“Odamın anahtarını öpüyorum”

Yaklaşık 10 yıldır yaşamını Maltepe Rezidans’ta sürdüren emekli öğretmen Sevinç Diriker, duygularını şöyle ifade ediyor: “Yaşıtlarımla buluşuyorum, bir sürü problemle mücadele ediyorlar. Hastaneden randevu almak için uğraşıyorlar, yardımcılarıyla uğraşıyorlar. Yalnızlık, teknik eleman arayışı, çarşı, pazar, yemek, temizlik, fatura... Rezidansa her gelişimde bana bunu lütfettiği için Allah’ıma şükrediyor ve odamın anahtarını öpüyorum.”

Maltepe Rezidans bağışçısı, emekli öğretmen Sevinç Diriker’le, Maltepe Rezidans’taki dairesinde bir araya geldik ve geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa çıktık.

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?

Memur kızıyım. Ben doğduğum zaman babam mal müdürüymüş. Ankara’da oturuyormuşuz. Ardından varidat müdürü -bugünkü anlamıyla gelir müdürü- olarak tayini Afyon’a çıkıyor. Oradan da İzmir’e... İzmir’de yaşarken İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı... Sirenlerin sesini ve annemin telaşla kara perdelerini çekişini hatırlıyorum. Sonra Elazığ’a tayinimiz çıktı. O zamanın adıyla Elaziz’e...

Yıl kaçtı?

1945... İlkokula orada başladım, Bahçeli evlerde yaşıyorduk, bütün hayat sokakta geçiyordu. Çok güzel arkadaşlıklarımız vardı. Memur olduğumuz için bize gurbetçi gözüyle bakılıyordu. İlginç anılarım vardır, Elazığ yıllarına dair... Örneğin; bir gün annem, ben ve benden iki yaş küçük erkek kardeşim sokakta yürürken, çocuklar arkamızda “tango tango piyango” diye tempo tutmuştu. Çünkü annem tayyör giyer, şapka takardı, kardeşimle beni de çok özenli giydirirdi. O yılların Elazığ’ına göre fazla Avrupai kalmıştık. O gün annem, babama pardösü edinmek istediğini söyledi ve annem pardösü giyindi. Çok sevildik, sayıldık. Öğretmenlik mesleğini seçmemin nedeni de yine Elazığ’da yaşadığım bir olaydır. O yıllar Elazığ’da bir Enstitü Müdiresi vardı. Adı Sabiha Avar... Daha sonraki yıllarda Hayat mecmuasında çıkan yazılarını da okudum. Bir gün Sahiba Hanım, at üzerinde ayağında çizmeler, üzerinde siyah bir elbise, başında hafif türbanımsı bir örtüyle bizim mahalleden geçti. Herkes çıktı, alkışlar içinde gönderdiler. Annem soruşturunca Sabiha Avar’ın köylere gidip kız öğrencileri alıp okuttuğunu öğrendik. O zaman ben de tutturdum, “öğretmen olacağım, köylere gideceğim, kızları okutacağım” diye... Orta son sınıftayken bu kez babamın tayini Sivas’a çıktı.

Ortaokulu Sivas’ta mı bitirdiniz?

Evet. Ortaokul son sınıfa Elazığ’da başladım, Sivas’ta bitirdim. Erkek Öğretmen Okulu’na kaydım yapıldı. İki sene Sivas Öğretmen Okulu’na gittim. Tüm öğrenciler yatılı erkekti, sadece 35 kız gündüzlü olarak okuyorduk. Hapishane, öğretmen okulu ve askeriye Sivas’ın dışındaydı. Ayağımızda çizmelerle yürüyerek gideriz, kirpiklerimiz, saçlarımız buz tutardı. Bizi doğru büyük yemekhaneye alırlar, ocak karşısında eritirler. Ondan sonra derse girerdik. Tam son sınıfa geçtim, iftiharlık bir öğrenciyim, babamın tayini Edirne’ye çıktı.

