“Filiz Tüysüz: “Yalnız değilsiniz ve hiçbir zaman yalnız kalmayacaksınız"

 ›  Haberler  › ↓ 
filiz_tuysuz_1.jpg

Darüşşafaka’nın yaşamına dokunduğu bir isim Filiz Tüysüz… 1973’te başladığı Darüşşafaka’dan 1981’de mezun oluyor. Önce Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne (ODTÜ), sonra Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giriyor, oradan da İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ne geçiyor. Tıp eğitimini de Darüşşafaka’nın sağladığı bursla tamamlıyor ve 1989’da genç bir hekim olarak mecburi hizmetini Siirt’te yerine getiriyor. Bir buçuk yıl kadın ve çocuk sağlığı alanında Siirt ve çevre illerde görev yapan Tüysüz, oradan İstanbul Çapa 2 No’lu Ana Çocuk Sağlığı Merkezi’ne atanıyor. İstanbul Üniversitesi Onkoloji Bölümü’nde kadın kanserleriyle ilgili dersler alan Tüysüz, ardından Çapa Kadın ve Çocuk Sağlığı Eğitim ve Araştırma Birimi’nin kuruluşunda görev alıyor. Yurt dışında kadın sağlığı üzerine çeşitli projelerde çalışan Tüysüz, 2013’te emekli oluncaya kadar da hep kadın sağlığı alanında çalışıyor. Geçtiğimiz sene tüm mal varlığını bağışlayarak Darüşşafaka’nın vasiyet bağışçısı olan emekli hekim Filiz Tüysüz’le Darüşşafaka Eğitim Kurumları’nda bir araya geldik. Yıllar önce oturduğu sıralarda bugün oturan Darüşşafakalı öğrencilerle birlikte onun Darüşşafaka macerasına kulak verdik.
 
filiz_tuysuz_2.jpg
Darüşşafaka Sınavı’ndan nasıl haberdar olmuştunuz?
Darüşşafaka Sınavı’na hayatım boyunca çok değer verdiğim bir insan olan ilkokul öğretmenim Melahat Çıdam Hanım’ın zorlamasıyla girdim. Yoksa ailem Darüşşafaka’yı bilmiyordu. Onun ısrarıyla son gün Fatih’teki tarihi binaya giderek, sınav için başvuru yaptık. O gün beni en fazla Darüşşafaka’nın güzel bahçesi etkilemişti. Sınavı kazandıktan sonra mali durum incelemesi için Darüşşafaka’da öğretmenlik yapan Taşkut Adanır Bey evimize geldi. Hiç unutmam, o geldiğinde sokakta oynuyordum. Annem, “Darüşşafaka’dan seni görmeye geldiler” diye beni eve çağırdı. Koşarak gittim. Evimizin duvarında benim yaptığım bir resim asılıydı. Taşkut Bey, o resmi kimin yaptığını sordu. Annem de “Filiz, resim yapmasını çok seviyor” dedi. Taşkut Bey, bana “Bizde de çok resim yap olur mu” dedi. O zaman anladım ki Darüşşafaka’ya kabul edildim.
 
