"Benim için bir mabettir Darüşşafaka...”

Son dönemde halk arasında “aslan yüz” olarak bilinen hipertelorizm hastalığına sahip sekiz yaşındaki Iraklı Rukiye Ahmed’i yeni yüzüne kavuşturduğuna dair haberlerle basında yer alan Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Necmettin Kutlu, 1975 yılı Darüşşafaka Lisesi mezunu... Hayatının her döneminde Darüşşafaka’nın desteğini hissettiğini belirten Prof. Dr. Kutlu, “Darüşşafaka bir rahim gibi aslında… Her cenin anneye kordon bağıyla bağlanır ve bebek doğduğunda o bağ kesilir ama bizde o bağ hiç kesilmiyor. Ben hâlâ Darüşşafaka’dan feyiz alıyorum, hâlâ ondan  esleniyorum”diyor. Muayenehanesinin duvarında Darüşşafaka’nın tarihi binasının fotoğrafı asılı olan, Özel Medicana International Hastanesi Plastik Cerrahi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Kutlu’yla Darüşşafaka’yı konuştuk.

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?

Ben altı çocuklu bir ailenin en küçük çocuğuyum. 1955 Sancak, Yeni Pazar doğumluyum. Ailem, tüm varlığını Sancak’ta bırakarak, 1957’de İstanbul’a geliyor. Önce Adapazarı’nda babamın kuzeninin yanına yerleşiyorlar, kısa bir süre sonra da İstanbul’a göçüyorlar. Ailem, Türkiye’ye geldiğinde ben, bir buçuk yaşlarındaydım. Babam, Topkapı’daki bir plastik fabrikasında çalışmaya başlıyor. Fakat Sancak’taki varlıklı günlerden sonra böyle sıkıntılı bir döneme girince bir hayli üzülüyor, çok rahatsızlanıyor. Ben, yedi yaşındayken babamı kaybettik. Annem Türkçe dahi bilmiyordu, bir ilaç fabrikasında iş buldu. Büyük ablam çok erken evlendi, büyük ağabeyim askerdeydi. Diğer ablam ve küçük ağabeyim çalışmaya başladı. Bizim ailede bir tek ben okudum. Çünkü okumalarına imkân yoktu. Aslında küçük ağabeyim de çok başarılı bir öğrenci idi, yatılı öğretmen okulu sınavını kazanmıştı fakat sağlık taramasında kulağında iltihap olduğu gerekçesiyle elendi. Bu gerekçe ne kadar haklı idi bilemem çünkü ağabeyim sonraki yaşamında hiçbir zaman kulakla ilgili bir sorun yaşamadı. Darüşşafaka’dan ise haberi yoktu. Ben de okuyamayacaktım, Darüşşafaka olmasaydı.

Peki, Darüşşafaka’ya nasıl başladınız?

Bayrampaşa, Sağmalcılar’da oturuyorduk. Annemin amcası vardı, Elmas Atasoy... Elmas Amca, Beykoz Kundura Fabrikası’nda görevli idi. Çok eski muhacirlerdendi. İlk defa o, Darüşşafaka adını telaffuz etti: “Bu çocuğu Darüşşafaka’ya verelim” diye... Çünkü başarılı bir öğrenciydim, okumaya çok meraklıydım. Beşinci sınıfta ise ilkokul öğretmenim Mualla Tutkun -hâlâ görüşürüz ve benim hayatımda yeri çok büyüktür- bir gün beni çağırdı: “Seni Darüşşafaka’nın imtihanına sokacağız, sen de kazanacaksın” dedi. “Kazanacağım, öğretmenim” dedim. Bana başvuru formunu verdi, kâğıtları aldım, kendi başıma doldurdum. Başvurunun son günüydü, evde de beni Darüşşafaka’ya götürecek kimse yok. Tek başıma sora sora Darüşşafaka’mı buldum. Saat üç-dört gibi orada oldum, beşte de başvurular bitiyor, kayıt bürosu yazısını gördüm, başımı uzattım, içeride iki kişi var: Müdür Yardımcımız Ayhan Kurtoğlu ve Aynur Doğruer... Rahmetli Ayhan Hocam, “Senin ne işin var burada çocuk?” dedi. “Sınav kaydımı yaptırmaya geldim” dedim. Ayhan Bey parmağını bana doğru uzattı ve “İşte adam olacak çocuk” dedi.