Sonra?

Edirne Kız Öğretmen Okulu’na başladım. Orası da yatılıydı ama tam anlamıyla bir okuldu, müzik, beden eğitimi hepsi var. Erkek okulundan gelmiş biri olarak yakan top ve voleyboldan başka bir şey bilmiyorum. Beden eğitimi öğretmenimiz Mualla Hanım (Mualla Aruz, Urla Rezidans bağışçısı), “Sevinç, takla at” derdi. Bilmiyorum ki ömrümde takla atmamışım. Fakat derslere çabuk adapte oldum. Sene sonu geldiğinde herkes matematikten, cebirden korkarken ben, beden eğitiminden korkuyordum; fakat Mualla Hanım, beni yanına çağırarak, “Hüsnüniyetine güvenerek sana not veriyorum ve mezun ediyorum” dedi. Böylece mezun oldum. Benden iki yaş küçük erkek kardeşim Hava Harp Okulu’nda, diğeri de ortaokulda okuyordu. Ben de pedagojiyi kazandım, Ankara’ya gideceğim. Ancak babam, “Buraya kadar, artık okumayacaksın ve çalışmayacaksın” dedi. İki hafta, ceviz sandığımız vardı, boykot yapıp sandık üstünde oturdum. Annem araya girdi. Oranın milli eğitim müdürüyle konuşuldu, sonunda Edirne’nin Kırcasalih nahiyesine sınıf öğretmeni olarak tayin oldum. Hemen görev yerime gittim. Bir başöğretmen ile üç kadın öğretmenin görev yaptığı bir okuldu. Başöğretmen kayınpederim, öğretmen hanımlardan biri de sonradan kayınvalidem oldu. İlk öğretmenliğim orada geçti.
 

Sevinç Diriker'in öğretmenlik yıllarından fotoğraflar...

Nasıl bir öğretmendiniz?

İdealist bir öğretmendim, her zaman mesleğimle gurur duydum. Zaten öğretmen ağırlıklı bir aileden geliyorum. Kayınvalidem, kayınpederim, kayınvalidemin kız kardeşi, teyzem öğretmendi. Ben sınıf öğretmeniydim ama öyle yetiştirilmiştik ki, müzikten bedene hepsine egemendik. Bir sene sonra eşimle tanıştım, Gündüz Diriker... Ortaokul Türkçe öğretmeniydi, Beykoz’da çalışıyordu. 1959’da evlendik. İkimizin de tayini Edirne’nin Meriç kazasına çıktı. Bir yıl sonra oğlumuz Murat, Cumhuriyet Bayramı’nda doğdu. Zor yıllardı, sobayla ısınıyor, ateş ütüsüyle kolalı gömlek ütülüyorduk. Rica minnetle ben çalışırken oğluma bakacak bir kadın ayarlayabildik. İkinci oğluma hamileyken tayinimizi İzmit’e istedik ve 1963’te İzmit’e gittik. Aynı yıl, küçük oğlum doğdu. Eşim İzmit Lisesi’nde baş muavin, ben de 28 Haziran İlköğretim Okulu’nda öğretmendim. İki yıl burada görev yaptıktan sonra tayinim Yeni Turan Okulu’na çıktı, iki yıl da burada görev yaptım, ardından da Tuzla’ya tayinimiz çıktı. İzmit’ten Tuzla’ya gittiğimiz zaman çok ağlamıştım, çünkü oturacak ev yoktu. Eşimin görev yaptığı Tuzla Ortaokulu’nun üst katını bölerek, bizim için lojman yapmışlardı. Burada altı sene kaldık. Çok güzel günlerimiz oldu. Büyük oğlum lise çağına gelince İstanbul’a gelmeye karar verdik. Eşim aldığı bir teklifi kabul ederek Fenerbahçe Lisesi’ne baş muavin oldu. Böylelikle 1973’te Kadıköy Göztepe’ye yerleştik, halen de Göztepe’deyiz. Ben de İlhami Ahmed Örnekal İlköğretim Okulu’nda göreve başladım. İlk kez burada birinci sınıftan alıp, mezun edinceye kadar öğrencilerimi okuttum. Yoksa hep ya birinci sınıfları ya da 4 ve 5. sınıfları okuttum. 1979’da emekliliğimi istedim.

