Melek Gençoğlu: “Bir çocuğun gülümsemesi hayatta her şeye bedeldir”

melek-gencoglu (1)_rsz.jpg
 
Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne, Kuzey Güney, Medcezir gibi son yılların çok sevilen dizilerinin senaristi Melek Gençoğlu, aynı zamanda bir Darüşşafaka bağışçısı… Gençoğlu, “Yapacağım yardımın gittiği yerden emin olduğum, kurum olarak güvendiğim için Darüşşafaka’yı seçtim” diyor.
 
Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne, Kuzey Güney, Medcezir gibi son yılların çok sevilen ve izlenen dizilerinin senaristi Melek Gençoğlu, Darüşşafaka’yı gönülden destekleyen ve çocukları çok seven bir iyilik “meleği”… Darüşşafaka Velilerini Arıyor programı kapsamında Darüşşafaka’da okuyan bir öğrencinin bir yıllık eğitim giderlerini karşılayarak “Veli Bağışçısı” olan Gençoğlu, her fırsatta desteklerini sürdürüyor. Aynı zamanda Darüş-şafaka’nın televizyon dünyasındaki gönüllü elçisi olan Gençoğlu, senaryosunu yazdığı dizilerde Darüşşafaka’nın tanıtımına yer veriyor. Darüşşafaka Giriş Sınavı’nın duyurusunu yapan Gençoğlu sayesinde Darüşşafaka’nın giriş koşullarını taşıyan birçok öğrenciye ve eğitimde fırsat eşitliği misyonuna inanan pek çok insana ulaşıldı. Günümüzde televizyonun gücü düşünüldüğünde bu anlamlı desteği onu bir öğrencinin değil, tüm Darüşşafakalı öğrencilerin velisi yapıyor. Zaten kendisi de “Sanki Darüşşafaka’daki 945 çocuğu gerçekten benimmiş gibi hissediyorum. Bir çocuğun gülümsemesi hayatta her şeye bedeldir” diyor. İstanbul’daki evinde eşi, annesi ve Arife isimli kedisiyle yaşayan Melek Gençoğlu’nu dergimize konuk ettik. İşte sihirli kalemin öyküsü…
 
1959’da Nişantaşı’nda doğan Melek Gençoğlu, Selim Sırrı Tarcan İlkokulu ve Nişantaşı Kız Lisesi’nden sonra 1980 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji ve Etnoloji Bölümü’nden mezun olur. Sosyal psikoloji, umumi ve tecrübi psikoloji alanlarında ek dersler ve pedagoji eğitimi de alan Gençoğlu, psikoloji öğretmeni olarak çalışmak ister ve stajını Nişantaşı Kız Lisesi’nde yapar. Ancak 1980 döneminin karışık ortamında tayinini isteyemez ve bu hayalinden vazgeçmek zorunda kalır. Çalışması gereklidir ve bir okul arkadaşının vasıtasıyla Türk Phillips’in muhasebe departmanında işe başlar. Sekiz sene çalıştığı bu ilk işyeri, ona eşi Aykut Gençoğlu’nu hediye eder. 1981’de hayatlarını birleştirirler. Büyük oğlu Aytuğ’u 1982’de, küçük oğlu Ahmet’i ise 1986’da dünyaya getirir. 1988’de oğullarına bakabilmek için işinden ayrılır ve üç senesini evde geçirir. Edebiyatı ve okumayı çok seven Gençoğlu, evde kaldığı bu süre içinde aslında hep yapmak istediği işi yapmaya, yazmaya başlar. Dizi senaristliğine adım atma öyküsünü Gençoğlu,“İçimde hep yazma isteği vardı. Bir dönem geldi, o birikimimin olduğunu fark ettim. Denemeye başladım. Yazdıklarımı edebiyat öğretmeni olan arkadaşım Gılman Tekin’e gösteriyordum. Onun vasıtasıyla Kandemir Konduk’la tanıştım ve yazar ekibine girdim. Orada cesaretlendim. Senaryo üzerine yoğunlaşınca ve yaptığı işler beğenilince insanın kendine güveni geliyor. O güven de yürütüyor, gidiyor” diye anlatıyor. On bir sene boyunca Mahallenin Muhtarları dizisini yazan altı kişilik ekipte yer alan Gençoğlu, yine Kandemir Konduk’la beraber Ana Kuzusu, İlişkiler ve Koçum Benim dizilerini yazar. Gençoğlu’nun 20 yıl önce çalışmaya başladığı, bu ekipten arkadaşı Ece Yörenç’le yolları bir daha hiç ayrılmaz. Ece Yörenç’le birlikte Ay Yapım’a geçerler ve orada peş peşe Türk televizyon tarihinde yer eden, çok sevilen dizileri yazmaya koyulurlar. Önce Zeynep dizisiyle başlarlar, onu 24 Saat adlı bir polisiye izler.
 