Sınav gününü hatırlıyor musunuz?

Tabii... Sınav günü geldi. Eski binanın bahçesinin kapısının önünde dizildik. Ben yine tek başımayım. Önümde başka çocuklar, kimini annesi, kimini babası -o yıllar babası hayatta olanlar da Darüşşafaka’ya kabul ediliyordu- getirmiş. Çocuklar, kendi aralarında konuşuyordu, kimi Galatasaray Lisesi’ni yedekten kazanmış, kimi Kabataş’ı... “Ben, bu çocuklar arasında ne yapacağım” diye düşünmüştüm. Sınava girdik, iyi geçti. Kazandığımı öğrendiğim zaman dünyalar benim oldu.

Sonra?

Sınavı kazandık ama “Darüşşafaka’dan yetkililer, evinize gelecek ve mülakat yapacak” dendi. Nasıl heyecanla beklediğimi anlatamam. O zaman ailem Laleli’ye taşınmıştı. Laleli de o yıllar İstanbul’un sayılı semtlerinden biriydi. Bizimkiler niye oraya taşındılar? Teyzem de bizimleydi. Teyzemle birlikte evde dört kişi çalışıyordu. Ev sahibi de çok makul bir insandı. Eski ev sahibimiz de meşhur tiyatrocu rahmetli Vasfi Rıza Zobu’ydu. Babam rahmetli olduktan sonra iki ay kira ödeyemedik, çünkü bir gelirimiz yoktu. Rahmetli gelmiş, annem mahcup: “Yok kızım, telaş yapma, ben sadece sizi ziyarete geldim, kirayla ilgili bir şey sormayacağım” demiş. Kapı çalındı, ben açtım. Karşımda Ayhan Hoca’yı görünce Darüşşafaka’dan geldiklerini anladım. Yanında Darüşşafaka’nın emektarı Basri Babamız vardı. Basri Baba, tatlı, nur yüzlü bir ihtiyarcıktı. Elinde Darüşşafaka’nın bütün anahtarlarıyla gardiyan gibi dolaşırdı. Evde de sadece ablam vardı. Ayhan Hoca, “Geliriniz nedir, nasıl geçiniyorsunuz, ev sizin mi?” gibi sorular soruyor. Benim soluğum kesiliyor, suratım bembeyaz, dudaklarım kuruyor. Laleli’de yaşadığımız için okula kabul edilmemekten korkuyordum. Ancak evin durumu da ortadaydı. Soruları bitip Ayhan Hoca, bana dönüp, “Hayırlı olsun, evladım” dediğinde hissettiğim rahatlamayı anlatamam.

Darüşşafaka’ya girmek sizin için neden bu kadar önemliydi?

Burada Darüşşafaka’nın kuruluş özüne bakmak gerekiyor. Çünkü Darüşşafaka’nın farkı ve ayrıcalığı burada ortaya çıkıyor. Çok ağır savaş koşullarının altındaki Osmanlı ülkesinde bir sürü çocuk perişan... Darüşşafaka’nın ilk öncülüğünü de Abdülaziz yapıyor, ki Avrupa’ya  açılan ilk padişahtır Abdülaziz... O savaşın perişan ettiği çocuklara bir yuva kurulmasına öncülük ediyor. Adını da “şefkat yuvası” koyuyorlar.

Darüşşafaka’nın kapısı bir inanç, umut ve şefkat kapısıdır. Darüşşafaka’nın misyonunu, yapısını, özünü, maneviyatını algılayabilecek öze ve iç zenginliğine sahip birisi bunu tefekkür ettiğinde Darüşşafaka’nın hakikaten önünde bin kere secde eder.

Darüşşafaka’daki ilk gününüzü hatırlıyor musunuz?

