Nimet-Tayfur Sanlıman

Nimet-Tayfur Sanlıman

"Darüşşafaka bir tebessüm"

Ülkemizin önde gelen kitre bebek sanatçılarından Nimet Sanlıman ve eşi usta ressam Tayfur Sanlıman, haziran ayından bu yana Urla Rezidans’ta mutlu bir yaşam sürüyor. Tayfur Bey, “Darüşşafaka eşittir, tebessüm. Bu gerçeğe dayalı bir şey… Şuraya adımımı attığım andan itibaren tebessümden başka bir şey görmedim ben” diyor. Bu değerli sanatçıları yakından tanımaya ne dersiniz?

Küçüklüğünden beri bebeklere çok düşkün olduğunu söyleyen Nimet Sanlıman, Türkiye’nin önde gelen kitre bebek sanatçılarından biri… Malatya’da doğan Nimet Hanım, 1947’de Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun olduktan sonra Türkiye’nin ilk kadın sanatçılarından, kitre bebeklerin yaratıcısı Zehra Müfit Saner’den hobi olarak ders almaya başlıyor. Daha sonra yıllar içinde kendisi de bu sanatın ustalarından biri haline geliyor. Öyle ki, Zehra Müfit Hanım vefatından önce “Nimet, elimi sana veriyorum, bu işi benden sonra sen götüreceksin” demiş. İş yaşamını Nimet Hanım’dan dinleyelim: “Meslek hayatım sanata yönelik oldu. Hobi olarak başladığım bu uğraşı meslek hayatımın içine sokmuş oldum. Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde ‘Elif Bebek’ isimli bir atölyem vardı. Burayı 1960’ta açtım ve 20 yıl çalıştım. Değişik yerlere yaptığımız bebekleri yolladık, turizme dönük bir çalışma oldu.” Kitre ve pamuk ya da mısır kabuğu kullanarak yaptığı, tamamen el yapımı olan bebeklerinin arasında balıkçı, asker, kör dilenci ve torunu, ayakkabı tamircisi, bileyici, fotoğrafçı, boyacı, yufka açan gelin, sokak çalgıcıları gibi çeşitli kesim ve meslek gruplarından karakterler yer alıyor.

Nimet Hanım, ince ince uğraşarak yaptığı, gerçeklerinin birebir minyatür kopyaları olan bebeklerini yapabilmek için terzilik, kuyumculuk, ayakkabıcılık gibi farklı zanaatleri de bilmek gerektiğini söylüyor.

İlk kişisel sergisini 1955’te Beyoğlu’nda açmış. Bu İstanbul’da açılan ilk kitre bebek sergisiymiş. Yaşamı boyunca Türkiye’nin farklı yerlerinde sergiler açarak eserlerini ve birikimini paylaşan Nimet Hanım’ın “Ayakkabı Tamircisi” adlı eseri, Bozcaada Yerel Tarih Müzesi’nde sergileniyor. Dönen Dervişler ile Sema kompozisyonu da Konya Mevlana Müzesi’nde yaklaşık 10 yıl sergilenmiş. Bu kompozisyonun biraz küçüğü ise halen Almanya’daki Marburg Dinler Müzesi’nde...

Sürekli eğitim almaya ve kendini geliştirmeye devam eden Nimet Hanım, “Topkapı Sarayı’nda Ordinaryüs Prof. Dr. Süheyl Ünver’den tezhip ve minyatür dersi aldım. Uzun süre orada çalıştım. Süheyl Bey’in öğretileri çok etkiliydi” diyor.

Bir yandan da sosyal amaçlı faaliyetlerde bulunduğunu belirten Nimet Hanım, “Amacı kadının statüsünü yükseltmek olan Türkiye Soroptimist İş ve Meslek Kadınları Derneği’nde 60 sene süren bir çalışmam oldu. Türkiye Federasyon Başkanlığı görevini üstlendim, Milli Delegelik yaptım. Bir yandan da çocuklarımla ilgilendim” diye hayatını özetliyor.

“RESİM ÖĞRENMENİN UCU BUCAĞI VE SONU YOKTUR”

1930 yılında Adana’da doğan ressam Tayfur Sanlıman, resim sanatına gönül verme öyküsünü şöyle anlatıyor: “Resim sevgisiyle ilkokulda tanıştım. Ortaokulda Akademili hocam Latif Ariş tarafından yönlendirildim. 1951 yılında yüksekokulu okumak için İstanbul’a gelişimden itibaren bir ufuk açılması oldu. Çeşitli dünyaları tanımış oldum. Bunun sonunda bir eğitim araştırması diyebileceğimiz durağan bir döneme girdik. O durağan dönemden kurtulduğumuz zaman sene 1955’ti. O yıl Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim. Halil Dikmen ve Zeki Faik İzer atölyelerinde beş yıl çalıştım ve pekiyi dereceyle diploma aldım. 1955’te artık resmin bizim için bırakılmayacak bir şey olduğu, daha da önemsenmesi gerektiği fikri doğunca bu defa hayat akımımızı resimden yana çevirdik ve resim öğrenmeye başladık. Resim öğrenmenin ucu bucağı ve sonu yoktur. Biz de hala o tahsil içindeyiz ve resim öğrenmeye gayret ediyoruz” diyor. 1992’de Asmalımescit’te kendi atölyesini kuran Tayfur Bey, 2001’de Bozcaada’ya taşınana kadar burada aralıksız çalışmış. Bugüne kadar 30 kişisel sergi gerçekleştirmiş. Atatürk Kültür Merkezi Sergi Salonu’nda “İsimsiz Resimlerle 50 Yıl” başlığı altında retrospektif sergisi açılmış. Kendi deyişiyle “insan-doğa ilişkisini doğadan yana çıkarak irdeliyor ve dünyalıların bu gidişle varacağı sonu resim diliyle anlatmaya çalışıyor.” Tayfur Sanlıman, 2013 yılında Arkeoege Yayınları’ndan çıkan “Yol Boyunca” isimli kitabında hayatını anlatmış.

Güzel Sanatlar Akademisi’nde tanışan çiftin tanışma öyküsünü Tayfur Bey şöyle anlatıyor: “Onu da hayatımızdaki her şeyi yaptığı gibi resim yaptı. Bunu hayatımı yazdığım kitapta kader ismi altında anlattım. Üzerinde durulması gereken güzel bir hikaye... Şimdi içinden ufak bir anekdot aktarayım: Nimet Hanım, yapıtlarının ortaya çıkması için gerekli olduğundan ötürü heykel, bilhassa büst çalışmak istemiş. Bu vesileyle Akademili arkadaşları ona konuk öğrenci olarak Akademi’ye gelmesini ve derslere girmesini tavsiye etmişler. Biz hayat yolunda öyle enteresan bir dönemeçte karşılaştık ki… Ben mektepte yaşça emsallerimden büyüktüm. Bir sürü ha yat macerası geçirmişiz mektebe gelmişiz. Rahmetli hocam Zeki Faik İzer, bilgi donanımımızın çok zengin olmasını isteyen kıymetli bir hocaydı, ruhu şad olsun, bir gün birinden bahsediyor. Bahsettiği kişi bir ressam tabii… Ardını bir soruyla bağladı, ‘Bilin bakalım kimdir bu’ deyince ben önümdeki küçük kızın kulağına, ‘Tchaikovsky’dir’ dedim. O da tabii benden lafı kapınca hemen parmak kaldırdı, ‘Hocam, Tchaikovsky’ dedi. Hoca durdu, ‘Biz resim dersi yapıyorduk, Tchaikovsky ile ne alakamız var’ diye. Baktı ki kızcağızın arkasında da ben varım, bu muziplik mutlaka Tayfur Bey’den çıkmıştır, ‘O zaman lütfen gitsin kütüphaneye, bize oradan 2 cilt Tchaikovsky getirsin, biz de Tchaikovsky’nin kim olduğunu burada öğrenelim taze taze’ dedi. Ben Tchaikovsky almaya aşağıya indim ve işte orada Nimet’e rastladım. Tchaikovsky nere, Akademi nere, Tayfur nere, Nimet nere… Yani böyle bir kaderin güzelliği vardı. Böylece tanıştık. Arkadaşlığımız devam etti. Bir daha hayatımdan çıkmadı. Nimet, çok sevilen bir kızdı. Herkes onu hem sever hem saygı duyardı. Bambaşka bir insan o…”

Nimet Hanım da, “1960 senesinde bana hayat boyu en olumlu desteği veren eşim ressam Tayfur Sanlıman ile evlendim” diyor.

