Suat Tunçel: "Darüşşafaka babam için bir kurtuluş olmuş"

 ›  Haberler  › ↓ 

Darüşşafaka’nın vasiyet bağışçıları arasında yerini alan, makine yüksek mühendisi Suat Tunçel, 1930-1938 yılları arasında Darüşşafaka’da okumuş Ali Muzaffer Tunçel’in oğlu… 1994'te kaybettiği babasını, “Hipokrat yeminini yaşam tarzı haline getiren”, “bir duygu adamı”, “iyi, doğru, örnek insan” ve “annemin sevgilisi” diye tanımlıyor ve her cümlesinde ona duyduğu sevgiyi, saygıyı hissettiriyor. Hiç kuşkusuz, Darüşşafakalı Ali Muzaffer Tunçel, hâlâ onun kahramanı… 

 

Babası Muzaffer Bey, Suat Bey’in hayatındaki tek Darüşşafakalı değil… Annesi Meryem Gülnihal Tunçel'in ikiz kardeşi Harun Reşit Dağpınar da bir Darüşşafakalı… Ki, anne ve babasının ölünceye kadar süren aşkları da Harun Bey ile Muzaffer Bey’in Darüşşafaka’da başlayan dostluklarıyla doğuyor. Darüşşafaka’nın hem Tunçel hem de Dağpınar ailesine o darlık yıllarında kucak açmasını iki ailenin hiç unutmadığını belirten Suat Bey, “Hem annem hem Harun Dayım hem de büyük dayımız Mehmet Ali Dağpınar, Darüşşafaka’ya vasiyet bağışında bulunarak, ona duydukları minneti gösterdi” diyor.

Ali Muzaffer Tunçel (DŞ’38) ve Harun Reşit Dağpınar (DŞ’45) özelinde Tunçel ve Dağpınar ailelerinin Darüşşafaka’da kesişen yaşam öykülerini dinlemek üzere Suat ile Sevda Tunçel'in evlerine konuk olduk. Suat Tunçel ile hem kendi bağışçılık öyküsünü hem de babası ve dayısının öyküsünü konuştuk.

   Suat ve Sevda Tunçel çifti...

Öncelikle sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?  

Annem ile babam, 1947’de evleniyor. Babam, hekim olduğu için nerede ihtiyaç varsa oraya gidiyorlar. 1947-1954 arasında altı il dolaşıyorlar: Adana, Isparta, Yozgat, Çorum, Sivas ve Adapazarı... Ağabeyim, ablam ve ben, hep bu duraklarda dünyaya geliyoruz. Ablam Gülbün, Adana’nın Feke ilçesinde tam anlamıyla bir dağ köyünde doğuyor. Babamın ilk görev yeri... Ben ise ailenin en küçüğü olarak 1952’de Çorum’da dünyaya geliyorum. Üçümüz de üniversiteye kadarki eğitimlerimizi Adapazarı’nda tamamladık. Babam, orada Devlet Demir Yolları’nın fabrikasında işyeri hekimiydi ve emekli olana kadar orada kaldık. Çocukluğumuz, ilk gençlik yıllarımız orada geçti. Çok mutlu bir aileydik. Benim için annemden ve babamdan aldığım en büyük miras, mutlu bir aile içinde büyümektir. Mutlu bir ailede büyüyünce özgüven duygusu kazanıyorsunuz. Hepimiz, Anadolu koşullarında aldığımız eğitimle üniversiteye devam edebildik. Ablam, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden, ondan bir yaş küçük ve 1976'da kaybettiğimiz ağabeyim Fuat, İTÜ Kimya Fakültesi’nden, ben ise İTÜ Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldum. Çok varlıklı bir halimiz yoktu. Biz, üniversiteyi bitirene kadar babamın hiç mevduatı olmadı. Ben de mezun olduğum zaman 45 metrekare büyüklüğünde bir ev alabildiler. İlginçtir ki o evin parasıyla alınan ev, Darüşşafaka’ya bağışlandı. 

Üniversiteyi ne zaman bitirdiniz?