1973-1974 ders yılında Darüşşafaka’ya başladınız. Peki, o yılları nasıl hatırlıyorsunuz?
Darüşşafaka’daki ilk yıllarımda özlem duygusu ağır basıyordu. Bunun dışında Darüşşafaka bana hiçbir yük getirmedi. Ailem, İstanbul’da yaşıyordu. Bu nedenle cumartesi öğlen ailemin yanına gider, pazar günü de dönerdim. Öğretmenlerimiz çıkışta da kıyafetlerimizin düzgün olmasına dikkat ederdi. Şu an Darüşşafaka’da İstanbul dışından gelen daha çok öğrenci olduğunu biliyorum. Bu benim içimi sızlatan bir durum, çünkü daimi öğrenciler, hafta sonları bizler evlerimize gidip, geri geldiğimizde kendilerini kötü hissediyorlarmış. Birgün bunu bize söylemişlerdi ve o günden sonra eve çıkarken hep kendimi biraz buruk hissederdim. Çarşamba günleri velilerimiz okula gelirdi ve benim annem bu ziyareti hiç aksatmazdı. Darüşşafaka’ya başladığımda Nazıma Antel Hanım müdürümüzdü. Ben, onu hep İngiliz romanlarındaki kadın kahramanlara benzetirim. İnsanda hayranlık uyandıran güçlü bir kadındı. Bütün öğretmenlerimle ilgili anılarım hep böyle, örnek aldığım kişilerdi. Bilgili ve samimiydiler. Amaçlarının sadece öğretmek değil, topluma faydalı bireyler yetiştirmek olduğu seziliyordu. Mesela matematik öğretmenimiz Gülsen Bozbağ’ın eşi bir fabrikanın ortağıydı ve maddi imkânları son derece iyiydi. Yani maddiyat nedeniyle yapılan zorunlu öğretmenlik değildi onlarınki… Bir misyonları vardı ve bunu hepimiz seziyorduk. Dersimize giren hocalar, Nazıma Hanım bile bizi yatırmaya ya da uyandırmaya gelirdi. Onlar hem bizi eğitiyor hem de bir anlamda ailemiz oluyordu. Bizden çok uzak değillerdi ve bu beni çok etkili-yordu. Sabahları en çok Betül Hanım (Çotuksöken) gelirdi. Sonra hijyen açısından bize birtakım alışkanlıklar kazandırmaya çalışırlardı. Mesela, deodorant kullanmamızı öğütlerlerdi. Şu an o günleri düşününce bize gururla taşıyacağımız bir kadın kimliği katmaya çalıştıklarını anlıyorum. Ayrıca tam bir sanat ortamı vardı. Haftada bir gün sinema gösterisi olurdu. Spor olanaklarımız çok fazlaydı. Neredeyse okuldan çıkmak istemezdik. Bu nedenle Darüşşafaka’ya sadece okul demek bana hep haksızlık gibi geliyor.
 
filiz_tuysuz_4.jpg

Peki, siz Darüşşafaka’yı nasıl tanımlarsınız?
Hayatımın merkezi… Büyük ailem… Ailelerin yapması bile çok zorken kişiliğinizi geliştirmeye çalışan öğretmenler… Dış dünyada herkes birbirinin gözünü oyarken Darüşşafaka’da atmosfer bunun tam tersiydi... Sanki boyut değiştiriyorsunuz.
 
Siz babası hayatta olup da Darüşşafaka’da okuyan öğrencilerdensiniz değil mi?
Evet… Ben, babası hayatta olup da Darüşşafaka’da okuma şansı yakalayan çocuklardanım. Ayrıca kız öğrencilerin kabul edilmesinin 3. yılında Darüşşafaka’ya girdim. Düşünün hem anne ve babam hayattaydı hem de kız çocuğuydum. Sanırım hayat bana “Sen Darüşşafakalı olmalısın” diye yol çizdi. Sonra babası hayatta olanların Darüşşafaka’ya kabul edilmesi değişti. Darüşşafaka’nın bir dönem sadece maddi durumu yetersiz ailelerin çocuklarını da kabul ettiğini çok az insan biliyor. Bu nedenle tanıdığım pek çok kişi hem Darüşşafakalı olduğumu hem de babamın hayatta olduğunu öğrendiklerinde şaşırıyor. Örneğin; 1999’da Sağlık Bakanlığı tarafından yurt dışı görevine gönderildim. Oradaki yöneticim Dr. Metin Gülmezoğlu idi. Birgün babamdan söz ederken “Öz babanız mı?” diye sordu. Evet yanıtını alınca “Peki Darüşşafaka’da nasıl okudunuz?” diye sormuştu. Ben de “Hayatımın şanslı bir dönemiydi sanırım. Bütün şartlar sen Darüşşafakalı olmalısın diyordu. Ben de çok severek oldum” demiştim.
 