“RUHEN İKNA OLDUM Kİ, BİZ BU MÜESSESEYE KENDİMİZİ EMANET EDEBİLİRİZ”

2001 yılından itibaren Bozcaada’da yaşayan, oradaki atölye evlerinde çalışan, sergiler açan ve meraklı olanlara bildiklerini öğreten Sanlıman çifti, 2016’nın haziran ayında Darüşşafaka Urla Rezidans’a yerleşmeye karar veriyor. Rezidansta son derece memnun olduklarını ifade eden Tayfur Sanlıman, karar verme süreçlerini şöyle anlatıyor: “Biz yaşlanınca ne olacağız? Ne yapacağız? Bu beni enikonu düşündürmüştü. Bu fikrin etrafında kendi kendime zannediyorum ki, oldukça liberal ve natürel kararlar aldım. Ve kendi kendime, evlatlarımdan hiçbirine muhtaç olmamaya karar verdim. Burada muhtaç sözcüğünü tabii ki en asil anlamında kullanıyorum. Bunu eşime açtım. Bu konuyu zihnime koyup düşünce alanıma almamdan itibaren başladım Darüşşafaka Rezidansları hakkında broşürler, yayınlar, haberler toplamaya ve bir dosya hazırlamaya. Üç senelik bir dosyadır bu. En sonunda internetten de baktırdım ve ruhen ikna oldum ki, biz bu müesseseye kendimizi emanet edebiliriz. Ama neresine? Ona da eşim karar versin dedim. Böylece eşim oğlumla birlikte geldi, ön araştırmaları yaptı. Urla Rezidans Tanıtım Yetkilisi Sibel Öğretir onları gezdirdi. Sibel Hanım’a tekrar teşekkür etmek isterim. Klasik ailelerde baba kollar, ama şimdi biz artık öyle ellerdeyiz ki, bizi artık onlar kolluyor. Her şeyimizden onlar mesul. Eksik olmasınlar.”

Nimet Hanım da, “Daha evvel de bakanlarımız vardı ama artık sağlık yönünden güvendiğimiz bir yerde olmamız gerektiğine inandık ve buraya geldik. Darüşşafaka’ya destek verecek olmamız da kararımızda etkiliydi” diye görüş bildiriyor.

Rezidanstaki yaşamı sevdiğini ifade eden Nimet Hanım, “Buradaki görevlileri çok seviyorum, hepsi görevlerini çok iyi yapıyorlar. Sabahları dışarıda yürüyüş yapıyorum, sonra kahvaltımız var güzel restoranımızda. Daha sonra jimnastik öğretmeniyle egzersiz yapıyorum. 30 seneden beri yoga yaparım” diye anlatıyor.

“DARÜŞŞAFAKALI ÇOCUĞUN YÜZÜNDEKİ ONURDA, DARÜŞŞAFAKA’NIN EMEĞiNi GÖRÜYORUM”

Darüşşafaka için “ana baba yoksunluğunun hüznünü onura dönüştüren bir müessese” diyen Tayfur Bey, “Ben Darüşşafakalı çocukta ne görüyorum? Yüzündeki onurda, Darüşşafaka’nın emeğini görüyorum. Yıllarını harcamış Darüşşafaka. Onu ana baba öksüzlüğü hüznüyle büyütmemiş, yüzü gülüyor. İşte eseri bu... Acaba birer bireyi olduğumuz şu müesseseye daha nasıl faydalı olabiliriz? Bir faaliyetimiz, güzelliğimiz olsun. Öyle değil mi? İnsan istifade ettiği yere karşılık vermeli” diyor.

Tayfur Bey, Darüşşafaka’yı tek bir sözcükle nasıl ifade edebileceğini düşünmüş ve karar vermiş: “Tebessüm”… Sebebini ise şöyle anlatıyor: “Darüşşafaka eşittir, tebessüm. Bu gerçeğe dayalı bir şey… Şuraya adımımı attığım andan itibaren tebessümden başka bir şey görmedim ben… Tebessüm, iyi niyet, ‘olur efendim’, ‘hemen şimdi değiştiririm’, ‘hiç merak etmeyin yenisi gelir’… Darüşşafaka bir tebessüm, o kadar, daha başka bir şey yok. Tebessümü çizgiyle de kelimeyle de ifade edebilirsin. Kafam hep bunlarla uğraşır. Bunlara kafa yorarım.” O tebessümün resmini yapabileceğini de müjdeleyerek söyleşimizi noktalıyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Sevinç Diriker

Sevinç Diriker

"Odamın anahtarını öpüyorum"

Yaklaşık 10 yıldır yaşamını Maltepe Rezidans’ta sürdüren emekli öğretmen Sevinç Diriker, duygularını şöyle ifade ediyor: “Yaşıtlarımla buluşuyorum, bir sürü problemle mücadele ediyorlar. Hastaneden randevu almak için uğraşıyorlar, yardımcılarıyla uğraşıyorlar. Yalnızlık, teknik eleman arayışı, çarşı, pazar, yemek, temizlik, fatura... Rezidansa her gelişimde bana bunu lütfettiği için Allah’ıma şükrediyor ve odamın anahtarını öpüyorum.”

Maltepe Rezidans bağışçısı, emekli öğretmen Sevinç Diriker’le, Maltepe Rezidans’taki dairesinde bir araya geldik ve geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa çıktık.

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?

Memur kızıyım. Ben doğduğum zaman babam mal müdürüymüş. Ankara’da oturuyormuşuz. Ardından varidat müdürü -bugünkü anlamıyla gelir müdürü- olarak tayini Afyon’a çıkıyor. Oradan da İzmir’e... İzmir’de yaşarken İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı... Sirenlerin sesini ve annemin telaşla kara perdelerini çekişini hatırlıyorum. Sonra Elazığ’a tayinimiz çıktı. O zamanın adıyla Elaziz’e...

Yıl kaçtı?

1945... İlkokula orada başladım, Bahçeli evlerde yaşıyorduk, bütün hayat sokakta geçiyordu. Çok güzel arkadaşlıklarımız vardı. Memur olduğumuz için bize gurbetçi gözüyle bakılıyordu. İlginç anılarım vardır, Elazığ yıllarına dair... Örneğin; bir gün annem, ben ve benden iki yaş küçük erkek kardeşim sokakta yürürken, çocuklar arkamızda “tango tango piyango” diye tempo tutmuştu. Çünkü annem tayyör giyer, şapka takardı, kardeşimle beni de çok özenli giydirirdi. O yılların Elazığ’ına göre fazla Avrupai kalmıştık. O gün annem, babama pardösü edinmek istediğini söyledi ve annem pardösü giyindi. Çok sevildik, sayıldık. Öğretmenlik mesleğini seçmemin nedeni de yine Elazığ’da yaşadığım bir olaydır. O yıllar Elazığ’da bir Enstitü Müdiresi vardı. Adı Sabiha Avar... Daha sonraki yıllarda Hayat mecmuasında çıkan yazılarını da okudum. Bir gün Sahiba Hanım, at üzerinde ayağında çizmeler, üzerinde siyah bir elbise, başında hafif türbanımsı bir örtüyle bizim mahalleden geçti. Herkes çıktı, alkışlar içinde gönderdiler. Annem soruşturunca Sabiha Avar’ın köylere gidip kız öğrencileri alıp okuttuğunu öğrendik. O zaman ben de tutturdum, “öğretmen olacağım, köylere gideceğim, kızları okutacağım” diye... Orta son sınıftayken bu kez babamın tayini Sivas’a çıktı.