1974’te mezun oldum ve hemen iş hayatına atıldım. Bir yandan da İTÜ’de yüksek lisansa devam ettim. 1978’in Kasım’ında eşimle nişanlandık, aralık ayında da evlendik. Bu aradaki dönemde ise işten ayrıldım. Cesaret daha doğrusu ailemin bana verdiği özgüven işte… Eşim de Kimya Fakültesi'nde okuyordu. Nikah şahidimiz yine bir Darüşşafakalıydı, babamın sınıf arkadaşı Ömer Kolçak... Ömer Amca, babamın en iyi arkadaşlarından biriydi. En son İstanbul Telefon Başmüdürü idi. Nikahımızdan kısa bir süre sonra TÜBİTAK’ta çalışmaya başladım. İşten ayrıldığımda TÜBİTAK’tan haberim yoktu. Fakat başladığımda gördüm ki, üniversiteden pek çok hocamız orada görev yapıyor, pek çoğu da yönetici. Zaten TÜBİTAK 60’ların sonunda İTÜ’nün Makine Fakültesi'nin içinde kurulmuştur. Böylelikle 26 yaşında, sadece lisans eğitimini tamamlamış genç bir mühendis olarak TÜBİTAK’a adım attım. 

Kariyerinizin TÜBİTAK durağını biraz açar mısınız?

Tabii… TÜBİTAK’taki vazifeme tutkumun nişanesi olarak bir anımı anlatmak istiyorum. Orada kendimi adeta bir üniversite kampüsünde buldum. İçinde metalurji ve malzeme mühendislerinin bulunduğu bir grubumuz vardı. Ben, Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırlık okuduğum için İngilizce biliyordum. O grup içinde bize çok önemli bir görev verdiler. Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Teşkilatı’nın (UNIDO) bir hibe programına karşılık Gambia, Fildişi Sahili, Afganistan, İran gibi ülkelerden gelen bir grup mühendise bir aylık bir eğitim verecek ve TÜBİTAK’ın birikimini onlara aktaracaktık. Bu eğitimin başarıyla tamamlanması halinde de UNIDO, Türkiye’ye bir laboratuvar hibe edecekti. Çok uzmanlık alanımız olmasa da bunu başarmamız gerekiyordu. Yeni işe başladığımız ve henüz yetkin olmadığımız bir alanda kolları sıvadık. TÜBİTAK’ın deniz kenarında, kırsal bir arazisi vardı, oraya çadır kurduk. Çünkü Gebze’den evimize gidip gelmek servisle bir saat sürüyordu. Her gün iki saati yolda harcamak istemedik. Bu süreçte eşim de maddi, manevi hep yanımdaydı. Notlarımı temize çekiyor, fedakârca çalışıyordu. Bütün yazı, böcekler arasında çadırda geçirmemize hiç itiraz etmedi. Eşim de o sırada Kimya Fakültesi'nde öğrenciydi ve TÜBİTAK'ta staj yapıyordu. Ardından annem ve babam da “Bunlar kurda kuşa yem olacaklar” diye, yanımıza geldi.

Peki, bu eğitim nasıl geçti?

Çok iyi… Öyle ki, bir yıl sonra programı yine bizden talep ettiler.

Başka neler yaptınız TÜBİTAK’ta?

TÜBİTAK çok yetkin, seçkin ve saygın bir kurumdu. Hepsi özgün ve müşterisi olan araştırmalar yaptık. Özellikle de Türk Silahlı Kuvvetleri için… Kıbrıs Harekatı'nı yaptığımız zaman başta ABD olmak üzere dış dünyadan çok tepki aldık. NATO kapsamında verdikleri bütün savunma araçlarını kullanmamamız için ambargo koydular. Bu ne anlama geliyordu? Mesela, uçakların sarf malzemelerini bize vermedikleri için uçak uçuramıyorduk. İşte bunları aşabilmek için birçok branşta projeler geliştirdik. 

Aşabildik mi?