Sonuçta Darüşşafaka daha çok babası hayatta olmayanların ağırlıkta olduğu bir okuldu. Öğrenciler arasında sorun yaşadınız mı?
Hiç konuşulmazdı. Zaten Darüşşafaka’da da bunu sezdirmeyecek şekilde bir yapı mevcuttu sanırım. İki psikolog vardı, hocaların gözü üzerimizdeydi. Bir sorun yaşadığımızda onlarla konuşabiliyorduk.
 
Babanız, sizin Darüşşafaka’ya kabul edilmenizi nasıl karşıladı?
Aslında zorlanmış… Tabii, bunu sonradan öğrendim. İlk yıllar hafta sonları eve gittiğimde, okula dönerken biraz mahsunlaşırdım. Bunun üzerine annem ve babam “Eğer üzüleceksen seni Darüşşafaka’dan alırız” dedi. Ondan sonra bir daha üzüldüğümü hiç söylemedim. Almasınlar beni oradan diye… Çünkü Darüşşafaka’nın bir parçası olmayı en başından beri hep çok istedim.
 
Darüşşafaka sizin için ne ifade ediyor?
Öncelikle gururla taşıdığım bir kimlik… Ama Darüşşafaka’yı sadece bize kazandırdığı kimlikle sınırlandırırsak, büyük bir haksızlık yapmış oluruz. Çünkü orada kişiliğimizin oluşması için de büyük bir özveriyle çaba sarfediliyordu. Bunu da mezuniyet töreninde müdürümüz Hayrettin Cete Bey’in söylediği bir cümleyle anlamıştım. Bir konuşma yapmıştım, ardından da diplomamı alırken Hayrettin Bey: “Bir lady yetiştirdik ”dedi. İşte o zaman anladım ki Darüşşafaka sadece bir okul değildi, her öğrencisi için müthiş emek veren, sıkmadan ona değerler katmaya çalışan, kişiliğini oluşturmaya yardımcı olan bir yuvaydı.
 
filiz_tuysuz_5.jpgBunu örneklendirebilir misiniz?
Tabii… Darüşşafaka yıllarımda sporu çok severdim ve 19 Mayıs törenlerinde stadyumdaki gösterilere çıkardık. Spor hocamız kıyafetimizden tutun saçımıza kadar her şeyimizle birebir ilgilenirdi. Ancak kendi evinizde olsanız bir gösteriye bu kadar özenle hazırlanabilirsiniz. Bizlerin yetişmesi için çok emek verdiler ve yaşadıkça gördüm ki bu sadece okul yıllarıyla sınırlı kalmayacaktı. Örneğin; tıp fakültesinden mezun olduktan sonra 1989’da mecburi hizmet görev yerim Siirt’in Kozluk ilçesinde bir mezraya çıktı. Sağlık Bakanlığı’na gittiğimde görev yerimi, merkeze alacaklarını söylediler. Babamla birlikte Siirt’e gittik. Ancak bakanlıktan görev yeri değişikliğine ilişkin yazı Siirt’e ulaşmamıştı. Vali yardımcısıyla görüşürken babam, bir kız çocuğunun neredeyse kimsenin yaşamadığı bir mezraya görevlendirilmesini eleştirdi. Tabii o yıllar Siirt, Olağanüstü Hal Bölgesi’ndeydi (OHAL) ve böyle bir eleştiri hoş karşılanmadı. Ayrıca OHAL Bölgesi’nde çalışmak kolay bir şey değildi ve güvenilirliğiniz de araştırılıyordu. Sağlık Bakanlığı, Darüşşafaka’dan dosyamı istemiş. Mezuniyetimin üzerinden sekiz yıl geçmiş, o zaman böyle cep telefonu gibi iletişim araçları da yok. Darüşşafaka hemen eve telefon açıyor, “Filiz’in dosyası istendi, bir şey mi var, merak ettik” diye… O zaman hissediyorsunuz ki yalnız değilsiniz ve hiçbir zaman yalnız kalmayacaksınız. Yine Darüşşafaka’dan mezun olduğum yıl ODTÜ’yü kazandım, ancak devlet bursuna başvuru için geç kalmıştım. Burs bulamama telaşım nedeniyle matematik öğretmenim Gülsen Bozbağ, ders kitaplarımı aldı ve bana burs bulmak için çok çaba sarf etti. Düşünün hep yatılı okumuş, o güne kadar şehir dışına hiç çıkmamış, 18 yaşında genç bir kızım ve üniversiteye başlıyorum. Darüşşafaka’dan kimi öğretmenim bana Ankara’yı tarif ediyor kimi orada okuyan diğer Darüşşafakalıların bilgisini veriyor. Okuldan çıkıyorsunuz ama hâlâ bütün hocaların ilgisi sizin üzerinizde… Çok farklı bir duygu bu… ODTÜ’de Darüşşafakalılar beni hiç yalnız bırakmadı. Haluk, Kurtuluş, Faruk vardı. Sık sık ziyaretime gelir bir ihtiyacım var mı diye sorarlardı. Tüm ders araç gereçlerim bulundu, burs bulundu, ne zaman İstanbul’a gelecek olsam birisi beni yolcu ederdi. Gerçekten özenildiğinizi hissediyorsunuz. Orada altı ay kaldım, sonra da tıp fakültesine geçtim.
 