Emekliliğinizi istemenizin özel bir nedeni var mı?

1980 İhtilâli öncesiydi. Yürüyüşler, okul baskınları, işgaller, ortam huzursuzdu. Üç erkek, evim, aile büyüklerinin sağlık sorunları ve işim... Öğretmenlik sevgi ve sabır işidir. O dönem kendimi yetersiz hissettim. Öğrencilerimi mezun etmiştim. Arkamda ağlayan, üzülen olmayacaktı. Eşim emekli olduktan sonra 15 yıl da Saint-Joseph Lisesi’nde Türk Müdür olarak görev yaptı, iki torunum da oradan mezun. Çok sevilen bir insandı.

Peki, öğretmenlik sizin için ne ifade ediyor?

Dünyaya yeniden gelsem yine öğretmen olurdum. Eşim için de benim için de hayatın olmazsa olmazı eğitimdi. Hâlâ öğrencilerim ziyaretime gelir. Darüşşafaka’yı da zaten öğretmenlik yıllarımda çok iyi eğitim veren bir okul olarak tanıdım.

Darüşşafaka Rezidansları’nda yaşamaya nasıl karar verdiniz?

90’lı yıllarda Tuzla Öğretmenevi’nin yapımı esnasında Kadıköy’de KASEV’de gönüllü olarak çalışıyordum. KASEV’in yaptığı huzurevi çok hoşuma gitmişti. Özel odalar, yemek salonları... Eşimle birlikte gidip gezmiştik, hatta eşime bir oda almayı önermiştim ama o istememişti. 30 Aralık 2006’da eşimi kaybettim. Benim için büyük bir kayıptı. Onun kaybından sonra huzurevi fikrine daha fazla yoğunlaştım. Oysa bir oğlum aşağı katımda, diğeri birkaç sokak ötemde oturuyordu. Gelinlerim, torunlarım hep yakınımdaydı. Ben evlat, anne, eş, öğretmen, babaanne olarak hep çevremdekiler için yaşadım. Annemin, babamın, kayınvalidemin, kayınpederimin, manevi annem ve eşimin hasta durumlarını yaşadım. Yetiştim, yetişemedim. Sabah ezanıyla banliyö treniyle derse yetiştim. Yaşadığım zorlukları evlatlarım yaşamasın istedim. Öğrencim Dr. Özlem Çolpan sayesinde Darüşşafaka Rezidansları’ndan haberdar oldum ve onunla birlikte gelip gezdim. Fizik Tedavi Merkezi’ne yakın olduğu için de Maltepe Rezidans’ı tercih ettim.

Çocuklarınız nasıl karşıladı?

Çok sevdiğim ve manevi annem olarak kabul ettiğim bir öğretmen ablam vardı, Mihriye Işıklı... Onu da kocamdan birkaç hafta önce kaybettim. Bana bir daire bırakmıştı. Maltepe Rezidans’ta kalmaya karar verdiğimde oğullarımı ve küçük kardeşimi çağırdım. Dedim ki, “Çocuklar, Mihriye Hanım’ın evinde damla alın terimiz yok. Yetimin hakkı, yetime gitsin. O evi Darüşşafaka’ya bağışlıyorum.” Çocuklarım, bu kararımı saygıyla karşıladıklarını söyledi. Ardından dedim ki: “Ben de Darüşşafaka Rezidansları’na yerleşiyorum.” O zaman itiraz ettiler. Bunun üzerine dedim ki; “Sizin pek çok yanlışınız oldu, sizi kırmamak adına babanızla ‘evet’ dedik. Bu, size yanlış gelse dahi benim doğrum” dedim. Bu konuşmadan sonra kimse bir şey demedi. Ancak odamı seçmek için Maltepe Rezidans’a geldiğimde küçük oğlum, benimle geldi ve odaları beraber gezdik. 15 Mart 2007’de torunlarım, çocuklarım ve öğrencilerimin yardımıyla buraya taşındım. 16 Mart’ta da ilk kez günlük tutmaya başladım. Önceleri her gün yazıyordum, şimdi bazen haftalık bazen de aylık yazıyorum.

