"Burada zamanınızı çalan sorumluluklar yok"

"Burada günlük yaşamınızla ilgili zamanınızı çalan sorumluluklarınız yok. Çamaşır, ütü yok, temizlik yok, yemek pişirmek yok. Bir hobiniz ya da hedefiniz varsa kendinize daha geniş vakit ayırmak için fırsatınız oluyor. Kurum içi sağlık hizmeti de hayatımızı çok kolaylaştırıyor."

Urla Rezidans Bağışçısı Gülten Kolçak...

Darüşşafaka Urla Rezidans bağışçısı Gülten Kolçak, hayallerinin peşinden giden ve onları gerçekleştiren idealist bir kadın... 1939’da bir asker kızı olarak Sarıkamış’ta dünyaya geliyor. Sarıkamış, merhum babası, Emekli Albay Ruhi Kolçak’ın ilk şark görev yeri... Ruhi Bey de eşi Mediha Hanım da beş çocuklarının iyi bir eğitim almaları ve sanatla büyümeleri için büyük çaba sarf eder. Gülten Kolçak, ebeveynlerinin yönlendirmesiyle küçük yaşta keman eğitimi alıyor. 1958’de hem liseyi hem de yedi yıllık konservatuvar eğitimini tamamlıyor. 1960’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’ne, 1962’de ise aynı üniversitenin Hukuk Fakültesi’ne gidiyor. İkisinde de aradığını bulamayınca Almanya’da Musik Hochschule’de keman bölümüne devam ediyor. 1972’de oradan mezun oluyor ve ardından hep sevdiği ve istediği psikoloji alanına yöneliyor. Yine Almanya’da Carl Gustav Jung Enstitüsü’nde beş yıl sürecek psikoloji eğitimine başlıyor. Bir yandan okurken, diğer yandan da keman dersi veriyor. Ardından bir hastanede çalışmaya başlıyor. Psikosomatik konusunda oldukça uzmanlaşıyor. Ümitsiz vaka olarak nitelendirilen hastaları iyileştiriyor. Ardından Münih’te kendi muayenehanesini açıyor. Münih Sigorta Doktorları Odası’nın az sayıda hekime verdiği Avrupa Birliği ülkelerinde muayenehane açma hakkına sahip olmasına rağmen 2001’de ülkesine dönmeyi seçiyor. Bu yıl Urla Rezidans’ta yaşamaya başlayan Gülten Kolçak, burada 60 yıl öncesinden tanıdığı dostlarını buluyor. Mesleki deneyimlerini kitap haline getirmek için harıl harıl çalışan Kolçak’la yeni yaşam evinde bir araya geldik.


Darüşşafaka Urla Rezidans Bağışçısı Gülten KolçakEbeveynlerinizin sanat tutkusu sayesinde siz ve kardeşleriniz hem konservatuvarda okumuş hem de başka alanlarda üniversite bitirmişsiniz. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