Tabii... Hastaydım, ama hastalık bile okula gitmemi engelleyemedi. İlk kahvaltıya inişimi hatırlıyorum. Sınav günü sıradaki çocukların konuşmaları kulaklarımda çınlıyordu. Kimi Galatasaray’ı kimi Robert’i kazanmış, benim ise tek şansım var: Darüşşafaka... “Bu kadar parlak beyinlerin arasında ben ne yapacağım?” demiştim kendi kendime... Sonra da “Olsun, bir sene bile burada olmak bana yeter” diye düşünmüştüm. Biz, dört sınıf olarak başlamıştık. O yıllar iki yıl İngilizce hazırlık okuyorduk. Dört sınıf içinde İngilizcesi en yüksek puanlı olan bendim. Eğer diğer notlarım da iyi olsa idi ikinci yıl hazırlık okumazdım. Ben, beden eğitimi dersi yüzünden bu şansı yitirdim. Çünkü sevgili Murat Ersin Hoca, takla atamadığım için karne notuma on üzerinden dört vermişti. Sonradan düzelttim ama çok geçti. Neyse, böylelikle Darüşşafaka’nın çatısı altında bir yıl daha fazla kaldım. Bu da ayrı bir onur benim için.

O dönem Darüşşafaka’da eğitim, arkadaşlıklar nasıldı?

Arkadaşlıktan öte, kardeşlik ve kader birliği vardı. Dönemler arasında ağabeylik, kardeşlik, disiplin, hiyerarşi, saygı ve en önemlisi sevgi vardı. Biz, Darüşşafaka’da ilkeli ve kurallı bir demokrasi içinde büyüdük. O demokratik ortamın mühendisleri ise öğretmenlerimizdi. Davranışları, duruşları, kıyafetleri, sarf ettikleri sözleri, beden dilleriyle bize model ve örnektiler. Mesela; biyoloji öğretmenimiz Türk Nefroloji Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Kemal Önen’di. O zaman Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nefroloji Anabilim Dalı’nda doçentti. Darüşşafaka’yla olan muhabbeti, sevgisi nedeniyle gönüllü olarak bize ders veriyordu. Benim doktor olmamdaki en büyük ilham kaynaklarından, modellerden biri de Kemal Hoca’dır. Büyük ağabeylerimiz matematik ve geometri dersini İTÜ’den gelen Turgut Paylı Hocamızdan alıyordu. Babası eski milletvekili olan Gönül Sosyallıoğlu, son derece zarif ve asil bir hanımefendi olan Jale Çeltikçi, muhteşem bir eğitimci olan Hayrettin Cete... Bu noktada Hayrettin Cete’yle ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim: Hazırlık ikinci sınıftayım. Darüşşafaka’yı o kadar çok seviyorum ve orada o kadar derin bir mutluluk içerisindeyim ki, evci olduğum cumartesi günü eve gider, biraz evde oyalanır, canım sıkılır sıkılmaz Darüşşafaka’ya dönerdim. Yine böyle bir gün evde sıkılıp Darüşşafaka’ya geldim. Arkadaşlarımla oynadık, akşam yemeği yedik. Geç olunca eve gitmedim, yatakhaneye yatağıma çıktım. Hayrettin Hoca geldi, beni görünce şaşırdı. Çünkü benim orada olmam, “hafta sonu cezalı olmam” demekti. Ama Hayrettin Hoca, cezalı olamayacağımı biliyor: “Hayırdır, Necmettin, sen niye evinde değilsin?” diye sordu. “Evde sıkıldım, arkadaşlarımla oynamaya geldim, geç olduğu için burada kaldım” dedim. Gülümsedi ve saçımı şefkatle okşadı. Bir şey demedi ama gözleri bana çok şey anlatıyordu. O bizi hep çok sevdi. Diğer sevgili öğretmenlerimiz gibi…


Başka bir anınızı da anlatır mısınız?



Bizim dönemimizde bir üst sınıf kitaplarını, bir alt sınıfa devrederdi. Tabii o kitapların elden geçirilmesi gerekirdi. Bu işleri de Hayrettin Cete organize ederdi. Bazen gönüllü öğrenciler olurdu. Ben de onlardan biriydim. Bütün yaz her gün Darüşşafaka’daydım. Cete’yle beraber kütüphanede ders kitaplarını düzenliyor, tamir ediyor, derliyor, toparlıyordum. Bu sayede Cete, beni kütüphaneci yaptı. O yıllar kütüphanede etüt yapmak bir ayrıcalıktı.

Neden?