Ortaokulu Sivas’ta mı bitirdiniz?

Evet. Ortaokul son sınıfa Elazığ’da başladım, Sivas’ta bitirdim. Erkek Öğretmen Okulu’na kaydım yapıldı. İki sene Sivas Öğretmen Okulu’na gittim. Tüm öğrenciler yatılı erkekti, sadece 35 kız gündüzlü olarak okuyorduk. Hapishane, öğretmen okulu ve askeriye Sivas’ın dışındaydı. Ayağımızda çizmelerle yürüyerek gideriz, kirpiklerimiz, saçlarımız buz tutardı. Bizi doğru büyük yemekhaneye alırlar, ocak karşısında eritirler. Ondan sonra derse girerdik. Tam son sınıfa geçtim, iftiharlık bir öğrenciyim, babamın tayini Edirne’ye çıktı.

Sonra?

Edirne Kız Öğretmen Okulu’na başladım. Orası da yatılıydı ama tam anlamıyla bir okuldu, müzik, beden eğitimi hepsi var. Erkek okulundan gelmiş biri olarak yakan top ve voleyboldan başka bir şey bilmiyorum. Beden eğitimi öğretmenimiz Mualla Hanım (Mualla Aruz, Urla Rezidans bağışçısı), “Sevinç, takla at” derdi. Bilmiyorum ki ömrümde takla atmamışım. Fakat derslere çabuk adapte oldum. Sene sonu geldiğinde herkes matematikten, cebirden korkarken ben, beden eğitiminden korkuyordum; fakat Mualla Hanım, beni yanına çağırarak, “Hüsnüniyetine güvenerek sana not veriyorum ve mezun ediyorum” dedi. Böylece mezun oldum. Benden iki yaş küçük erkek kardeşim Hava Harp Okulu’nda, diğeri de ortaokulda okuyordu. Ben de pedagojiyi kazandım, Ankara’ya gideceğim. Ancak babam, “Buraya kadar, artık okumayacaksın ve çalışmayacaksın” dedi. İki hafta, ceviz sandığımız vardı, boykot yapıp sandık üstünde oturdum. Annem araya girdi. Oranın milli eğitim müdürüyle konuşuldu, sonunda Edirne’nin Kırcasalih nahiyesine sınıf öğretmeni olarak tayin oldum. Hemen görev yerime gittim. Bir başöğretmen ile üç kadın öğretmenin görev yaptığı bir okuldu. Başöğretmen kayınpederim, öğretmen hanımlardan biri de sonradan kayınvalidem oldu. İlk öğretmenliğim orada geçti.

Nasıl bir öğretmendiniz?

İdealist bir öğretmendim, her zaman mesleğimle gurur duydum. Zaten öğretmen ağırlıklı bir aileden geliyorum. Kayınvalidem, kayınpederim, kayınvalidemin kız kardeşi, teyzem öğretmendi. Ben sınıf öğretmeniydim ama öyle yetiştirilmiştik ki, müzikten bedene hepsine egemendik. Bir sene sonra eşimle tanıştım, Gündüz Diriker... Ortaokul Türkçe öğretmeniydi, Beykoz’da çalışıyordu. 1959’da evlendik. İkimizin de tayini Edirne’nin Meriç kazasına çıktı. Bir yıl sonra oğlumuz Murat, Cumhuriyet Bayramı’nda doğdu. Zor yıllardı, sobayla ısınıyor, ateş ütüsüyle kolalı gömlek ütülüyorduk. Rica minnetle ben çalışırken oğluma bakacak bir kadın ayarlayabildik. İkinci oğluma hamileyken tayinimizi İzmit’e istedik ve 1963’te İzmit’e gittik. Aynı yıl, küçük oğlum doğdu. Eşim İzmit Lisesi’nde baş muavin, ben de 28 Haziran İlköğretim Okulu’nda öğretmendim. İki yıl burada görev yaptıktan sonra tayinim Yeni Turan Okulu’na çıktı, iki yıl da burada görev yaptım, ardından da Tuzla’ya tayinimiz çıktı. İzmit’ten Tuzla’ya gittiğimiz zaman çok ağlamıştım, çünkü oturacak ev yoktu. Eşimin görev yaptığı Tuzla Ortaokulu’nun üst katını bölerek, bizim için lojman yapmışlardı. Burada altı sene kaldık. Çok güzel günlerimiz oldu. Büyük oğlum lise çağına gelince İstanbul’a gelmeye karar verdik. Eşim aldığı bir teklifi kabul ederek Fenerbahçe Lisesi’ne baş muavin oldu. Böylelikle 1973’te Kadıköy Göztepe’ye yerleştik, halen de Göztepe’deyiz. Ben de İlhami Ahmed Örnekal İlköğretim Okulu’nda göreve başladım. İlk kez burada birinci sınıftan alıp, mezun edinceye kadar öğrencilerimi okuttum. Yoksa hep ya birinci sınıfları ya da 4 ve 5. sınıfları okuttum. 1979’da emekliliğimi istedim.

Emekliliğinizi istemenizin özel bir nedeni var mı?

1980 İhtilâli öncesiydi. Yürüyüşler, okul baskınları, işgaller, ortam huzursuzdu. Üç erkek, evim, aile büyüklerinin sağlık sorunları ve işim... Öğretmenlik sevgi ve sabır işidir. O dönem kendimi yetersiz hissettim. Öğrencilerimi mezun etmiştim. Arkamda ağlayan, üzülen olmayacaktı. Eşim emekli olduktan sonra 15 yıl da Saint-Joseph Lisesi’nde Türk Müdür olarak görev yaptı, iki torunum da oradan mezun. Çok sevilen bir insandı.

Peki, öğretmenlik sizin için ne ifade ediyor?

Dünyaya yeniden gelsem yine öğretmen olurdum. Eşim için de benim için de hayatın olmazsa olmazı eğitimdi. Hâlâ öğrencilerim ziyaretime gelir. Darüşşafaka’yı da zaten öğretmenlik yıllarımda çok iyi eğitim veren bir okul olarak tanıdım.

Darüşşafaka Rezidansları’nda yaşamaya nasıl karar verdiniz?

90’lı yıllarda Tuzla Öğretmenevi’nin yapımı esnasında Kadıköy’de KASEV’de gönüllü olarak çalışıyordum. KASEV’in yaptığı huzurevi çok hoşuma gitmişti. Özel odalar, yemek salonları... Eşimle birlikte gidip gezmiştik, hatta eşime bir oda almayı önermiştim ama o istememişti. 30 Aralık 2006’da eşimi kaybettim. Benim için büyük bir kayıptı. Onun kaybından sonra huzurevi fikrine daha fazla yoğunlaştım. Oysa bir oğlum aşağı katımda, diğeri birkaç sokak ötemde oturuyordu. Gelinlerim, torunlarım hep yakınımdaydı. Ben evlat, anne, eş, öğretmen, babaanne olarak hep çevremdekiler için yaşadım. Annemin, babamın, kayınvalidemin, kayınpederimin, manevi annem ve eşimin hasta durumlarını yaşadım. Yetiştim, yetişemedim. Sabah ezanıyla banliyö treniyle derse yetiştim. Yaşadığım zorlukları evlatlarım yaşamasın istedim. Öğrencim Dr. Özlem Çolpan sayesinde Darüşşafaka Rezidansları’ndan haberdar oldum ve onunla birlikte gelip gezdim. Fizik Tedavi Merkezi’ne yakın olduğu için de Maltepe Rezidans’ı tercih ettim.