En büyük ablam Ayten Kolçak, İstanbul İktisat Fakültesi mezunu ve aynı zamanda piyanist. Türkiye’de başladığı müzik öğrenimini Stuttgart‘ta Musik Hochschule’de tamamladı. Orada 15 yıl şehir tiyatrosu ve bale okulunun piyanistliğini yaptıktan sonra emekli oldu.
Ağabeyim Oğuz Kolçak -maalesef, onu bu sene kaybettim- Viyana’da güzel sanatlar okulunu bitirdi, heykeltıraş oldu. Aynı zamanda viyolonsel çalıyordu. Kardeşim Nurten Kolçak Tezmen, İstanbul Devlet Operası’nda 47 yıl şef piyanist olarak çalıştı. Aramızdan en erken ayrılan kardeşimiz Yavuz Kolçak ise içimizde absolut (müzik) kulağına sahip tek kişiydi. En istidatlımız, beceriklimiz de oydu.  Kendi başına piyano, vibrafon ve gitar öğrendi. Ben ise babamın isteğiyle küçük yaşta keman çalmaya başladım.
On bir yaşındayken beş kardeş, İstanbul Belediye Konservatuvarı sınavını kazandık. Öğretmenler bile şaşırmış, “Gazeteci yok mu, bir aileden beş kardeşin kazanması ne demek!” diyerek hayretlerini paylaşmışlardı. Burada ailemin emeğini paylaşmadan edemeyeceğim. Düşünün beş kardeş, İstanbul Konservatuvarı giriş sınavını kazanıyoruz. Ancak müzik derslerimizin başlaması için beş sömestir ücretinin yatırılması şart. Ailemizin tek geliri babamın maaşı, -ki onunla bu yeni gider olmadan dahi ayı çıkarabilmek için alışverişlerimizi bakkal defteriyle yürütüyoruz. Anneciğim, birkaç parçadan oluşan mücevherlerini hiç tereddüt etmeden rehin vererek, okulun parasını ödedi. Böylece beş kardeş, konservatuvarda derslerimize başlayabildik. Bu kadar fedakarlık yetmezmiş gibi anneciğim okul çantamızla birlikte kemanlarımızı taşımakta zorlandığımız için bir elinde benim, diğerinde küçük kardeşimin kemanı her gün konservatuvara taşınırdı. Ebeveynlerimin tek motivasyonu bizim okumamız ve sanatın içinde olmamızdı. Örneğin, evimizde doğru düzgün mobilya yoktu ama kemanımız ve kiralık piyanomuz vardı. Babam tekrar Eskişehir’e tayin olunca dört kardeş, Ankara Konservatuvarı’nın sınavına girdik. Yine dördümüz de kabul edilerek, orada yatılı okumaya başladık. Muhteşem öğretmenlerimiz vardı. Amar Quartet’in kurucusu Lico Amar, Bochman gibi ustaların ustası hocalar… Ancak ertesi sene babam, Harbiye 1. Ordu’ya tayin oldu ve “Çocuklarımı yanımda istiyorum” diye ısrar edince İstanbul’a döndük. Öğretmenlerimizden ayrılmak dördümüze de çok zor gelmişti. İstanbul’da 1958’de Türk Kız Lisesi’nin yanı sıra yedi yıllık konservatuvar eğitimimi de tamamladım. 1960’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’ne, 1962 - 64 yılları arasında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam ettikten sonra Almanya’ya gittim ve Musik Hochschule’nin Keman Bölümü’nden mezun oldum.


Darüşşafaka Urla Rezidans Bağışçısı Gülten KolçakSonra ne yaptınız?

Musik Hochschule’den 1972’de bitirme ödevi olan resitalimi başarıyla vererek mezun oldum. Müzik, ebeveynlerimin isteğiydi. Evet, kemanımı da çok sevdim ancak içimde hep yanan, hiç vazgeçmediğim başka bir alan vardı: Psikoloji… Babamın tayini Manisa’ya çıktığında lisede ilk defa psikoloji dersine girmiştim. Deyim yerindeyse vurulmuş, derse aşık olmuştum. Her dersten sonra eve gidince aile üyelerinin davranışlarının kökenleri hakkında analizler yapıyordum. Babam bana “ailenin psikologu” adını takmıştı. Liseden sonra iki sene hukuk, iki sene filolojide okumuştum ama kafamda hep psikoloji vardı. Okulu bitirdikten sonra bir tesadüf sonucu Carl Gustav Jung Enstitüsü’nden haberim oldu. Psikoterapi birdenbire ayağıma gelmişti. Üstelik Jung’un yaklaşımı da benim için biçilmiş kaftandı. Bununla birlikte çalışmak zorundaydım. Zaten müzik eğitimimiz esnasında da geceleri kız kardeşimle bir matbaada çalışarak, geçimimizi sağlamıştık. Aksi takdirde babacığım bizim ihtiyaçlarımıza yetişemezdi. Hem dinlenmeye hem de çalışmaya ihtiyacım vardı ama yine de vazgeçmedim psikoterapiden. Ertesi gün enstitüye müracaat ettim. Onlara Manisa’dan ve içimdeki psikoloji aşkından söz ettim. Kıvancımı, heyecanımı anlattım. Bir hafta geçmeden başvurumun kabul edildiğini bildirdiler. Böylelikle konservatuvardan mezun olalı bir ay dahi olmadan beş yıl sürecek yeni bir eğitime başladım.