Evet… Bunu başardığımız konu, uçak frenleriyle ilgiliydi. Askeri uçuşlarda pist son derece kısadır, uçağın durması için çok güçlü fren mekanizmasına ve malzemelerine ihtiyaç vardır. Yer aldığım proje gruplarından birinin görevi, işte bu malzemeleri yapmaktı. Tabii bilmiyoruz, bir bakıma yeniden yaratacağız. Yaptığımız çalışmalar neticesinde bir prototip imal ettik. Bu prototipin bir yerde denenmesi lazım. Ben, bunun denenebileceği bir simülatör yaptım. Bu simülatörle hazırladığımız malzemenin formülasyonunu en uygun şekle getirdik, oradan öğrendiklerimizle de bir uçağı uçurabilecek prototipleri, seri olarak ürettik. Şimdi elimizde prototipler, Eskişehir’de de uçaklar var. O uçaklara, bu prototipleri takıp, deneme uçuşu yaptırmamız lazım. Lakin bu, bizim için korkulu bir rüya, çünkü uçak uçabilir fakat duramayabilirdi. Bunu da yapacak sağlam yürekli bir pilot lazımdı. O da hakikaten TSK’da vardı. Bir yarbay pilot bizi yatıştırdı, “Merak etmeyin biz hallederiz bu işi” dedi. Proje ekibi olarak Eskişehir’e gittik. O yarbay pilot, uçağı havalandırdı, Kütahya üzerinden bir tur attıktan sonra başarıyla indi. Bu malzemelerin Türkiye’de üretilmesi için yan sanayiler bulduk, ön görüşmeler yaptık, bütün endüstriyel altyapısını karşılıklı tartıştık, konuştuk ve uygun bir zemine getirdik. Tam bu esnada bizim TÜBİTAK’taki bu enstitümüzü Amerikalılar ziyaret edeceklerini söylediler. En üst düzeyden bir randevu ayarlamışlar. Beni ve yine İTÜ’den mezun bir arkadaşımı brifing için çağırdılar. Yaptığımız çalışmaları Amerikalılara anlattık. Bunun arkasından de ambargo kalktı. Tabii, bizim istediğimiz ambargonun kalkması değil, bu malzemelerin Türkiye’de üretilmesiydi, ama böyle bir gelişmeye vesile olduk. Bu da kendi içinde bir başarı sayılır.

11 yılın sonunda neden TÜBİTAK’tan ayrıldınız?

Siyaset oraya fazlaca girmeye başladığı için… Yavaş yavaş siyasi atamalar yapılmaya başlandı. Mesela, benim proje grubumda çalışmak üzere personel teklif etmeye başladılar, özgeçmişlere bakıyordum, bu işe uygun olmayan insanlar… Reddediyordum, yine alınıyordu. Dolayısıyla doku değişmeye başladı. Ben de ayrılmayı seçtim.

Sonra?

Arçelik’te çalışmaya başladım. Arçelik’e gidişimde de yine kendi yolumu kendim açtım. Şöyle ki Arçelik, bizim müşterimizdi. Bir sorunları olunca TÜBİTAK’a geliyorlardı. Yerli bir sanayi kuruluşu olduğu için de Arçelik’i önemsiyordum. 1989’da yaptığım bazı çalışmalar nedeniyle “Bu kurumun bana ihtiyacı var” dedim. Benim kararım böyleydi, onlar da böyle bir teklif yapınca daha verimli olacağını düşünerek oraya geçtim. Arçelik’te henüz bir ARGE birimi oluşmamıştı.

Siz mi kurdunuz?

Ben kurdum diyemem, fakat kuran ekipte bir nefer olarak ben de yer aldım. Arçelik’te alınmış olan patent sayısı bugün binleri geçmiştir. Bununla birlikte 2 numaralı patentini ben aldım. Oradaki ARGE bakış açısını benim de içinde olduğum bir grup kökleştirdi. Şu an hakikaten profesyonel olarak gayet yetkin çalışmalar yapılıyor.

Arçelik’te neler yaptınız?

Oradaki çalışmaların birinci ana hedefi yenilikçi olmaktı. Öyle bir yenilik olsun ki dünya çapındaki rekabette Arçelik de yerini alabilsin. Mesela benim aldığım, -benim derken şüphesiz arkadaşlarımın da- 2 numaralı patentle, özgün bir test yöntemi ilk kez devreye alındı. Bir de sürdürülebilirlik kavramı, oradaki 11 yıllık çalışmam içinde korunan değerlerdendi. Benim Arçelik’te ön ayak olduğum projelerden biri de çamaşır makinesinin üst yüzeyinin geri kazanılmış malzemelerden yapılmasıdır. Şöyle ki, kutu süt veya meyve sularının tüketildikten sonra atılan ambalajlarını yan sanayi iş birliğiyle sunta benzeri levhaya dönüştürdük. Genel olarak Arçelik’e ne kattığımı sorarsanız; rekabet edebilir şekilde malzeme kökenli yeni tasarım anlayışını kökleştirdim diyebilirim. Arçelik’ten emeklilik yaşım geldiği için ayrıldım. Ardından da Tunçel Mühendislik’i kurdum. 