Çocuklarınız nasıl karşıladı?

Çok sevdiğim ve manevi annem olarak kabul ettiğim bir öğretmen ablam vardı, Mihriye Işıklı... Onu da kocamdan birkaç hafta önce kaybettim. Bana bir daire bırakmıştı. Maltepe Rezidans’ta kalmaya karar verdiğimde oğullarımı ve küçük kardeşimi çağırdım. Dedim ki, “Çocuklar, Mihriye Hanım’ın evinde damla alın terimiz yok. Yetimin hakkı, yetime gitsin. O evi Darüşşafaka’ya bağışlıyorum.” Çocuklarım, bu kararımı saygıyla karşıladıklarını söyledi. Ardından dedim ki: “Ben de Darüşşafaka Rezidansları’na yerleşiyorum.” O zaman itiraz ettiler. Bunun üzerine dedim ki; “Sizin pek çok yanlışınız oldu, sizi kırmamak adına babanızla ‘evet’ dedik. Bu, size yanlış gelse dahi benim doğrum” dedim. Bu konuşmadan sonra kimse bir şey demedi. Ancak odamı seçmek için Maltepe Rezidans’a geldiğimde küçük oğlum, benimle geldi ve odaları beraber gezdik. 15 Mart 2007’de torunlarım, çocuklarım ve öğrencilerimin yardımıyla buraya taşındım. 16 Mart’ta da ilk kez günlük tutmaya başladım. Önceleri her gün yazıyordum, şimdi bazen haftalık bazen de aylık yazıyorum.

Peki, 10 yılın ardından Darüşşafaka Rezidansları’ndaki hayatı değerlendirebilir misiniz?

Bizler için ideal bir yer. Benim dilimden, gönlümden anlayan birçok arif yaşıtımla bir aradayım. Geçmişimiz aynı, geleceğimiz, beklentilerimiz aynı... Sıcak bir ilişki içindeyiz. Yaşıtlarımla buluşuyorum, bir sürü problemle mücadele ediyorlar. Hastaneden randevu almak için uğraşıyorlar, yardımcılarıyla uğraşıyorlar. Yalnızlık, teknik eleman arayışı, çarşı, pazar, yemek, temizlik, fatura... Rezidansa her gelişimde bana bunu lütfettiği için Allah’ıma şükrediyor ve odamın anahtarını öpüyorum.

Düşünün ilaçlarım alınıyor, muayenelerim, tahlil ve tetkiklerim muntazam yapılıyor. Hayatımı mutlu, huzurlu geçirmemi sağlayan üç doğru seçim yaptım: İşim, eşim ve Darüşşafaka... Burada personelle çevrili bir sevgi ve saygı çemberi içindeyiz. Darüşşafaka çalışanları iki kutsal görev yapıyor. 153 yıldır vatansever, aydın, Atatürkçü evlatlar yetiştiriyorlar. Yirmi yıldır 500’e yakın bağışçıya huzurlu, güvenli bir yaşam sağlıyorlar. Bu gönül işi, vefa işi, özveri işi... Ben 10 yıldır burada huzurlu, mutlu yaşıyorsam, bunu özveriyle çalışan bu güzel insanlara borçluyum.

Vefatınızdan sonra kadavra olarak bedeninizi bağışlamışsınız. Zor bir karar mıydı?

Hayır, çok kolay... 1972’de ben de kocam da organlarımızı bağışlamıştık. Kocam hastalık döneminde baktım elinde makas ikimizin de bağış kartını kesmiş, çok üzüldüm. Tabii yaş ilerliyor, organ bağışının anlamı kalmayınca öğrenciler için ne yapabilirim diye düşündüm ve kadavra bağışında karar kıldım. Rezidansa yerleştikten sonra kadavra bağışı konusunu araştırmaya başladım, internet üzerinden Marmara Üniversitesi Anatomi Ana Bilim Dalı’na ulaştım. Oraya gittim. İlgilenen doktor beyin adı Ümit’miş. Onunla tanıştık. Tabii, Ümit Bey de asistanlar da şaşırdı. Mutluluk da duydular, buna çok ihtiyaç olduğunu söylediler. Türkiye’de kadavra bulamadıkları için yurt dışından alıyorlarmış. Böylece bağışımı gerçekleştirdim.

Darüşşafaka’daki öğrencileri nasıl buluyorsunuz?

Harikalar. Ehil ellerde yetişiyorlar. Teknoloji, spor, güzel sanatlar, kültür en doğru biçimde öğrencilere veriliyor. Geçmişten bu yana toplumu düşünen, babası ya da annesi hayatta olmayan çocuklarımıza en iyi eğitim olanağını sağlayan, onlara yabancı dil öğreten Darüşşafaka benim için yücelerden yüce bir kurum.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Gülten Uyer

Prof. Dr. Gülten Uyer

Eğitimin peşinde bir ömür

Sekiz yıldır yaşamını Şenesenevler Rezidans’ta sürdüren Prof. Dr. Gülten Uyer, günümüzde bile cesaret isteyen pek çok şeyi 1950’li yıllarda gerçekleştirmiş idealist bir kadın...

Rezidans bağışçısı Prof. Dr. Gülten Uyer, hayatını öğrenme ve öğretmeye adamış bir kadın... Öyle ki hemşirelik eğitimi için İstanbul’a geldiği 1947’den Başkent Üniversitesi’nden ayrıldığı 1999’a kadar öğrenme ve öğretme tutkusunun peşinden gitmiş. Bu tutku onu İzmir’den İstanbul’a, Ankara’ya, İngiltere’ye, İskoçya’ya, ABD’ye kadar götürmüş. O da hiç duraksamadan gitmiş...

Günümüzde bile cesaret isteyen pek çok şeyi tek başına 1950’li yıllarda gerçekleştiren Dr. Uyer’in otobiyografisi ise “Dünyaya Açılan Kapı: Hemşirelik” adıyla 2003’te yayınlanıyor.

HEMŞİRELİĞE İLK ADIM

2008’de bağışçısı olduğu Şenesenevler Rezidans’ta okumaya, öğrenmeye, yazmaya, bilimsel etkinliklere katılmaya devam eden Prof. Dr. Uyer, 1931’de İzmir’de doğuyor. İlk ve orta tahsilini İzmir’de tamamladıktan sonra 1947’de İstanbul’a gelerek Kızılay Hemşire Okulu’na başlıyor: “O zamanlar Kızılay, yabancı kolejler gibi eğitim veriyordu. Müdürümüz İskoçyalı, müdür yardımcımız ise İngiliz’di. İngilizceye de ağırlık veriliyordu. Okula gittiğimde beni en çok duygulandıran husus ise Adnan Adıvar Konağı’nda yaşama şansına sahip olmamdı.”

Buradan 1950’de mezun olan Dr. Uyer, mezuniyet gününü ise dünmüş gibi anımsıyor: “Okulun bahçesinde yapılan törenle diplomalarımızı aldık. O gün mezun olmanın yanı sıra ilk kez hemşire üniforması giymenin heyecanı da vardı. Törenimize İstanbul Belediye Reisi ve Valisi Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay da katılmış ve ben diplomamı onun elinden almıştım.”

MEZUN OLDUĞU OKULA ÖĞRETMEN OLDU

Mezun olduğu okulda eğitimci olarak göreve başlayan Dr. Uyer, “Hemşire tekniği derslerine asistan olarak giriyordum. İngiltere’ye gönderilmem planlandığı için bir yandan da özel İngilizce dersleri alıyordum. Kısa bir süre sonra İzmir’e tayinim çıktı. 1951’de o zamanki adıyla Emraz-ı Sariye, şimdiki adıyla Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde devlet memuru statüsünde hemşire olarak çalışmaya başladım” diyor.