Almanya’da çalışma hayatına nasıl başladınız?

Carl Gustav Jung Enstitüsü’nde ilk bir buçuk sene salt teoriydi. O dönem Jugend Musikschule’lerde keman dersi vererek geçimimi sağlıyordum. Teori dönemini tamamladıktan sonra kontrol altında tedavi vermeye başladım. Her sekiz görüşmemizden sonra bir süpervizyon görüşmesi alıyorduk. Son sene hastanede başhekim yardımcısı ve psikiyatr olan eşimi tanıdım. Kısa bir süre sonra da evlendik. Onunla uzun yıllar aynı hastanede görev aldık. Hastanede hem terapist hem de öğretmendim. Bir yandan psikosomatiği öğrenip uygularken bir yandan da doktorlara ve Tübingen Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden gelen öğrencilere anlatıyordum. Müzik terapi ve grup çalışmaları da yapıyordum.
Psikosomatik konusunda oldukça uzmanlaştım. Tedavilerimde ümitsiz, deyim yerindeyse hastane kariyeri yapmış hastaların iyileşmeleri, benim bu konuda adımın anılmaya başlamasına neden oldu. Çok zor anoreksik hastalarda bile yol alıyordum. Boşandıktan sonra Münih’e taşındım. Orada muayenehane açtım. Vatanıma dönünceye kadar 10 yıl süren bir dönemdi bu. Bu esnada konferanslar, seminerler, workshoplar yaptım. Meslektaşlarımla kucaklaşma fırsatı bulduğum bu çalışmaların her biri mutluluk veren deneyimlerdi.

Çalışma hayatınız süresince unutamadığınız bir anınızı, bizimle paylaşır mısınız?

İlk konferansımı hiç unutamam. Almanya’da Türk Haftası dolayısıyla Linden Etnoloji Müzesi’nde konferans vermek üzere bir teklif aldım. Orient bölümünde mihrabın önünde bir Türk masalının analitik psikoloji ve psikoterapi açısından analizini yaptım. Dinleyiciler halının üstünde oturuyorlardı. Muhteşem bir ambiyans vardı. Dinleyiciler, çok mutlu olmuştu. Konferans da, öyle etkili olmuştu ki ardından üç-dört teklif daha aldım. Bu konferans, aynı zamanda benim eğitimciliğimin başlangıcıdır.


Uzun yıllar yurt dışında çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönmeye nasıl karar verdiniz?

Türkiye’ye dönmek hep aklımda vardı. Evlenmeden önce de kararım Türkiye’ye dönmekti ancak Alman eşimi tanıyınca kalmaya devam ettim. Vatanımı, milletimi çok seviyorum ve çok düşkünüm. Hep Türkiye’ye dönebileceğim ilk fırsatı kolladım. Eşimden ayrıldıktan iki yıl sonra 1984’te Türkiye’de alanımla ilgili iş görüşmeleri yaptım. Artık vatanıma hizmet etmek istiyordum. İlk olarak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne müracaat ettim. Başhekim Yıldırım Aktuna, “Gelin ve hastanemizde Psikosomatik Ünitesini kurup, başına geçin. Ancak size hemşire maaşı verebiliriz, çünkü ‘Psikologlar Kanunu’ Meclis’ten henüz geçmedi” dedi. Ancak Bakırköy ve civarında yalnız ev kirası bile bana teklif ettikleri maaştan daha yüksekti. Seve seve yapacağım bu görevi reddederek, Almanya’ya döndüm. Uzun yıllar Almanya’da çalıştım ancak aklım Türkiye’deydi. Münih Sigorta Doktorları Odası’nın az sayıda meslektaşıma verdiği Avrupa Birliği ülkelerinde muayenehane açma hakkım olmasına rağmen 2001’de vatanıma döndüm.

Darüşşafaka Urla Rezidans Bağışçısı Gülten Kolçak

Türkiye’de çalışma hayatınız oldu mu?