melek-gencoglu (2)_rsz.jpg
 
2006’da Gençoğlu için bambaşka bir yeri olan Yaprak Dökümü gelir. Melek Gençoğlu ve Ece Yörenç sihirli kalemleriyle Reşat Nuri Güntekin’in 1930 yı-lında basılan 134 sayfalık romanını, beş buçuk sene süren ve Türkiye’de milyonları ekran başına toplayan duygu yüklü bir aile hikâyesine dönüştürür: “Yaprak Dökümü’ne biz üç sene hazırlandık. Benim için çok özeldi, seyirci için de öyle oldu. Çünkü o dizi de-ğildi, hayattı. Her satırı ayrı bir hikâyeydi. Beş buçuk sene boyunca her hafta, yazarken ayrı, izlerken ayrı ağladım. Oyuncularla da, hani ‘gerçek bir aile olduk’ denir ya, gerçekten olunmuştu. Öyle ilginç bir işti ki, gençler tarafından da çok sevildi. Benim küçük oğlum mesela hiçbir diziyi izlemezdi ama Çarşamba akşamları eve koşarak gelir, oturur onu izlerdi.”
 
O yıllar, edebiyat eserlerinin dizi uyarlamaları televizyonların reyting rekortmeni olmaya başlar. Yaprak Dökümü’nün başarısının verdiği cesaretle, bu kez sihirli değneklerini Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu adlı romanı-nın üzerine değdirirler. O da çok ses getirir. Dizinin finalinin yayınlandığı akşam Meclis’te mesaiye kalan bazı milletvekillerinin de finali izlediği, meclis çalışmalarının etkilendiği yorumuyla gazetelere haber olur. Daha sonra, Reşat Nuri Güntekin’in bir başka eseri Dudaktan Kalbe’nin dizisini yazarlar. Menekşe ile Halil’i Elif Şafak’la başlayıp sonra kendileri devam ettirirler. Türkan Şoray ve Cihan Ünal’ın rol aldığı komedi Aşk Yeniden’i yazarlar. Ardından kalemleriyle Fatmagül’ün Suçu Ne ve Kuzey Güney dizilerine hayat verirler. Bu sezon Medcezir’le seyirciyle buluşan sihirli kalemler, mart ayında da yine bir uyarlamayla ekranlara gelecek. Nermin Bezmen’in Kurt Seyit ve Şura romanından uyarlanan dizi için Gençoğlu, “Çok ümitliyiz. Belki de Türk televizyonlarının görmediği bir iş olacak” diyor.
 