Peki, Tunçel Mühendislik, ne yapıyor?

Mühendislik fakültesinden mezun oluşumun üzerinden 44 yıl geçmiş, yani 44 yıllık bir mühendislik tecrübem var. Bunun son 17 yılını ise para kazanmak ya da hayatımızı idame ettirecek geliri elde etmek üzerine değil de istediğim şeyleri yapmak üzerine kullanmayı seçtim. Şöyle ki profesyonel çalışma hayatım boyunca yan sanayileri de tanıdım. Çoğu gelişmek istiyor, onların da çok önemli misyonları var, fakat ARGE yapacak kadar büyük ciroları yok. Oysa ARGE’ye çok ihtiyaçları var. Ben de Tunçel Mühendislik firmasını kurarak, küçük ölçekli firmalara ARGE konusunda koçluk desteği vermeye başladım. Karakterimde “getir de ben yapayım” yoktur, çünkü öğretmeyi ve göstermeyi çok seviyorum. Bu anlayışım yüzünden bazen yardım etmek istemediğimi düşünürler. Ne yazık ki biraz hazıra alışmış bir toplumuz. Çokça öğrenci ziyaretçim oluyor. Çoğu beni internetten buluyor, çünkü internette “difüzyon kaynağı makinesi” diye arama yapıldığında ben çıkıyorum. 1988’de yaptığım bir çalışma. Çeşitli kuruluşlar, bazen de öğrenciler arıyor: “Böyle bir makineniz varmış, bize de yapar mısınız?” diye… “Hayır, yapmam ama yapmasını öğretebilirim” diyorum. Öğretmek ve göstermek, tabii beni çok mutlu ediyor.

Hocalık yapmayı hiç düşündünüz mü?

Çok arzu ederdim ve severek yapacağım bir şey olurdu ama maalesef yollarımız kesişmedi. Doktorayı bitirdiğimde hocalarım, üniversiteye geçmeyi teklif etmişti ama üniversitede de fazla siyaset vardı.

DARÜŞŞAFAKALI ALİ MUZAFFER TUNÇEL’İN HİKAYESİ
206 okul numaralı Darüşşafaka üniformasıyla Ali Muzaffer Tunçel...
Darüşşafaka’nın kayıtlarına göre babanız Ali Muzaffer Tunçel, 1930-1938 yılları arasında Darüşşafaka’da eğitim görmüş. Babanızın Darüşşafaka’ya nasıl başladığının öyküsünü sizden dinleyebilir miyiz? 

Babam, 1918'de yabancı orduların işgali altında olan İstanbul’da zor bir hayata gözlerini açıyor. Babamın ailesi, Balkan Harbi’nden sonra Rumeli’den kaçan yüz binlerce Türk’ün arasındaymış. Varlarını yoklarını, her şeylerini geride bırakıp imparatorluğun başkenti İstanbul’a sığınıyorlar. 1918 sonbaharına gelindiğinde, ailesinin kaçıp sığındığı güvenli liman başkent İstanbul da hava saldırılarından nasibini alır ve 1919’un Mart ayında da işgal edilir. Ardından Kurtuluş Savaşı yılları 1920, 1921, 1922. Savaş kazanılır ama İstanbul’da yabancı orduların işgali 1923 yılının sonuna kadar sürer. Babamın ailesinin Beykoz (Onçeşmeler), Fener (Usturumca Sokak) ve kısa bir süre de Bursa’da ikamet ettiği, hayata tutunma çabalarıyla geçen yıllar… Bu yakıcı koşullara babamın annesi ve babası daha fazla dayanamaz ve birbiri ardına hayatlarını kaybederler. Altı yaşındayken babası Hamdi Bey, 8 yaşındayken de annesi Hayriye Hanım veremden vefat eder. 1926’da; henüz 8 yaşında bir çocuk olan babam, 2 yaş küçüğü erkek kardeşiyle ortada kalır. Kendileri de zorluklar içinde olan akrabalarının desteği de artık tükenmek üzeredir. Babam ilk mektebi bu zorluklarla okumaya çalışırken bir umut ışığı fark edilir. Akrabalarının girişimleriyle babam, Darüşşafaka sınavına girer ve kazanır. Böylelikle Darüşşafaka, babama yedi yıllık eğitim alacağı, sığınılan güvenli bir liman olur. Darüşşafaka babam için bir kurtuluş olur, orada edindiği sağlam altyapı onun İstanbul Tıp Fakültesi’nde de başarılı, burslu bir eğitim sürdürmesini sağlar.