Gülten Hanım, kısa bir süre sonra ise İzmir Hemşire Okulu’nun kurulmasıyla görevlendiriliyor: “Haydarpaşa ve Şişli Hemşire Okulu mezunu iki arkadaşımla okulu kurmak için kolları sıvadık. Hemşirelik tekniği dersini ben vermeye başladım. Ders için gerekli araç gereci bizzat temin ettim. Böylece uygulamalı dersler için gerekli koşullar sağlandı.”

Aynı zamanda Türk Hemşireler Derneği İzmir Şubesi’nin Kurucu Üyesi olan Dr. Uyer’in bu yıllara dair unutamadığı bir anısı ise kep törenlerine ilişkin: “Okulun ilk altı ayı öğrenciler için deneme dönemiydi. Altı ayın sonunda hemşirelik mesleğine uygun olduğunu kanıtlayan öğrencilere törenle kep takılırdı. Törenin en etkileyici yönü mum ışığında yapılmasıydı. Işıklar söndükten sonra Ravel’in Bolero’su eşliğinde sahneye çıkan öğrencilere kepleri takılır, kepi takılan öğrencinin mumu yakılırdı.”

OXFORD’DA EĞİTİM

İzmir Hemşire Okulu’nun ilk kep töreni Gülten Hanım için bir dönüm noktası olur. Çünkü törene katılan Dr. Şahap Ergüder, Sağlık Bakanlığı Hemşirelik Bürosu Müdür Yardımcı olan eşi Feride Ergüder’e, Gülten Hanım’dan bahseder. Bunun üzerine Dr. Uyer, dokuz ay süreli Hemşire Tekâmül Kursu’na katılmak üzere Ankara’ya çağrılır: “Yurdun çeşitli yerlerinden seçilmiş 15 hemşireydik. Hemşirelik eğitimi, yönetimi ve toplum sağlığı konularında dersler alıyorduk. Sonra da hoca ya da yönetici olarak okullara atanıyorduk. Kursun sonunda benim, Dünya Sağlık Örgütü’nün bursuyla İngiltere’ye gönderilmem kararlaştırıldı.”
Böylece, 1954 yılında Oxford’da bir yıl süreli “Health Visiting” kursuna katılmak üzere İngiltere’ye giden Dr. Uyer, “Bambaşka bir kurstu. O kadar değişik şeyler yaptık ki... Mesela dava izlemeye mahkemeye gittik. Beyaz peruklu hâkimler ve ortam çok etkileyiciydi. Bizler de zorunlu olarak şapka giydik. Kendimi adeta bir film sahnesindeymişim gibi duyumsamıştım. Sağlık koşullarını görmek için maden ocağına indik. Hijyen koşulları hakkında bilgilenmek için ise Cadbury Çikolata Fabrikası’nı ziyaret ettik” diye anlatıyor.

Dersle ilgili uygulamalardan birinin de ev ziyaretleri olduğunu belirten Dr. Uyer, “Yaşlı bir ziyaretçi hemşireyle uzak mesafelerde bulunan evlere giderdik. Amacımız ailelere gereksinimleri doğrultusunda sağlık eğitimi vermekti” diyor ve şen bir kahkaha atarak ziyaretçi hemşireyle birlikte yaşadığı bir anısını paylaşıyor: “Yine ev ziyaretlerine gittiğimiz bir gün küçük bir dükkânda alışveriş yapmamız gerekti. Dükkâna bizden sonra genç bir adam daha geldi. Onun gelmesiyle, hemşire telaşla beni kenara çekti. Anlam veremediğim bu davranışın nedenini dükkândan çıktıktan sonra öğrendim. İngiltere’de yeni yıla rastlayan tarihlerde tavana ökse otu asılırmış ve bunun altında duran genç kızları, genç erkekler öpermiş.” 

EDINBURG ÜNİVERSİTESİ

İngiltere dönüşü tekrar İzmir Hemşire Okulu’nda çalışmaya devam eden Dr. Uyer, 1956’da Sağlık Bakanlığı tarafından Hemşire Tekâmül Kursu’na öğretmen olarak atanıyor. Bir yıl sonra ise yine Dünya Sağlık Örgütü’nün bursuyla İskoçya Edinburg Üniversitesi’nde “Nursing Education and Administration” adlı bir yıl süreli programa katılıyor. Kursun sonunda Ankara’ya geri dönen Dr. Uyer, Hemşire Tekâmül Kursu Müdürü olarak göreve başlıyor. Bu arada İngilizceden Türkçeye sağlık kitabı tercümeleri yapıyor, yabancı hocaların verdikleri dersleri simültane olarak Türkçeye çeviriyor ve öğrencilere halk sağlığı uygulamaları konusunda eğitim veriyor.

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ

Bu çalışmalarını sürdürürken Prof. Dr. İhsan Doğramacı’dan davet alan Dr. Uyer, “Hoca ile tanışıklığımız Sağlık Bakanlığı Hemşirelik İstişare Konseyi toplantılarında başlamıştı. Kendisiyle her karşılaşmamda beni, Hacettepe Çocuk Hastanesi’nde çalışmaya çağırırdı. Benim bu nazik davetlere direncim, Bahçelievler’deki köşkünde bir araya gelip, uzun uzun konuşmalarımızdan sonra kırıldı. O gün bana Hemşirelik Hizmetleri Direktörlüğü görevi öneren Prof. Doğramacı, beni Hacettepe’ye geçmeye ikna etti. Ertesi gün Prof. Dr. Doğramacı’yla birlikte istifa dilekçemi vermek üzere Sağlık Bakanlığı’na gittik” diye anlatıyor.1962’de Hacettepe Tıp Merkezi’nin ilk Hemşirelik Direktörü olarak göreve başlayan Dr. Uyer, buradaki görevini sürdürürken Sağlık Bakanlığı’nın çalışmalarına da destek oluyor. Diğer yandan da hemşirelik lisans eğitimi için kolları sıvıyor: “Dr. Doğramacı ile yaptığımız konuşmalar çerçevesinde hemen üniversite giriş sınavına başvurdum. Ankara Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu’nu kazandım. O yıllar hemşirelik lisans eğitimi, bir yıl İngilizce hazırlık olmak üzere beş yıldı. Ben, İngilizce muafiyet sınavını vererek, doğrudan lisansa başladım. Bu yüzden hemşirelik direktörlüğü görevini başka bir arkadaşıma devrettim. Okula geçtikten sonra öğretim görevlisi statüsünde bazı dersleri veriyordum. Aynı zamanda lisans programını kısa sürede tamamlamak için okulumuzdaki her sınıfın öğrencileriyle derslere giriyordum.”

BOSTON ÜNİVERSİTESİ

Lisansını tamamladıktan sonra 1967-69 yılları arasında Boston Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Dr. Uyer, “Orada ana çocuk sağlığı alanında eğitim aldım ve Program Instruction in Teaching Maternal and Child Nursing adlı tezle eğitimimi tamamladım. 1969’da Türkiye’ye döndüm ve Hacettepe’de göreve başladım. 1971’de özel sebeplerden dolayı tekrar Amerika’ya gittim. Bu sırada doktora derslerimi tamamlamıştım, tez aşamasındaydım. 1972’de William Beaumont Hastanesi’nde Pediatri Yoğun Bakım, Bebek ve Bebek Yoğun Bakım üniteleri süpervizörü olarak göreve başladım. Kısa bir süre sonra da Hemşirelik Hizmetleri Direktör Yardımcılığına yükseltildim” diye anlatıyor.