Dile kolay, tüm bu dizileri hep iki kişi yazmışlar. Ay Yapım’da 10 yıl boyunca iki kişilik dev kadroyla gece gündüz, hafta içi hafta sonu, yaz kış demeden çalışmışlar. Onlar yazmış, Türkiye izlemiş… Sihirli formülleri ise çok iyi arkadaş olmalarında yatıyor: “Ece ile çok iyi anlaşıyoruz. Artık kardeşten öteyiz… Birbirimizin gözünden anlarız ne demek istediğimizi. Biz her hafta oturup birlikte bir sahne akışı çıkartırız, ondan sonra sahneleri yarı yarıya paylaşıp çekiliriz köşemize, oturur yazarız, sonra birleştiririz, okuruz, senaryo çıkar. Doğruyu bulana kadar konuşur, tartışırız. Hayatta en güvendiğim insanlardan biridir, yoksa 20 sene ortaklık zor…”
 
melek-gencoglu_rsz.jpg
 
Çocuklarıyla gurur duyan bir anne…
 
Yoğun iş temposuna rağmen oğulları Aytuğ ve Ahmet’i hiçbir zaman ihmal etmeyen Gençoğlu, “İkisinin de çok başarılı okul hayatları oldu, beni hiç üzmediler. Hep dua ediyorum Allah herkese bu mutluluğu yaşatsın diye” diyor. Oğullarından gururla bahseden Gençoğlu, “Büyük oğlum Aytuğ, Kolombiyalı kimya mühendisi eşi Maria Fernanda Gençoğlu’yla ABD’de yaşıyor. Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi ve İTÜ Kimya Mühendisliği Bölümü’nü bitirdikten sonra yüksek lisansını moleküler biyoloji, genetik ve biyoteknoloji üzerine yaptı. Geçen yıl da doktorasını ABD’de tamamladı. Şimdi Rochester Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Küçük oğlum Ahmet ise eşi Eda Gençoğlu’yla Almanya’da yaşıyor. Galatasaray Lisesi mezunudur ve İTÜ Makina Fakültesi’ni birincilikle bitirdi. Ardından Vancouver’da makina mühendisliği yüksek lisansı yaptı” diye bilgi veriyor.
 
“Bakmakla yetinmeyip, görüyorum”
 
Her hafta sayfalar dolusu insan hikâyeleri yazabilen Gençoğlu, çok iyi gözlem yaptığını, çevresine bakmakla yetinmeyip “gördüğünü”, insanları dinlediğini vurguluyor: “Bu belki de başka bir gözle bakmak olabilir. Mesela; yolda yürürken başkalarının şöyle bir göz atıp geçtiği şeyleri görüyorum. Elimde olmadan dinliyorum insanları. Örneğin; bir restoranda oturuyoruz, benim bütün dikkatim arkamdaki masada konuşulanlara kayabiliyor ve ben onların hikâyelerini çözebiliyorum.” İnsanların severek yaptıkları işlerin belirtilerinin çocukluklarında saklı olduğu söylenir. Güçlü bir taklit yeteneği olduğunu itiraf eden Gençoğlu, “Hatırlıyorum, küçükken haftada iki, üç sinemaya giderdik. Ben eve geldikten sonra bir köşeye çekilip o filmin bütün karakterlerine bürünerek kendi kendime yeniden oynardım. Belki yönlendirilseydim çok iyi bir tiyatrocu olabilirdim” diyor.
 
Son yılların ses getiren dizilerinin senaristi Gençoğlu, Türkiye’de insanların daha çok neyi izlemeyi sevdiği, bu işin bir formülü olup olmadığı sorusuna şu yanıtı veriyor: “Aslında seyircinin beğenisi hiç belli olmuyor, mesela çok iyi diziler yayından kalkabiliyor. Bunun aslında bir formülü yok. Bununla birlikte çatışmayı görmek istiyorlar, entrikaya çok meraklılar. Belki de kendilerini daha iyi hissediyorlar o zaman. İyi ki bu benim başıma gelmedi diye rahatlıyorlar. Kimisi gülmek istiyor. Daha çok kolay anlayacakları şeyleri istiyorlar.Televizyonun karşısında kendilerinden bir şey bulabilmeleri önemli. Mesela ‘bu aynı bizim Emine Hanım’, ya da ‘aynısı benim başıma geldi’ gibi... Tanıdıkları insanları görmek istiyorlar. Ama böyle bir özleme durumu da var. Genel olarak resme çok önem verdiklerini biliyorum. Çok güzel mekânlar, güzel kıyafetler görmek istiyorlar. Belki de o hayal dünyası iyi geliyor, yorgunluklarını alıyor. O bakımdan da son zamanlarda diziler açısından çıta çok yükseldi.”
 