Çünkü kapasite sınırlıydı ve müthiş bir kütüphanemiz vardı. Her sınıftan ancak bir-iki kişi kütüphaneci seçilir, bu ayrıcalığa kavuşurdu. Etütte herkes birlikte ders yapardı. Oysa kütüphaneciler, kütüphanede de ders yapabilirdi.

Kız öğrenciler kabul edildiği dönemde Darüşşafaka’daydınız. Peki, kızlarla birlikte neler değişti Darüşşafaka’da?



İlk kız öğrenciler geldiğinde ortaokul üçüncü sınıftaydım. Sene 1971... Minicik yavrucuklar. Tabii, bizler de ağabey... Kızlar, Darüşşafaka’nın atmosferini değiştirdi ama olumsuz değil. Farklılık getirdiler Darüşşafaka’ya... Kendimize daha fazla çekidüzen verdik, daha dikkatli konuşmaya başladık. Kız ağabeyi olma sorumlulukları ortaya çıktı. Ayrıca kendi çektiğimiz sıkıntıları bildiğimiz için eğitimde fırsat eşitliği hakkının onlara da tanınması Darüşşafaka’ya olan sevgimizi ve saygımızı bir kat daha artırdı. Çünkü bizim için Darüşşafaka her zaman doğruyu yapan bir yuva idi.

Darüşşafaka’ya okul diyemem. Benim için bir mabettir Darüşşafaka... Farklı bir enerjidir, farklı bir boyuttur. Darüşşafaka’nın kapısından içeri girdiğiniz zaman bir mekâna değil, bir boyuta girersiniz. Eğer o boyutu idrak eder ve nasibiniz oranında o boyuttan feyiz alırsanız insan-ı kamil olursunuz.

Tıp eğitimi almaya Darüşşafaka’da mı karar verdiniz?



Evet, özellikle rahmetli Kemal Önen Hocamızın hekim olmamda payı büyüktür. Lisedeyken en sevdiğim dersler biyoloji ve kimya idi. Biyoloji öğretmenimiz bir İngilizdi ve eşi Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Kürsüsü Başkanı Olcay Neyzi’nin oğlunun İngilizce öğretmeni idi. Onun sayesinde lise 2’den itibaren mezun oluncaya kadar tüm hafta sonlarını Çapa Tıp Fakültesi’nde geçirdim. Çünkü yaptıkları bir araştırmada emek gücüne ihtiyaç duyunca doktor olmak isteyen, gönüllü öğrenciler arıyorlar. Bizim sınıftan dört arkadaş gönüllü olduk. Dördümüz de doktor olduk sonradan.

Ne yapıyordunuz?

Türk çocuklarının ne kadar protein alıp alamadığı ve bunun gelişime yansımalarına yönelik ilginç bir araştırma yapılıyordu. O araştırmada görevliydik. Sonra üniversite imtihanına girdim. İlk senede İstanbul Teknik Üniversitesi’ni (İTÜ) kazandım.

Hangi bölüm?

Maden İşletim Makineleri... Bir yıl orada okudum. Tekrar sınava girdim ve Çapa Tıp Fakültesi’ni kazandım, hiç çalışmadan. Zaten çalışmak için vaktim yoktu, çünkü turizm rehberliği yapıyordum. Darüşşafaka’da öğrendiğim İngilizce sayesinde... Kapalıçarşı’da çalıştığım için Almanca ve Fransızca da öğrendim. Zaten Boşnakça biliyordum.

Şu an sekiz lisan konuşabiliyorum. Darüşşafaka’nın verdiği İngilizce sayesinde... O temel... Petekleri oluşturunca balı doldurabiliyorsunuz. 

Üniversite eğitiminiz esnasında da Darüşşafaka’dan burs aldınız mı?

Darüşşafaka bana iki burs sağladı. Biri Cemiyetin bursuydu diğeri de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Orhan Ersanlı’nın annesinin vasiyeti doğrultusunda tıp fakültesinde okuyan iki Darüşşafakalıya verdiği burs... Bu sayede üniversitede sıkıntı çekmedim. Sağ olsun Darüşşafaka... Dediğim gibi Darüşşafaka hiçbir dönemde kaderimizle baş başa bırakmadı. Her zaman bağrına bastı… Karşılığında hiçbir şey beklemeden… Bir anne gibi, bir baba gibi…

Tıp fakültesi bittikten sonraki süreci anlatır mısınız?