Hangi üniversite?
Samsun 19 Mayıs Üniversitesi… Bu sefer burs konusunda sıkıntı yaşamadım. Darüşşafaka’nın bağışçısı, merhum Türkan Paker, tıp fakültesinde okuyan bir kız öğrenciye burs vermek istiyormuş. Darüşşafaka da beni seçmiş. İkinci yılımda Çapa Tıp Fakültesi’ne geçtim ve Darüşşafaka’nın sağladığı bu burs sayesinde tıp fakültesinde hiç zorlanmadan bitirdim.
 
Siirt’te ne kadar kaldınız?
Bir buçuk yıl kaldım. Oranın kültürüne ters düşmemeye hep özen gösterdim. Sonuçta İstanbul’da doğup, büyümüş, Ankara’nın doğusuna gitmemiş biriydim. Mesela; üstümde kot pantolon var, insanlar bana bakıyor. Kendi kendime niye insanlar bana bakıyor diyorum. Oranın alışık olmadığı kıyafetlermiş, bunu anladım ve hemen o kıyafetlerimi İstanbul’a yolladım. Annemden etek ve çizme istedim. O yıllar Ana ve Çocuk Sağlığı Merkezleri vardı ve o da Darüşşafaka gibi benim için bir sevgi sembolü oldu. Hayatımın sonraki dönemlerini oldukça etkileyen bir misyon. Bir süre sonra gezici hekim olarak çalışmaya başladım. Batman, Siirt ve çevre illere gidiyordum. Ardından İl Sağlık Müdürlüğü’ne vekalet ettim. O yıllar Siirt Valisi, daha sonra Turizm Bakanı da olan Atilla Koç’tu. Özellikle kadın sağlığı konusunda Atilla Bey’le birlikte güzel çalışmalar yaptık.
 
Siirt’ten sonraki görev yeriniz neresiydi?
İstanbul Çapa 2 No’lu Ana Çocuk Sağlığı Merkezi… Oradayken İstanbul Üniversitesi Onkoloji Bölümü’nde kadın kanserleriyle ilgili dersler aldım. Sonra Çapa Kadın ve Çocuk Sağlığı Eğitim ve Araştırma Birimi’nin kuruluşunda görev aldım. Yurt dışı görevim oldu. İsviçre’nin Cenevre kentine gittim ve kadın sağlığı üzerine çeşitli projelerde görev aldım. 2013’te emekli oldum ve o zamana kadar hep kadın sağlığı alanında severek çalıştım.
 