Reyting yarışının müthiş bir yarış olduğunu söyleyen Gençoğlu, bir romanın dizi uyarlamasında neden romana birebir bağlı kalınmadığını ise şöyle açıklıyor: “Dizilerin ayrı bir matematiği var. Diziler bugün 90 dakika, bir bölüm senaryosu 120 sayfa yazılıyor. Seyirciyi televizyonun karşısında tutabilmek için araya bazı başka çatış-malar koymak, onu açmak zorundayız. Yaprak Dökümü’nde Ferhunde dizinin en önemli karakteriydi, kitapta birkaç satır geçer. Dizi yaparken o karaktere bir can vermek lazım. Her karakteri seyircinin izleyebileceği, seveceği, kendiyle özdeşleştireceği biri haline getirmek için onların hayatlarına girmek zorundayız. Öyle olduğu zaman da genişliyor.” 1900’lerin ilk yarısında yazılmış romanları teknolojik ve sosyal açıdan çok farklılıkları bulunan günümüze uyarlarken zorlanıp zorlanmadıkları sorusuna ise Gençoğlu, “Günümüze uyarlarken daha da değişiyor olaylar. Çünkü günümüzde en basitinden cep telefonu diye bir olay var. Eskiden kavuşamayan aşıklar, haberleşemeyen insanlar, iletişimsizlik yüzünden kopan hayatlar var. Ama şimdi bir cep telefonu var ki her şeyi bozuyor. O romanlar şimdi yazılsa bambaşka yazılırdı” diyor.
 
2010’da Aşk-ı Memnu ile İsmail Cem Televizyon Ödülleri’nde en iyi uyarlama senaryo ödülünün sahibi olan Melek Gençoğlu ve Ece Yörenç ortaklıklarının 20. yılında da Altın Kelebek’i kucaklıyor. İkili geçen sene 40.’sı düzenlenen Altın Kelebek Ödülleri’nde Kuzey Güney dizisiyle en iyi senaryo dalında ödüle layık görülüyor. Mahallenin Muhtarları’nı yazarken de ekip olarak en iyi senaryo dalında Altın Kelebek aldıkları bilgisini paylaşan Gençoğlu, “Ece de bir gazeteye verdiği röportajında bunu söyledi, 26. Altın Kelebek Ödül Töreni’nde Kandemir Konduk ödülü alırken isimlerimizi söylemiş ve ‘bu kızların isimlerini unutmayın’ demişti” diyor.
 
melek-gencoglu (5)_rsz.jpg
 
“Hayata karışmak istiyorum”
 
