzettin Çalışlar’ın köşkünün yan tarafında küçük bir sahamız vardı. Beşer kişilik takımlarla maç yapardık. Ahşap kale direklerini getirip kendimiz dikmiştik. Annem formaların üzerine Yamanspor harflerini dikmişti. Biraz daha büyüyünce kuvvetli bir yazlık takım kurduk. Bostancı tren istasyonunun 200 metre kadar yukarısında bir top sahası vardı o zamanlar. Orada yedişer kişilik takımlar, yazın maçlar yapardı. Hatta bir ara Lefter ve Turgay da bizim takımda oynamıştı. Sonra birkaç arkadaş Bostancı Kulübü B takımında oynadık. Bir sezon hiç yenilmedik. A takımda da ağabeylerimiz oynardı. Biri Fenerbahçe’de oynayan Niko’ydu. Birgün geç kalmıştım. ‘Sen gel bizim takımda oyna’ dediler. Böylece A takımında oynamaya başladım. Ankara’dan yazlığa gelen Yıldırak Daş da bizimle oynardı. Daha sonra tenis federasyonu başkanlığı yapmıştı. İstanbulsporlu Aydemir Ağabey de bizim yazlık takımda oynardı. Birgün Bostancı Takımı olarak maç yapmaya Büyükada’ya gitmiştik, Lefter’in takımıyla oynuyorduk. Yıldırak, bir gol attı ama top ağlardan dışarı çıktı. Lefter, ‘Gol değil’ dedi. Goldür, değildir derken hakem de ona uydu ve golümüz sayılmadı. Biraz sonra Yıldırak, bir gol daha attı. Bu sefer itiraz edilecek gibi değildi. Bunun üzerine bir de, ‘Hadi bakalım gol mü değil mi’ deyince ortalık karıştı.”

16 Nisan 1961 lig maçı. Stuttgart'a ilk devrenin 13'ncü dakikasında golü atarken.

Yaman Bey’in yazlık takımla başlayan futbol serüveni zamanla ciddiyet kazanmış ve çeşitli kulüplerde forma giymesiyle devam etmiş: “İlk lisanslı kulübüm Adalar Takımı’ydı. İdarecisi Bostancı’da bizim sahaya gelip konuştu. Üç arkadaş bir sezon Adalar Takımı’nda oynadık. Birgün Eyüp Stadı’nda bir maça gittik. Saha çok çamurluydu, onu hiç unutmuyorum. Eyüp birinciliğe, biz düşmemeye oynuyorduk. O maçta berabere kalınca başımıza bir şey gelmesin diye bizi hemen taksilere bindirip kaçırdılar oradan. Bir sezon bu şekilde oynadıktan sonra, 45. dönem yedek subay olarak 1956’nın Aralık ayında askere gittim. Görev yerim Gaziantep’ti. Orada Gaziantep Yolspor’da oynadım. Sonradan Galatasaray’da santrhaf olan Talat Özkarslı orada santrfor olarak oynuyordu. Elazığ Yolspor’la maça gittik. Sonradan İskenderun’daki askeri takıma aldılar beni. Son üç dört ayım orada geçti.”

Askerlik dönemi de futbolla dolu olarak geçen Yaman Bey, İstanbul’a döndükten sonra bu kez daha üst kademedeki bir kulüpte profesyonel olarak futbolculuğu sürdürmüş: “Bostancı’da yapılan maçlara gelen Ermeni arkadaşlarım vasıtasıyla Taksim Kulübü’ne girdim. O zamanın parasıyla bana 2.000 lira vermişlerdi. Böylece 1958’de Taksim Kulübü’nde oynamaya başladım.”

Henüz Türkiye liginin kurulmadığı bir dönemde, İstanbul ikinci profesyonel kümede Feriköy, Sarıyer, Eyüp, Beylerbeyi gibi o günlerdeki güçlü rakipleriyle çekişen Taksim Kulübü’nde sonradan teknik direktör olarak ünlenecek kaleci Metin Türel, uzun yıllar Galatasaray’da forma giymiş Kamil Altan gibi oyuncularla birlikte forma giymiş Yaman Karakurt.

1958-59 sezonunu bu şekilde geçirdikten sonra önüne çıkan fırsatı değerlendirip Almanya’nın yolunu tutmuş. Bir yandan turizm eğitimi alıp bir yandan futbol oynamaya devam etmiş. Yaman Bey’i dinlemeye devam ediyoruz:

“Babam ticaretle uğraşırdı, yurt dışına gidip gelirdi. Onun anlattıklarından oniki - onüç yaşından itibaren kafamda turizm işiyle uğraşma fikri yerleşmişti. 1959’da Almanya’ya gittim. Heidelberg’te bir turizm-otelcilik okulu olduğunu duymuştum. Mannheim’a gittim. O zaman Mannheim şehrinin iki takımı vardı: Waldhof Mannheim ve VfR Mannheim. O takımlar da Baden-Württemberg liginde yer alıyordu. Önce Vfr Mannheim Kulübü’ne gittim. Orada benimle hiç ilgilenmediler. Sonra Waldhof Mannheim’a gittim. Bir Macar antrenör vardı, o beni antrenmana çıkardı ve ‘tamam alalım’ dedi. Fakat lisansım İstanbul’dan o sezon gelemedi. Yaz aylarınakadar yalnız ikinci takımla maçlar oynadım. Aslında Waldhof Mannheim çok milliyetçi bir kulüpmüş. Ben gelene kadar takımda hiç yabancı futbolcu oynamamış. Ertesi sezondan başlayarak üç sezon boyunca Waldhof Mannheim Takımı’nda 7 numara yani sağ açık olarak oynadım. Bir yandan da Heidelberg’de okula devam ettim. İki şehrin arası 20 kilometre olduğundan küçük bir araba edinmiştim, onunla gidip geliyordum.”