Ali Muzaffer Bey, tıp eğitimi almaya nasıl karar vermiş? 

O yıllar bazı fakültelere sınavla bazılarına ise sınavsız giriliyormuş. Babam, sınavla İstanbul Tıp Fakültesi’ne giriyor. Ana amacı meslek seçmek değil, bir yerden burs alabilmek. Başka türlü hayatını devam ettirmesi mümkün değil. O yılların burslarında hem kalacak yer temini hem de kıyafet desteği varmış. Babam da tıp eğitimini Sağlık Bakanlığı’nın bursuyla tamamlıyor. 

Sonra?

1944’te İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitiriyor. Ardından üç yıl askerlik görevini yerine getiriyor. 1947’de de annemle evleniyorlar. İstanbul’dan hiç ayrılmamış iki insan, evlendikten hemen sonra ilk tayin yeri olarak Adana’nın Feke ilçesine gidiyorlar. Ahırdan bozma bir evde yaşamaya başlıyorlar. Babam, hükümet tabibi olduğu için ilave görevleri de var. Gerektiğinde otopsi bile yapması isteniyor. Adana’dan sonra sırasıyla Isparta, Yozgat, Çorum ve Sivas’a gidiyorlar. Yedi yılda beş il dolaştıktan sonra 1954 yılında babam, Adapazarı’nda Devlet Demir Yolları’nın fabrikasında işyeri hekimliğine atanıyor. Adapazarı’nda da dört kişilik bir doktor grubunun yöneticisiydi. Orada çalışan 3.000 civarında işçi ve aileleriyle birlikte 10.000 kişiye mükemmel hizmet veriyordu. Gerçek aile hekimliği diyebiliriz buna. 1976 senesinde emekli oldu ve İstanbul’a kesin dönüş yaptık. 

Nasıl bir hekimdi?

Bir hekimden beklenen ne varsa, onları gayet yetkin bir şekilde sağlardı. Gecenin herhangi bir saatinde telefon çalar, bir köyde yaşayan işçi rahatsızlanmıştır. Babam, hiçbir tereddüt geçirmeden hızlıca hazırlanır giderdi. Mesleğiyle ilgili, kendisine ilişkin özeleştiri yapardı. Çünkü o, Türkiye’de müthiş bir hekim açığının olduğu yıllarda 500-600 kişilik dersliklerde tıp eğitimi almıştı. Pratik yapma olanağı bulmadan göreve başlamıştı. Mesleğinin ilk yıllarında enjeksiyon dahi yapmaya çekindiğini anlatırdı. Zamanla öğrenmekten hiç yüksünmedi. Mesela, Adapazarı’nda fabrika müdürünün sevimli bir kız çocuğu vardı. Bir böbreği ameliyatla alınmıştı. O zaman tek böbrekle hayata devam etmek şimdiki gibi kolay değildi. Ameliyattan sonra çocukcağızın hayata tutunması için kritik bir süreç vardı. Düzenli olarak tahlillerinin yapılması şarttı. Bugünkü gibi laboratuvarlar yok. Babam, bu çocuğun kanını her gün alıyor, gerekli tüm tahlilleri yapıyordu. Bu ona tıp fakültesinde öğretilmiş bir şey değildi, kendi kendine öğrendi. Babamın nasıl bir hekim olduğunu en güzel şu anısı özetliyor aslında: Babam, askerlik nedeniyle Kırklareli’nin Pınarhisar ilçesinde görev yapıyor. Askeri doktor daha doğrusu yedek subay… Aynı zamanda evlilik planı yapıyor ama bunu gerçekleştirecek maddi durumu yok. İkinci Dünya Savaşı yılları… Yöredeki insanlar babama bir muayenehane açmasını tavsiye ediyorlar, çünkü Pınarhisar’da başka doktor yok. Babam, mesai saatleri dışında çalışmak üzere bir muayenehane açıyor. O muayenehanenin tabelası hala duruyor. Üzerinde şöyle yazıyor: “Fakir hastalara parasız bakılır.” İşte bu, zamanın ruhu mu yoksa Darüşşafakalılık ruhu mu? Ben daha çok Darüşşafakalılık ruhu olduğu kanaatindeyim.