Çok istedim ancak maalesef evdeki  hesap çarşıya uymadı. Türkiye’ye döndükten sonra hem çekirdek ailemde gelişen sağlık sorunlarının süreçlerini yönetmek zorunda kaldım hem de yaşayacağım evin tadilatı, inşaatı derken süreli bir işe konsantre olmak mümkün olmadı. Alanımla ilgili okumaya ve yazmaya devam ettim.

Sahip olduğunuz birikimleri gelecek kuşaklara aktarmayı planlıyor musunuz?

Kesinlikle evet! Türkiye’ye dönmeyi hayal ettiğimde yıllarca hararetle hep aynı şeyi düşündüm. Memleketime döneceğim ve bugüne kadar biriktirdiğim tüm deneyimlerimi kitap haline getireceğim. Hep milletime faydam olsun istedim. İnşallah da başaracağım. Rezidansta yavaş yavaş hazırlık yapmaya başladım. Özellikle meslektaşlarıma yol gösterici olarak hazırlayacağım bu kaynakta bugüne dek biriktirdiğim mesleki deneyimlerimi paylaşmayı planlıyorum.

Darüşşafaka Rezidansları’yla nasıl tanıştınız?

Buraya gelişim de Carl Gustav Jung Enstitüsü ile buluşma hikayem gibi güzel bir tesadüfle gelişti. Bir düşünür der ki, “Tesadüfler hazır olanların karşısına çıkar.” Hazırmışım galiba. Ablamı kaybetmiştim ve yaşam ihtiyaçlarımı yeniden gözden geçirdiğim, sorguladığım bir dönem geçiriyordum ki, bir mimar arkadaşım Urla Rezidans’tan bahsetti. Bir telefon, bir misafirlik ve buradayım. Açıkçası bireyselliğime ve kişisel alanıma çok düşkün biri olarak hayatımı toplu yaşanılan bir yerde sürdürmeye karar vermek ilk tercihim değildi. Ancak önümdeki zamanı düzenlerken en doğru seçimin bu olduğuna kanaat getirdim.

Neden Urla Rezidans’ı tercih ettiniz?

Doğada olmak benim için hep çok önemli olmuştur. Babacığım çok çocuklu bir aile olduğumuz için hep tuttuğu evlerin dip dibe olmamasına özen gösterirdi. Hatta bahçeli evleri seçerdi ki özgürce oynayabilelim. Ben de kendi evlerimi alırken, hem manzarama hem de dip dibe olmamasına özen gösterdim. Urla Rezidans, bu kriterlerime en uygun olan mekandı.

Urla Rezidans’ta yaşamanın avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Burada günlük yaşamınızla ilgili zamanınızı çalan sorumluluklarınız yok. Çamaşır, ütü yok, temizlik yok, yemek pişirmek yok. Bir hobiniz ya da hedefiniz varsa kendinize daha geniş vakit ayırmak için fırsatınız oluyor. Kurum içi sağlık hizmeti de hayatımızı çok kolaylaştırıyor. Bir dezavantajı buraya gelmeden önce en büyük zevkim, rutin olarak kahvaltı sonrası sabahlığımla gazete okumaktı. Bunu burada yapmak tabii ki de mümkün değil… 

Bağışınızın ihtiyaç sahibi çocukların eğitimine kaynak yaratması sizin için ne ifade ediyor?

Tabii ki de çok mutlu ediyor. Ben, kısıtlı kaynaklarını salt çocuklarının geleceği için kullanmayı seçen özverili bir ailede büyüdüm. Bu rolün ne ifade ettiğini çocuk açısındanda veren el açısından da yaşadım. Yetişkin hayatımda da hep mücadele verdim. Bu nedenle salt maddi yetersizlikten kaybedilebilecek dolu dolu insan kaynağını çağdaş eğitimle buluşturan böylesi bir sisteme çok saygı duyuyorum. Hayatımızın bu dönemine ulaşmışken benim gibilerin artık vermeye ihtiyacı var. Darüşşafaka da bunun için doğru adres... Keşke Darüşşafaka, başka okullar açsa. Spora verdiği önem de beni etkiliyor.
 

Tüm Haberlere Göz Atın