Gülten Hanım, William Beaumont Hastanesi’nde yaklaşık beş yıl çalışıyor. Pediatri servisinde görevli personelin renkli üniforma giymesi, babaların doğumu izlemesi, annesini ziyarete izin verilmeyen küçük çocukların annelerini ekranda görmesi gibi pek çok yeniliğe imza atıyor. Yaptığı bu yeniliklerle birçok kez medyaya haber oluyor. Dr. Uyer’in mesleğini ne kadar büyük aşkla yaptığını anlamak için onun bir anısına kulak verelim: “Çocuk Cerrahisi Servisinde tuzruhu içmiş Michail kontrol adında küçük bir hastamız vardı. Durumunun ciddiyeti yüzünden uzun süredir serviste yatıyordu. Çok mutsuz, umutsuz ve dünyaya küskün olduğu her halinden belliydi. Çocuk tam anlamıyla bir deri bir kemikti. Dosyasını okuduğumda ikiz kardeşinin olduğunu, ailedeki tüm olumsuzlukların Michail’e yüklendiğini, ikizinin çok iyi geliştiğini öğrendim. Michail’i gözlemlerim sırasında onun parmağına doladığı saçları yolarak ağzına götürdüğünü fark ettim ve bunu hekimlerle yaptığım bir toplantıda paylaştım. Michail’in hemen mide ameliyatı yapılmasına karar verildi. Ameliyatta çocuğun midesinden çıkan bir avuç dolusu saç hepimizi hayrete düşürmüştü.” Onun dikkati sayesinde küçük Michail, kısa sürede sağlığına kavuşarak, evine dönüyor. 

Dr. Uyer, eğitimini de elden bırakmıyor. Hastanede prematüre doğurmuş anneler üzerine yürüttüğü “Prematüre Bebek Sahibi Olan Annelerin Gereksinimlerinin Saptanması” konulu bir araştırma yapıyor. Bu çalışmasıyla Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bilim Dalı’nda başladığı doktora çalışmalarını tamamlayarak 1974’te “doktor” unvanını kazanıyor. Doktor unvanı alması gerek görev yaptığı hastanede gerekse ABD’nin yerel basınında takdirle karşılanıyor. Çalışmakta olduğu hastanenin ilk ve tek doktoralı hemşiresi olması haberi basına “William Beaumont Nurse is a Doctor” manşetiyle yansıyor. Çıkan haberde Dr. Uyer’in o yıl ABD’de bulunan sadece 1000 doktoralı hemşireden biri olduğundan ve özgeçmişinden de söz ediliyor. 

Bu haberler üzerine pek çok hastaneden yöneticilik ve üniversiteden akademisyenlik teklifi alsa da o, 1977’de yurduna dönmeyi seçiyor. Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu’nda Pediatri Hemşireliği Öğretim Görevliliği’ne tekrar atanıyor. 1980’de “doçent” unvanını alarak, öğretim üyesi oluyor. 1988’de “profesör” unvanını kazanan Dr. Uyer, böylelikle Türkiye’nin hemşirelikte ilk dört profesöründen biri oluyor: “O yıl pek çok doçent profesör oldu. Bunu kutlamak amacıyla zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Ankara Hilton’da bir davet verildi. Cumhurbaşkanının beni kutladığı sırada çekilen fotoğrafa basına yer verildi” diye anlatıyor.

Okulda Müdür Yardımcılığı, Müdür, Üniversitelerarası Kurul Üyeliği, ÖSYM Temsilciliği, Yönetim Kurulu ve Yüksekokul Kurulu Üyeliği, Hemşirelik Hizmetleri Yönetimi Anabilim Dalı Başkanlığı ve Hemşirelik Hizmetleri Yönetimi Yüksek Lisans Programı Koordinatörlüğü görevlerini üstlenen Dr. Uyer, GATA Hemşirelik Yüksekokulu’nda da üç yıl ders veriyor. GATA’daki ilk dersini ise gülümseyerek anlatıyor: “Derse başlamadan öğrencilerden biri koşar adımlarla kürsünün önüne gelerek, büyük bir hızla kelimeleri ardı ardına sıraladı. Neler söylediğini hiç anlamadım. Meğer tekmil veriyor, derste kaç öğrenci olduğunu, nöbette ve hasta olan öğrenciler hakkında beni bilgilendiriyormuş.”

Yine Hacettepe’de görevliyken Cumhuriyet Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu’nda ders veren Uyer, bir dönemin unutulmaz çocuk programı Susam Sokağı Projesi’nde görev alıyor. 1994’te Hacettepe Üniversitesi’nden emekliye ayrılan ve aynı yıl Başkent Üniversitesi’ne geçen Dr. Uyer, hem üniversitenin hem de Hemşirelik Yüksekokulu’nun kuruluşunda görev üstleniyor. Üniversitenin ilk yönetmeliğini hazırlayarak rektör yardımcısı Prof. Dr. Nevzat Eren’in onayına sunuyor. Yüksekokulun ilk öğrencilerini kendisi karşılıyor, ilk derslerine o giriyor. Dr. Uyer, öğrencilere pantolon ve cepleri nakışlı tunikten oluşan üniforma giydirilmesi cesaretini göstererek ülkemizde öğrenci üniformasına bir yenilik getiriyor. 1999’da buradan emekli olan Dr. Uyer’in yurt içi ve dışında birçok bilimsel çalışma ve yayınları bulunuyor.

Mesleğini icra ederken hep idealist bir duruş sergileyen Dr. Uyer, yine de geri dönüp baktığında bazı keşkelerinin olduğunu belirtiyor: “Mesela 70’li yıllarda Türkiye’de cinsellik eğitiminin verilmesini önermiştim. Fakat herkes ‘olmaz’ dedi. Keşke onları dinlemeyip, o yıllarda bu eğitime başlasaydım.”

Darüşşafaka’nın eğitim alanındaki başarıları hakkında bilgi sahibi olduğunu belirten Uyer, “O sıralar ben de eğitime bağış yapma dileğiyle uygun kuruluş arayışı içindeydim. Darüşşafaka’nın bağışçılarına sağladığı olanaklar, benim bu kurumu seçmeme neden oldu” diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Jale Alpay

Jale Alpay

"Bütün çabam Darüşşafaka için"

Urla Rezidans bağışçısı Av. Jale Alpay, yaşamı boyunca kendi ayakları üstünde dimdik durmuş, güçlü bir kadın, bir avukat ve daha aydınlık yarınlara kavuşabilmemiz için kendini çocukların eğitimini desteklemeye adamış bir hayırsever… Onu en çok mutlu eden şeyse insanların gözlerinin içi gülerek gülümsemeleri… Darüşşafaka’ya gönül vermiş ve yılın belli bölümlerini Urla Rezidans’ta geçiren Jale Alpay’ı daha yakından tanımaya ne dersiniz?

Sivas doğumlu Jale Alpay, liseyi İstanbul’da bitirdikten sonra bir yıl süreyle İstanbul’un gelir seviyesi düşük bir bölgesinde ilkokul öğretmenliği yapıyor: “Çok gurur duyduğum bir yerde çalıştım. Orada çocuğun ve eğitimin ne kadar önemli olduğunu ve çocukların eğitime ne kadar aç olduğunu bizzat gözlerimle gördüm. Eğer iyi yol gösterilecek olursa bir çocuğun çok başarılı olabildiğini gördükten sonra bu beni eğitime verilmesi gereken öneme dair o genç yaşımda etkiledi ve hayatıma yön verdi.”
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne giren Alpay, ikinci sınıftayken annesinin felç olması nedeniyle ailesinin geçimini sağlamak için çalışmaya başlıyor: “Çünkü evde bir hasta vardı, sorumluluğu bendeydi, okurken aynı zamanda çalışmak zorundaydım. Çok büyük bir hayat mücadelesi vererek üniversiteyi bitirdim. Başarı, azimle, hiçbir zaman yılmamakla olur. O kadar fazla şey yüklendim ki sırtıma gençlik dönemimde… Ailemin geçimini sağlıyordum. Güveneceğim hiç kimse yoktu, onun için de kendime güvenmem gerekti. Bu bana başarıyı sağladı ve hiçbir zaman yılmadım.