1962’de İstanbul’a gelerek evlenen Yaman Bey, Almanya’ya döndükten sonra amatör bir takımda futbola devam ediyor. 1965’te ise temelli olarak İstanbul’a dönüyor: “Döndükten sonra otel müdürlüğü yaptım. Önce Gayrettepe’deki King Otel’in müdürlüğünü yaptım. Futbol takımları çok kamp yapardı orada. Metin Oktay bitişikteki binada otururdu. Sonra yıkıldı orası ve iş merkezi oldu. Sonra seyahat acentası kurdum. Yurt dışından üç dört firmayla bağlantım vardı. Onlara otel, rehber ve otobüs temin ediyordum.”

Yaman Karakurt ve eşi Leyla Alemdar Karakurt, Urla Rezidans'taki odalarında...

Tenis oynayarak spora devam eden Yaman Bey, “Suadiye’de Taçspor tesislerinin bulunduğu yerde bir futbol sahası vardı. Orada arkadaşlarla buluşup futbol oynardık. Sonra sağ bacağımda artroz meydana çıktı. Uzun seneler ağrı yapmadı. Bu arada tenis oynayabiliyordum. Taçspor’da hem teklerde hem çiftlerde birinciliklerim vardı. Spora yatkınlığım da gençliğimde masa tenisi oynamamdan geliyor. 1953-54 senelerinde İstanbul birinciliklerim vardı. Artroz nedeniyle hep sol bacağa yüklenince bu sefer onda da aynı sorun çıktı. Sonunda Almanya’da ameliyat oldum ve her iki dize de protez kondu. Aslında futbol oynayanlarda çok nadir görülen bir rahatsızlık. Meşhur futbolculardan Uwe Seeler de bu sorun nedeniyle ameliyat olmuştu.”  

Sporculuk ve iş hayatını konuştuktan sonra Urla’ya yerleşmeye nasıl karar verdiğini soruyoruz Yaman Bey’e: “Eşim 2009’da vefat etti. 2000’li yılların başında onun bir yakını Şenesenevler Rezidans’a yerleşmişti. Onu bir iki kere ziyarete gitti. O zaman beğenmiş, bana da söz etti. Hatta ileriki senelerde biz de yerleşelim demişti. Eşimin vefatından sonra Leyla Hanım’la tanıştım. O daha yirmili yaşlarında arkadaşlarıyla konuşurmuş: ‘Beş-altı arkadaş bir olup çok odalı bir dairede otursak, bir doktorumuz olsa, beraber gezsek’ diye tasarlarlarmış. Birkaç sene önce temmuz ayında Karaburun’a tatile gitmiştik. Dönüşte buranın önünden geçerken ‘bir bakalım’ dedik ve gezdik. Birkaç ay sonra Datça’dayken ‘biraz kalıp yakından tanıyalım’ dedik. Bize araba yolladılar. Buraya gelip iki gün kaldık. Her tarafı gezip gördük ve sevdik. Böylece buraya yerleşmeye karar verdik. 2012’nin Ekim’inden beri buradayız. Zaman zaman İstanbul’a, yazın Datça’ya gidiyoruz. Fakat son zamanlarda oranın havasında rutubet arttı. Pek fazla kalmıyoruz.”

Urla Rezidans’taki yeni yaşamından mutlu olup olmadığını sorduğumuzda, günlerini nasıl geçirdiğini büyük bir şevkle anlatıyor: “Yaklaşık iki buçuk senedir buradayız. Suadiye’deki evim hâlâ duruyor ama İstanbul’da bir yerden bir yere gitmek artık çok vakit alıyor. Buradaki aktivite İstanbul’da yok. Burada gün yetmiyor aktivitelere. Haftanın iki günü bilgisayar kursu var. Yüzme havuzu var. Yağlı boya atölyemiz var, resim hocası geliyor. Birkaç arkadaş bir araya gelip sağa sola yemeğe, gezmeye gidiyoruz. Civarda Seferihisar, Çeşme gibi gidecek birçok yer var. Hafta içi dört gün Urla’ya muntazaman servis var. Ayrıca salı günleri Balçova’ya, pazar günleri Urla İskele’ye servis gidiyor. Cuma akşamları klasik müzik konserine götürüyorlar. Kısacası burada olmaktan memnunuz.”

Daha sonra Leyla Hanım da gelerek sohbetimize katılıyor. Duvarlardaki sanat eserlerinin Yaman Bey’le onun çalışmaları olduğunu bu sohbet esnasında öğreniyoruz. Rezidanstan çıkıp biraz ilerledikten sonra o tablo gibi manzarayı görünce durup bol bol fotoğraf çekiyoruz. İstanbul’da görme imkânı bulamayacağımız sarı çiçeklerle, otlayan kuzularla bezeli yemyeşil çayırları sindire sindire seyrettikten sonra yola koyuluyoruz.

Tüm Haberlere Göz Atın