Peki, 10 yılın ardından Darüşşafaka Rezidansları’ndaki hayatı değerlendirebilir misiniz?

Bizler için ideal bir yer. Benim dilimden, gönlümden anlayan birçok arif yaşıtımla bir aradayım. Geçmişimiz aynı, geleceğimiz, beklentilerimiz aynı... Sıcak bir ilişki içindeyiz. Yaşıtlarımla buluşuyorum, bir sürü problemle mücadele ediyorlar. Hastaneden randevu almak için uğraşıyorlar, yardımcılarıyla uğraşıyorlar. Yalnızlık, teknik eleman arayışı, çarşı, pazar, yemek, temizlik, fatura... Rezidansa her gelişimde bana bunu lütfettiği için Allah’ıma şükrediyor ve odamın anahtarını öpüyorum.

Düşünün ilaçlarım alınıyor, muayenelerim, tahlil ve tetkiklerim muntazam yapılıyor. Hayatımı mutlu, huzurlu geçirmemi sağlayan üç doğru seçim yaptım: İşim, eşim ve Darüşşafaka... Burada personelle çevrili bir sevgi ve saygı çemberi içindeyiz. Darüşşafaka çalışanları iki kutsal görev yapıyor. 153 yıldır vatansever, aydın, Atatürkçü evlatlar yetiştiriyorlar. Yirmi yıldır 500’e yakın bağışçıya huzurlu, güvenli bir yaşam sağlıyorlar. Bu gönül işi, vefa işi, özveri işi... Ben 10 yıldır burada huzurlu, mutlu yaşıyorsam, bunu özveriyle çalışan bu güzel insanlara borçluyum.

Vefatınızdan sonra kadavra olarak bedeninizi bağışlamışsınız. Zor bir karar mıydı?

Hayır, çok kolay... 1972’de ben de kocam da organlarımızı bağışlamıştık. Kocam hastalık döneminde baktım elinde makas ikimizin de bağış kartını kesmiş, çok üzüldüm. Tabii yaş ilerliyor, organ bağışının anlamı kalmayınca öğrenciler için ne yapabilirim diye düşündüm ve kadavra bağışında karar kıldım. Rezidansa yerleştikten sonra kadavra bağışı konusunu araştırmaya başladım, internet üzerinden Marmara Üniversitesi Anatomi Ana Bilim Dalı’na ulaştım. Oraya gittim. İlgilenen doktor beyin adı Ümit’miş. Onunla tanıştık. Tabii, Ümit Bey de asistanlar da şaşırdı. Mutluluk da duydular, buna çok ihtiyaç olduğunu söylediler. Türkiye’de kadavra bulamadıkları için yurt dışından alıyorlarmış. Böylece bağışımı gerçekleştirdim.

Darüşşafaka’daki öğrencileri nasıl buluyorsunuz?

Harikalar. Ehil ellerde yetişiyorlar. Teknoloji, spor, güzel sanatlar, kültür en doğru biçimde öğrencilere veriliyor. Geçmişten bu yana toplumu düşünen, babası ya da annesi hayatta olmayan çocuklarımıza en iyi eğitim olanağını sağlayan, onlara yabancı dil öğreten Darüşşafaka benim için yücelerden yüce bir kurum.

Tüm Haberlere Göz Atın