Avukat olduğum zaman 11 yıldır çalışıyordum, 40 yıl da avukatlık yaptım, toplam 51 yıllık çalışma hayatım var.” Öğrencilik hayatı boyunca; Mehmet Odabaş Prodüktivite Kurumu’nu kuran Nermin Odabaş’la birlikte bu kurumda çalışan Alpay, bu iş tecrübesinin de kendisine çok büyük katkıları olduğunu söylüyor: “Benim için çok büyük bir hayat dersi oldu ve Nermin Hanım’ı rahmetle anıyorum, benim için bir idoldü. Normalde tanıyamayacağım birçok insanla tanıştım, rahmetli Vehbi Koç dahil… Başarıya giden yolun sadece başarma arzusu ve inattan geçtiğini, Nermin Hanım’dan öğrendim.”

Hukuk Fakültesi’ni bitirmesinin ardından Anadolu Bankası ve Denizcilik Bankası’nda çalışan Alpay, 38 yaşında emekli olduktan sonra da Demirbank’ın büyüme döneminde hukuk müşaviri olarak görev yapıyor. Sonra oradan ayrılarak Bodrum’a taşınıyor ve burada bir ofis açıyor: “Bodrum’un en büyük ofislerinden biriydi, bir ara ofiste 12 kişi çalışıyorduk. Artık ofisimi ve işlerimi çok sevdiğim bir kızım var, ona devrediyorum. Ben artık biraz daha emekliliğe ve sosyal hizmetlere odaklanarak yaşamak, dinlenmek istiyorum.”

Çalışma hayatı boyunca elinden geldiği kadar öğrenci okuttuğunu ve onlarla gurur duyduğunu ifade eden Alpay, “En güzel şey de onların bizlerin desteğiyle okuması. Çorbada bir kaşık tuzumuzun olması çok keyif veriyor. Bu dünyaya boşuna gelmediğimize, bize verilen görevleri en iyi bu şekilde yerine getirdiğimize inanıyorum ve çok gurur duyuyorum. Yıllarca Kızılay’a da yardım ettim, yönetiminde bulundum. Kızılay’dan onursal üyeliğim, beratım ve madalyam var. Politika yaptım. Türk Kalp Vakfı, Sosyal Hizmetler Vakfı gibi birçok vakıf ve derneklerde üyeydim veya görev aldım. Çok dolu bir hayatım oldu. Bu tür şeyler çok güzel duygular veriyor” diye anlatıyor.

Darüşşafaka Rezidansları’nı burada yaşayan bir arkadaşı vasıtasıyla öğrendiğini belirten Alpay, Aralık 2011’de Urla Rezidans bağışçısı oluyor: “Burada sadece kendi hayatımıza değil, bağışımızla birçok çocuğun hayatına da faydalı olduğumuzu gördüm. Hem öğrencilerin okumasına yardım etmek hem de kendi hayatımı olabilecek en iyi şekilde, her türlü lükse sahip olarak yaşamak ve kaliteli bir yaşlılık geçirmek amacıyla buraya bağış yaptım.”

DEŞARJ OLMAK İÇİN URLA REZİDANS’A GELİYORUM

25 yıldır Bodrum’da yaşayan Alpay, Bodrum’un hareketini de Urla’nın sükûnetini de seviyor. Yılın büyük kısmını Bodrum’da geçiriyor ve halen çalışmayı sürdürüyor. Urla Rezidans’a ara ara gelerek rahatladığını ve yorgunluğunu attığını belirtiyor: “Rezidansa geldiğimde buradaki insanların yaşamını, ne kadar mutlu ve keyifli olduklarını görünce ben de keyif alıyorum. Özellikle de deşarj olmak için Urla Rezidans’a geliyorum. Hayatta yaşayabileceğim üç yer düşünüyordum: İstanbul, İzmir ve Bodrum. İzmir’in en güzel yeri Urla’ya geldim. Yani bütün hayallerim gerçekleşti sayılır. Mesleğimde de en yüksek yerlerde bulundum. Birkaç yıl üst üste vergi başarılısı olarak ödül aldım Maliye Bakanlığı’ndan. Şimdi de bütün çabam Darüşşafaka için ve de çok keyifliyim burada.” Urla Rezidans’ta mutlu olduğunu ifade eden Jale Alpay, şunları söylüyor: “Çünkü hakikaten beş yıldızlı değil yedi yıldızlı bir otel gibi. Personel ve yöneticiler çok güler yüzlü. Bizleri mutlu yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ne kadar cansiperane çalıştıklarını, nasıl emek verdiklerini görüyorum. 30 yıl anneme baktığım için yaşlı psikolojisini, bir ilginin, sevgi göstermenin, dokunuşun onlara ne kadar mutluluk verdiğini biliyorum. Ayrıca burada en çok sevdiğim şey spor yapmak. Toplu spora katılıyorum. Sağlıklı olabilmek için öncelikle bunu yapmak gerekiyor.”

Geçen yıl Urla Rezidans’ta düzenlenen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Balosu’nda Darüşşafakalı öğrencilerle buluşan ve sohbet eden Alpay, duygularını şöyle ifade ediyor: “O çocukların saygısını, pozitif iletişimini, sevgisini ve yüzlerindeki minneti gördüğüm zaman çok daha fazla duygulandım.

Gerçekten çok iyi bir şey yaptığıma inanıyorum ve elimden geldiği kadar da bütün çevreme, Türkiye’nin istikbalini sırtında taşıyacak gençlerin asıl burada yetiştiğini ve yetişmesi gerektiğini, bizlerin de son derece güven içerisinde bir yaşlılık yaşadığını anlatıyorum.”

Aynı zamanda 2012’den beri Darüşşafaka Cemiyeti Yüksek Danışma Kurulu’nun da üyesi olan Alpay, Darüşşafaka’nın daha fazla çocuğa ulaşması, bunun için de daha fazla desteklenmesi ve büyümesine ihtiyaç olduğunu vurguluyor: “Bağışlarla bu müessese büyür, ek okullar, ek rezidanslar açılır. Özellikle rezidanslardan ve dışarıdan gelen tereke bağışları çok önemli. Burada Türkiye’nin istikbali olan çocuklarımızı yetiştirebilmemiz için malı ve parası olan herkese ‘Darüşşafaka’ya bağışlayın’ derim. Bunu millet olarak yapmamız lazım. Bu kadar güzel, Cumhuriyetçi, Atatürkçü, saygılı, terbiyeli, donanımlı, minnet duygusu olan, bilimde, sanatta, sporda, birçok alanda başarılı olan gençler yetiştirebilmek çok önemli. Toplumumuzda ve hatta dış ülkelerde yaşayan birçok başarılı iş kadını ve iş adamının Darüşşafakalı olduğunu öğrendiğim zaman bu mutluluğum ve gururum artıyor.”

JALE ALPAY’IN ŞİMDİKİ PROJESİ, İNTERNETTE YEMEK SİTESİ KURMAK

Bundan sonra daha önce hiç yapmadığı bir şeyi denemek istediğini belirten Alpay, internette bir yemek sitesi kurma fikrinden bahsediyor: “Anneme baktığım dönemde kendim sağdan soldan topladıklarım ve denediklerimle kocaman bir yemek kitabı oluşturmuştum. Kokteyller dahil, bütün et-balık ürünleri, tatlılar, kekler, börekler, çörekler hepsi var. Belki de bir site kurarak bu kitaptan her gün değişik bir sürpriz, değişik bir tarif paylaşabilirim. Bana keyif verebilir. Sağlıklı olduğum müddetçe sosyal yönden faydalı olmaya devam etmek istiyorum.”