Emekli olduktan sonra neler yaptı?

TÜBİTAK’ta işyeri hekimi olarak çalıştı. Ben, 1978’de TÜBİTAK’a girdim. Birkaç yıl sonra oradaki işyeri hekimi emekli oldu. “Bu iş, babama çok uygun” diye düşünerek, konuştum. Uygun bulundu. Böylelikle babamla birlikte çalışmanın güzelliğini de yaşadım. Herkes babamı çok iyi tanıdı. Öyle ki bir süre sonra “doktorun oğlu” olarak anılmaya başladım. 1987’ye kadar 4-5 yıl orada çalıştı. Onun çok mutlu geçirdiği bir dönemdi. Bu, sadece birlikte olmanın keyfi değildi, akademik personelle de farklı bir dünyayı tanımıştı. Çünkü her zaman babama bir hastalık dolayısıyla işçi ya da mühendis gelir, rapor yazsın diye babamın gözünün içine bakarmış. TÜBİTAK’ta ise babam rapor yazmak istediğinde, araştırmacılar reddediyormuş. Böylelikle babam, çalışmanın kendisi için artık pek bir şey ifade etmediği kesimin yanı sıra görevini sağlığının önünde tutan kesimi de tanıdı. Ve onları tanıdığı için mutluydu. Ben de babama hiç rapor yazdırmadım, hatta ilaçlarımı bile eczaneden parayla alırdım. “Doktor, oğluna ilaç yazmış” dedirtmemek için temel sağlık hakkımı kullanmadım.

Darüşşafaka ile bağlarını sürdürdü mü?

Babamı 1994’ün başında kaybettik. O zamana kadar Darüşşafaka mezunlarının yıllık buluşma günü (pilav günü) olan Mayıs ayının ikinci pazar günü eğer İstanbul’da ise muhakkak pilav gününde bulunmak ister, biz çocuklara da beraber gitmeyi teklif ederdi. Fakat nedense hiç yaşayamadık bunu. Ve babamla birlikte onun okuluna, Darüşşafaka’ya ben gidemedim. Kardeşlerim de gitmediler. Benim hayatımdaki belki yegane “keşke” budur. Onu kaybettikten birkaç yıl sonra okul binasını yalnız başıma ziyaret ettim. Ama o metruk tarihi binada, taş duvarlar bana hiçbir anıdan söz etmediler. Bir de babam, Darüşşafaka yıllarına ait her şeyi özenle muhafaza etmiştir. Öğretmenlerinin, sınıf arkadaşlarının fotoğrafları, mektupları… Mesela, kimya öğretmeni Reşat Alasya -Zeki Alasya’nın babası- tarafından gönderilmiş bir kartpostal var. Arkasında şöyle yazıyor: “Sevgili Muzafferciğim kaldığım dönem içinde beni ağırladığın için çok teşekkür ederim.” Babam, Yozgat’tayken, Reşat Alasya da bir iş için oraya gitmiş ve babam onu misafir etmiş. Yine edebiyat öğretmenleri Tahir Olgun’un (Tâhirü'l-Mevlevî) fotoğrafı var. O yıllar babamın öğretmenlerine baktığımda ne kadar farklı ve değerli isimler olduğunu görüyorum. Babam, son derece birikimli, bilgili bir insandı. Matematiği çok iyiydi. Bunun da altında Darüşşafaka’da aldığı iyi eğitim yatıyordu.