Fakülteyi bitirmeye yakın evlendim. Eşim de fakülteden sınıf arkadaşımdı. Beraber Artvin’e mecburi hizmete gittik.

 

Plastik cerrahi alanına nasıl yöneldiniz?

Beni plastik cerrahi alanına yönlendiren Cerrahpaşa’dan Prof. Dr. Muzaffer Altındaş Hoca oldu. Ankara Tıp Fakültesi’nde ihtisasımı yaptım. Son senemde burslu olarak İsveç’e gönderildim. İsveç Lund Üniversitesi’nde (Malmö) yara iyileşmesi ve mikrosirkülasyon konularında araştırmalar yaptım ve bir doktora programına dahil oldum. Türkiye’ye döndükten sonra iki sene daha Ankara Tıp Fakültesi’nde kaldım. Ardından Diyarbakır’da askerliğimi yaptım. 1993’te Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Plastik Cerrahi Bölümü’nü kurdum. 1996’da A.B.D. Miami’de el cerrahisi ve rekonstrüktif mikrocerrahi konularında çalıştım. 1994’te “doçent”, 1999 sonunda ise “profesör” oldum. Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Plastik Cerrahisi Bölümü’nü kurdum. 2009’da oradan emekli oldum. Ardından da Özel Medicana International Hastanesi’nde Plastik Cerrahi Bölümü Başkanı olarak göreve başladım.

Darüşşafaka sizin için ne ifade ediyor, hayatınıza, mesleğinize etkisi nedir?

"“Darüşşafaka’da folklor ekibindeydim. Erzurum Ekibi olarak Türkiye seçmelerine katıldık. Yarışmada tutturdular fes takacaksınız. Oysa şapka devriminden sonra Erzurum Ekibi, başlıksız çıkıyor. Biz de fes takmayı reddettik. Bu nedenle bizden 10 puan düşürdüler ve Türkiye beşincisi olduk. Yoksa biz birinci oluyorduk.”

Darüşşafaka sadece öğretmiyor, eğitiyor. Size bir formasyon kazandırıyor, bir yapı oluşturuyor. Bir ham maddeyi alıyor, ona şekil veriyor, şekil verirken de müdahaleci bir zihniyetle değil, sevgiyle, şefkatle yapıyor. Bir insanın, en büyük gereksinimlerinden sevgiyi yaşıyorsunuz Darüşşafaka’da... Sevgiyle sulanan çiçeklerin açması başka türlü oluyor. Bu açıdan Darüşşafaka bize kutsal bir ruhtan ruh üflemiş gibi oluyor, yeniden insan oluyorsunuz, yeniden doğuyorsunuz. Darüşşafaka bir rahim gibi aslında... Her cenin anneye kordon bağıyla bağlanır ve bebek doğduğunda o bağ kesilir ama bizde o bağ hiç kesilmiyor. Ben hâlâ Darüşşafaka’dan feyiz alıyorum, hâlâ ondan besleniyorum. Bu noktada hâlâ tüylerimi diken diken eden bir anımı anlatmak istiyorum: 1994’te ikinci kez İsveç’e gidişimde hocam beni aradı ve doçentlik sınavına çağırdı. Şaşırdım, çünkü ben daha iki buçuk senelik uzmandım. Oysa temayül beş sene uzmanlıktan sonra doçentlik sınavına kabul yönündeydi. Hocama, uzmanlık yılımı hatırlattım, “Biliyorum ama sen bu sınava gireceksin” dedi. İsveç’ten geldim. Sınav jürimde kim vardı biliyor musunuz? Rahmetli Prof. Dr. Akdoğan Erözbek (DŞ’1948)... Akdoğan Ağabey, Darüşşafaka’nın yetiştirdiği ilk plastik cerrahtır. Çok muhterem bir insandı. Daha da ilginci bu, Akdoğan Ağabey’in emekli olmadan önceki son doçentlik jüri üyeliği idi. Hiçbir ayarlama yok, tamamıyla bir tecelli... Bir Darüşşafakalı Ağabey, Darüşşafakalı bir kardeşine el verdi, onu hoca yaptı

Tüm Haberlere Göz Atın