Yirmi senedir çok yoğun bir tempoda çalışan Melek Gençoğlu, yakın zamanda geçirdiği bir rahatsızlığın da etkisiyle iş hayatına bir süreliğine ara verme kararı alıyor. “Mutluluk eşittir sağlık, bundan sonra sağlıklı olayım yeter” diyen Gençoğlu, eski yoğunluğunu şöyle anlatıyor: “Biraz da hayata karışmak istedim artık. Mesela hava güzel oluyor, cumartesi ya da pazar, insanları düşünüyoyorum, kimileri Boğaz’da geziyor, kimileri sinemaya gidiyor. Bense bilgisayarın başından kalkamıyorum, saatler yetmiyor.” “İstanbul gibi bir yer yok” diyen Gençoğlu, “Ben bunu Yaprak Dökümü’nde Şevket’in bir diyaloğuna da yazmıştım. Bütün kalabalığına, trafiğine, keşmekeşine rağmen, vapura binip de dışarı-da oturduğu zaman insan, şehir kendini affettiriyor” diye ekliyor. Huzur bulmak ve dinlenmek için Eyüp Sultan’a ve Pierre Loti’ye gittiğini söylüyor. Bunca betonlaşmaya, yeşil alanların tahribatına rağmen “Yine insan seveceği bir yer buluyor, bitmiyor şehir” yorumunu yapıyor. “Çok büyük isteklerim yok, Kapalıçarşı’ya, sinemaya, Mısır Çarşısı’na gitmek, açık havada yürümek istiyorum. Çocuklarımı çok özlüyorum, arada sırada onlara gitmek istiyorum. Hayata karışmak istiyorum. Mesela geçenlerde olta aldım, balık tuttum. Bilmiyorum balık tutmasını ama denemek için ilk attım, üç tane balık geldi” diye hayata ve yaşadığı bu büyülü kente özlemini anlatıyor. Yazmaktan kopamayacağını da belirten Gençoğlu, “Belki bir film ya da kitap olabilir. Kendi kendime, kendi tayin edeceğim çalışma saatlerinde yazmak isterim. Belki sonra yorulmak isterim yine. Çalışırsam da yine Ay Yapım’la çalışırım” diyor.
 
“Darüşşafaka’dan çok eminim”
 
Darüşşafaka’yı küçüklüğünden beri bildiğini söyleyen Gençoğlu, maalesef ki hiç tanışma şansını yakalayamadığı amcasının bir Darüşşafakalı olduğu bilgisini paylaşıyor. Gençoğlu, “Yapaca-ğım yardımın gittiği yerden emin olduğum, kurum olarak güvendiğim için Darüşşafaka’yı seçtim” diyor ve ekliyor: “Ben, elimden geldiği kadar çocuklarımın en iyi imkânlarda okumasını istedim ve hiçbir şeylerini eksik etmedim. Oysa o imkânlardan mahrum bir sürü çocuk var ülkemizde… İşte Darüşşafaka, o çocuklara bu imkânları sağlıyor. Beni en çok etkileyen ne olmuştu biliyor musunuz? Mardin’in Bilge Köyü’ndeki düğün katliamında babasız kalan kız çocuklarına Darüşşafaka’nın sahip çıktığını bir gazete haberinde okudum ve ondan sonra Darüşşafaka’ya düzenli bağış yapmaya başladım” diyor. Çocukları mutlu etmenin kendisini de mutlu ettiğini belirten ve Darüşşafaka’yı hiç yalnız bırakmayan Gençoğlu, “Bir şeyler yapmak lazım, keşke herkes yapsa. Elimden geldiği kadar her türlü yardıma hazırım” diye duygularını dile getiriyor.
 
“Darüşşafaka’daki 945 çocuğu benimmiş gibi hissediyorum”
 
“Ben Darüşşafaka’ya canı gönülden bağlıyım. Sanki Darüşşafaka’daki 945 çocuk gerçekten benimmiş gibi hissediyorum, çünkü hepsi bu vatanın çocukları… Bir çocuğun gülümsemesi hayatta her şeye bedeldir” diyor ve onları gülümsetiyor. “İyi eğitim alsınlar. Vatanlarına, değerlerine bağlı olsunlar. Büyük oğlum ABD’ye ilk gittiği sene Cumhuriyet Bayramı’nda Hürriyet New York Gazetesi’nde bir haber çıktı: ‘Aytuğ Gençoğlu, 29 Ekim’de Amerikalılara Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i anlattı’ diye… Arkasında koskoca bir Türk bayrağı, öbür tarafında kocaman bir Atatürk fotoğrafı ve oğlum kürsüde... İşte o an benim için çok önemliydi, ‘Emekler boşa gitmedi’ dedim. İçim çok rahat, ben öğrettim çocuklarıma… Sizler de öğreteceksiniz mutlaka, biliyorum ve bizim 945 çocuğumuz da onu biliyor, çok iyi biliyorum. O iç rahatlığı içindeyim” diyerek sözlerini noktalıyor.
 
Tüm Haberlere Göz Atın