Darüşşafaka yıllarına dair anlattığı ve sizde iz bırakan bir hatıra var mıdır?

Babamdan çok anı dinlemişimdir, ama insan belleği her şeyi saklayamıyor. Ama bana hem annemi hem de babamı gülümseterek hatırlatan bir Vasil anısı var. 1930’lu yılların ortalarından nakledilen anı şöyle: Vasil, Darüşşafaka’nın bulunduğu Fatih’in Çarşamba semtinde okulun bahçesindeki kulübede himaye edilen pek fakir bir yurttaşımız imiş. Okul idaresince, öğrencilerden artan yemeklerden verilirmiş Vasil’e. Kap kacağın kolay bulunmadığı o yıllarda verilen yemeklerin tamamı Vasil’in uzattığı bakır sahana doldurulurmuş. Dolayısıyla “tas kebabı” ile “zeytinyağlı pırasa” o tek kapta karışırmış. Bizim evimizde yemeğin lokması ziyan edilmezdi. Annem de babam da öyle yetişmişlerdi. Annem birer kaşık kadar artmış yemekleri ertesi öğüne saklamak üzere tek bir sahana koyup sofradan kaldırdığında, bu “Vasil anısı” akla gelirdi. Annem ertesi öğüne, bu karışmış yemeği çocuklarına ve eşine layık görmediği için sofraya çıkarmaz, nasılsa midede karışıyor deyip -bize belli etmeden- daha sonra kendisi tüketirdi; biz çocuklar fark etmezdik, ama babamın gözünden kaçmaz, anneme biraz serzenişle, ama şefkatle takılır, “yine Vasillik yapmışsın” derdi.

DARÜŞŞAFAKALI HARUN REŞİT DAĞPINAR’IN HİKAYESİ
312 okul numaralı Darüşşafaka üniformasıyla Harun Reşit Dağpınar...Dayınız Harun Reşit Dağpınar'ın öyküsüyle devam etmek istiyorum. Dayınızın Darüşşafaka'ya başlama öyküsünü biliyor musunuz?

Harun Reşit Dayım ile annem ikiz kardeştiler. Harun Dayım, 1934 yılında, 10 yaşındayken babasını kaybediyor. İlkokulu Galatasaray’da okuyor. Tabii, orada iyi bir eğitim alıyor. Annemin babası, Osmanlı ordusunun bir subayı idi. Cumhuriyet dönemine emekli olarak başlamış. Varlıklı bir aileden geliyor, ancak baba kaybından sonra bu durum değişiyor. Harun Dayımı, kendisinden 19 yaş büyük ağabeyi Mehmet Ali Dağpınar, Darüşşafaka sınavına sokuyor. Böylelikle dayım da Darüşşafakalı oluyor. Bu, tabii küçük bir çocuğun anlayabileceği bir durum değil. Çünkü varlıklı ailelerin çocuklarının gittiği bir okuldan, varlıksız insanların olduğu bir okula götürülüyor. Bu biraz onda gönül kırıklığı yaratıyor. Darüşşafaka’nın o yıllardaki formasını hiç benimsemiyor. Hakim yaka o formayla çekildiği tüm fotoğraflara bir direniş olarak yaka çiziyor. Ama bu durum bir yıl sürüyor. Sonra o da çok seviyor Darüşşafaka’yı… Çünkü Darüşşafaka, kendini öğrencilerine sevdirmeyi ve benimsetmeyi başaran bir kurum...

Anneniz ile babanızın tanışmasına dayınız mı vesile oluyor? 

                         Darüşşafaka'nın vasiyet bağışçısı Meryem Gülnihal Tunçel ile ikiz kardeşi Darüşşafakalı Harun Reşit Dağpınar...

Evet… Şöyle ki, annem Ankara’ya gidecekmiş, aynı dönemde babam da bir eğitim için Ankara’ya gidiyormuş. Dayım da annemi, babama emanet ediyor. Annem, 1998’de vefat etti. Vefatından sonra bir klasör bulduk. İçinde, babamın 1944’ten 1947’ye kadar yazdığı mektuplar vardı. O güne kadar hiç kimsenin bu mektuplardan haberi yoktu. Hepsi numaralandırılmış, ciltlenmiş, özenle saklanmış.