Peki, 2013 yılında Darüşşafaka’ya vasiyet bağışında bulundunuz. Neden böyle bir karar verdiniz?
Öncelikle bu yeni alınmış bir karar değildi. Hep benden sonra neyim varsa Darüşşafaka’ya bırakmayı düşündüm. Sadece vakit bulamadığım için bunu gerçekleştirememiştim ve emekli olunca da ilk iş olarak bu düşüncemi hayata geçirdim. Bundan ötürü de müthiş huzurluyum. Vasiyetime tıp fakültesinde okuyan Darüşşafaka mezunu bir kız öğrenciye burs verilmesine ilişkin bir madde de koydum. Çünkü Darüşşafaka, Türkiye’de kadın eğitiminin çok da önemsenmediği bir dönemde kız çocuklarına kanat geren bir kurum… Ancak Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra ailenin imkânları yeterli değilse bu çocuk o zaman ne yapacak? Ben mezun olduktan sonra da hep Darüşşafaka’nın varlığını hissettim. Benden sonra da böyle olmasını çok isterim.
 
filiz_tuysuz_3.jpg

 
Darüşşafaka yıllarına dair unutamadığınız bir anınız var mı?
Öyle çok ki… Ben, fen bölümündeydim, matematik bölümünde de Hasan (Karataş) isminde bir arkadaşım vardı. İkimizin de ders başarısı birbirine çok yakındı. Genelde bu durumlarda bir yarışma duygusu olur insanlarda ama bizde bundan eser yoktu. Aksine birbirimize ders notlarımızı verirdik, sınavlara birlikte hazırlanırdık. Aslında hiçbir arkadaşımızı rakip olarak görmezdik Darüşşafaka’da...  Acaba herkese eşit imkânlar sunulduğu için mi rekabet duygusu yaşamadık? Mezun olduğumuz yıl, ABD’ye yerleşmiş bir Darüşşafaka mezunu, ABD’de okutmak üzere bir Darüşşafakalı’yı yanına istiyormuş. Hasan Karataş ile benim adım veriliyor. Mezun ağabeyimiz, “Kız öğrencinin sorumluluğunu alamam” diye Hasan’ı tercih etmişti. İnanın hiç rahatsızlık duymadım. Hasan, mühendis oldu. Şu an ABD’de yaşıyor. Hatta bir ara NASA’da da çalışmıştı sanırım. Çok zekiydi, öyle ki Darüşşafaka’da bile sınıf atlamıştı. Darüşşafaka gerçekten çok ilginç bir okul… Katı bir disiplin varmış gibi duruyor ama aslında yok. Mesela Hasan, çok başarılı bir öğrenciydi ve Uzak Doğu sporlarıyla ilgileniyordu. Bu nedenle eski etüt salonunun bir kısmında Hasan’ın bu sporu yapmasına izin verilmişti. Bir yandan ders çalışır bir yandan da spor yapardı. Öğrenciye göre böyle farklı uygulamalar yapılıyordu. Bunlar ancak bir ailenin gözlemleyebileceği, çocuğunun durumunu anlayıp da ona göre esneklik sağlayacağı şeyler… Öğle yemeklerinde hocalarımız bizimle birlikte yemek yerdi. Sınıf ağabeylerimiz vardı. Her gün saat 16.00’da bizlere “dışarıdan bir istediğiniz var mı?” diye sorar, ardından onları temin ederek bizlere getirirlerdi. Kimi zaman siparişleri verdikten sonra yatakhaneye giderdik, sınıf ağabeyimiz geldiğinde bizleri bulamaz, yine de beklerdi. Kendi ailemin bile bu kadar özverili davranacağını düşünmüyorum. İşte bu nedenle Darüşşafakalılık sıkı bağlar üretiyor. Bunu yaratan da Darüşşafaka’da bir arada yaşamak değil, müdüründen öğretmenine, bağışçısına kadar herkesin yaptığı özverilerdir. Darüşşafakalılık bir ruh ve o hep sizinle birliktedir. İşte bu nedenle hayatım boyunca yaptığım her işi Darüşşafakalı olmanın sorumluluğunu hissederek yaptım.
 
Tüm Haberlere Göz Atın