Harun Reşit Bey, Darüşşafaka’yı bitirdikten sonra ne yapıyor?

Güzel sanatlara müthiş kabiliyeti olan biriydi. Mimarlık tahsili için Paris’e gidiyor, mimarlık diploması alıyor. 1971 yılında Türkiye’ye döndü. Ege Üniversitesi’nde akademik hayata başladı ve oradan emekli oldu. 2000 yılında onu kaybettik. Vefatından sonra tüm mal varlığını Darüşşafaka’ya vasiyet ettiğini öğrendik. Dayım, yurt dışında üç kez evlenmişti. Üç eşinden de çocukları vardı. Hepsi de yurt dışında yaşıyor. Tabii, çocukları bu vasiyet bağışını öğrendiklerinde kızdılar. Bunun üzerine Darüşşafaka’nın ne yaptığını ve babalarının hayatındaki rolünü anlatan bir sunum hazırladım. Çok etkilendiler ve hiçbiri bu bağışa itiraz etmedi.

Harun Reşit Dağpınar’ın ağabeyi Mehmet Ali Dağpınar ile ikiz kardeşi yani anneniz Meryem Gülnihal Tunçel de Darüşşafaka’nın vasiyet bağışçıları arasında yer alıyor. Üç kardeşi de Darüşşafaka bağışçısı yapan vefa mıdır?

Evet… Üçünün de çocukları var, ama onlar varis olarak Darüşşafaka’yı seçtiler. İlk kapıyı açan Harun Reşit Dayımın Darüşşafaka’da okumasına vesile olan, Mehmet Ali Dağpınar’dır. Mehmet Ali Dayım, 1990'da Darüşşafaka'ya vasiyet bağışında bulunuyor. Büyük dayımın vasiyetine annemin kapı açtığını düşünüyorum.1995 yılında ise Harun Reşit Dayım, vasiyetini Darüşşafaka'ya yapıyor. Annem de Darüşşafaka’ya bağış fikrini açtığında onu destekledim. Vefatından kısa bir süre önce o da Darüşşafaka'nın vasiyet bağışçısı oldu. 1976'da henüz 27 yaşındayken ağabeyim Fuat Tunçel’i bir iş kazasında kaybettik. Fuat, kimya yüksek mühendisi olarak PETKİM’de çalışıyordu. O elim kazada dokuz işçinin hayatını kurtardı, kendi hayatı pahasına… Ağabeyimizi kaybettikten sonra aile olarak Fuat Tunçel ismini yaşatma kararı aldık. Bu bağlamda Türk Eğitim Vakfı bünyesinde ağabeyimin adına bir burs fonu oluşturduk. Bu fonla İTÜ Kimya Fakültesi’nde okuyan başarılı bir öğrenciye burs veriyoruz. Ağabeyimin adını yaşatma hayalimizi gerçekleştirdikten sonra annemin mal varlığını dilediği gibi değerlendirmesini arzuladım. O da tercihini Darüşşafaka’dan yana kullandı.

Darüşşafaka'nın vasiyet bağışçısı Mehmet Ali DağpınarDarüşşafaka'nın vasiyet bağışçısı Meryem Gülnihal Tunçel...

Siz de babanız ve dayınızdan ötürü mü Darüşşafaka’ya vasiyet bağışında bulundunuz?

Babam ve dayımın okumasından ziyade, Darüşşafaka’nın yaptığı işin sonuçlarını birinci elden görebildiğim için… Benim, üniversitede Darüşşafakalı arkadaşlarım vardı, TÜBİTAK’ta Darüşşafakalılarla birlikte çalıştım, keza Arçelik’te de. Yan sanayide de tanıdığım Darüşşafakalılar oldu. Hepsi dört dörtlük insanlardı. Bu kurumun yetiştirdiği her insan mükemmelse, elbette o kurum desteklenmelidir. 

Darüşşafaka sizin için ne ifade ediyor?

İyi bir eğitim ve insani beraberliklerin ön planda olduğu bir kurumu… Orada yetişen çocukların kardeş gibi birbirlerine bağlılıkları verdiği eğitim kadar etkileyici… Öğrencileri için sadece okul değil, gerçek bir aile yuvası…
 

Tüm Haberlere Göz Atın