“GÜLÜMSEMEK SİRAYET EDEN BİR REFLEKSTİR”

Jale Alpay’ı hayatta en çok ne mutlu eder diye sorduğumuzda “insanların gülümsemesi” diyor ve ekliyor: “Çünkü gülümsemek sirayet eden bir reflekstir. Gülümseyerek güne başladığınız zaman gülümseyerek de devam ettiğini görürsünüz. Gözünün içi güldüğü zaman karşı taraf ondan etkileniyor, onun için bir kere yüzde 50 başarıyla giriyorsun zaten her türlü konuya. Ben bunu kendi tecrübelerimle sabit kıldım. Bu noktada hiç unutamadığım bir anımı anlatmak istiyorum. Bir gün kahvaltı salonuna girdiğimde, bir an gürültülü mü girdim bilmiyorum, birçok kafanın bana doğru çevrildiğini gördüm. Ben orada tek tek masalara günaydın, afiyet olsun derim, onu yapacağıma kollarımı açtım ve ‘Günaydın!’ diye bağırdım ve o anda salonda birçok kolun açıldığını ve gülümseyerek bana günaydın dediklerini gördüm. Bu işte bu kadar sirayet eden bir şey.”

AZİM, YILMAMAK, HİÇBİR ZAMAN KÖŞEYE SİNMEMEK, İSYAN ETMEMEK…

Hayatta daima ayaklarının üstünde ve dik durduğunu ifade eden Alpay, insanın başarılı olabilmesi için küçük yaştan itibaren ayakta durmayı öğrenmesi gerektiğini söylüyor: “Belki de yaşadığım hayat, bu gücü verdi. Dik durmak ve güçlü olmak, kendine güvenmek çok önemli bir şey. Kendine güven de birincisi kendi karakterine güvenle oluyor. Kararlı, inançlı ve kendi prensipleri olan bir insansam kendime güvenirim. Çünkü hangi şartlar altında ne tür davranışlar uygulayacağımı bilirim.”

Azimle, inatla hedefine ulaşıncaya kadar savaşmak ve yoluna çıkan engelleri kaldırmak gerektiğini savunan Alpay, söyleşimize şu sözleriyle son veriyor: “Azim, yılmamak, hiçbir zaman köşeye sinmemek, isyan etmemek, daima akıllıca ve sakince düşünerek hareket etmek... Mesleğimin de kazandırdığı şeyler var. Bir şeyi yaparken adım adım nelerle karşılaşabileceğini hesaplaman lazım. Bu da çok okumak, çok tecrübe sahibi olmak, çok insan tanımak, sosyal çevrenin geniş olmasıyla olabiliyor. Değişik insanlardan kazıklar yemek de insanı olgunlaştırıyor ve güçlendiriyor. Çünkü her yıkılışın arkasından bir kalkış vardır, o kalkış çok büyük bir dersle kalkıştır. Seni yıkan şey neyse o konuda çok iyi bir ders almışsındır, ayağa kalktığında artık o tür bir konuyla karşılaştığın zaman ne yapacağını biliyorsundur veya neyle karşılaşacağını tahmin ediyorsundur. Bunlar güçlü kılıyor ve başarıyı sağlıyor.”

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Şahabettin Akalın

Şahabettin Akalın

Rehberi Atatürk olmuş bir sanayici

Yakacık Rezidans’ta ikinci yılını geride bırakan Türkan Akalın, “Buraya yerleşmemizin ikinci gününde ‘Bir daha buradan gitmem’ dedim. Çünkü bunca yıllık ömrümde ilk kez böyle rahat ettim” diyor.

Yakacık Rezidans bağışçısı Sultan Türkan ve Şahabettin Akalın çifti, dile kolay tam 52 yıldır acısıyla, tatlısıyla, varlığıyla, yokluğuyla hayatı paylaşıyor. Türkiye’nin ilk sanayicilerinden Şahabettin Akalın, çok çalışmış, çok iş başarmış, Türk sanayisi için ilk sayılacak pek çok adımı atmış bir isim... En büyük destekçisi ise 1964 yılında İskenderun’da tanışıp, evlendiği Türkan Hanım olmuş hep...

Akalın çifti, şimdilerde Yakacık Rezidans’ta yılların yorgunluğunu üzerlerinden atıp, ikinci baharlarının tadını çıkarıyor.


Bir gümrük memurunun kızı olarak 1926 yılında dünyaya gelen Türkan Hanım, “Babam, görevi nedeniyle o kadar çok yer değiştirmiş ki nerede doğduğumu bile bilmiyorum. Her sene bir yerde okudum, hatta bazen bir yıl içinde birkaç kez okul değiştirdiğim oldu” diye söze başlıyor. Şahabettin Bey ise 1927’de Erzincan Kemaliye’de doğuyor, ortaöğretimini orada tamamlıyor. Lise eğitimi için 1945’te İstanbul’a geliyor ve Haydarpaşa Lisesi’ne kayıt oluyor. Burada okurken, bir yandan da İngilizcesini geliştirmek için Robert Kolej’de özel ders alıyor.
1952 yılında iş için İskenderun’a giden Şahabettin Bey, hayat arkadaşı Türkan Hanım’la da burada tanışıyor. 1964 yılında İskenderun’da evlenen çift, kısa bir süre sonra da İstanbul’a göçüyor.

Rehberi Atatürk

Çalışma hayatına İskenderun’da inşaat malzemeleri satarak başlayan Akalın, sanayiciliğe giden öyküsünü şöyle anlatıyor: “Haydarpaşa Lisesi’nde okurken kendi kendime ‘Atatürk bu memleketi nasıl kurtardı, nasıl başardı bunu?’ diye düşünürdüm.

İskenderun’da inşaat malzemeleri satışı yapan bir dükkan açmıştım. Yolumun üzerinde bir hurdacı vardı. Topladığı demir hurdaları İtalya’ya, Almanya’ya, İngiltere’ye satardı. Bazen beni de çay içmeye çağırırdı. Sürekli onunla konuşurdum, neden hurdaların yurt dışına satıldığını, orada bunlara ne yapıldığını sorardım.

Avrupa ülkelerinin sadece Türkiye’den değil Suriye, Mısır gibi ülkelerden de hurda topladığını ve bunları çeliğe dönüştürdüğünü böylelikle öğrendim. ‘Neden bunu ülkemizde yapmıyoruz?’ diye düşünmeye başladım. Atatürk ne büyük işler başarmıştı, biz çeliği mi üretemeyecektik?”

Türkiye’nin ilk hurdayı çeliğe dönüştüren fabrikası

Bu düşünceler ışığında hemen harekete geçen Şahabettin Bey, ilk olarak yurt dışındaki çelik izabe tesisleri hakkında bilgi edinmeye çalışıyor: “İngilizcem vardı. Farklı ülkelerin konsolosluklarına mektup yazdım ve çelik eritme tesisleri hakkında bilgi istedim. Bu tesisler, daha çok İngiltere’de yapılıp satılıyormuş. Birkaç firma belirleyip, İngiltere’ye gittim. Onlarla görüştüm ve biriyle anlaştım. Hurda demiri eritecek fırınları, makineleri satın alıp, Türkiye’ye getirdim. Tesisi İskenderun’da kuracaktım. Ancak tesis yoldayken anladım ki İskenderun’da elektrik kifayetsiz. Elektriksiz olmazdı, bu nedenle tesisi İstanbul’a indirdik. Yıl 1958 idi. O yıllar Kâğıthane fabrikaların, işyerlerinin ve hayvan yetiştiriciliğinin olduğu bir bölgeydi. Ben de orada bir yer buldum. Böylelikle Türkiye’nin ilk hurda demiri, çeliğe dönüştüren fabrikasını kurdum” diyor ve ekliyor: “Aslında benim getirdiğim sistem, Hindistan’da, Çin’de yüz senedir vardı. Ama Türkiye’ye 1950’lerin sonunda gelebildi. Çünkü yasal mevzuat buna izin vermiyordu. Çok ağır vergisi vardı. Bunları aşmak için çok çabaladım, çok sıkıntı çektim. Yurt dışından eritme fırınlarını getirmemize müsaade etmiyorlardı. Adnan Menderes’ten izin alarak, 1958 yılında fabrikayı kurabildim. Bizden sonra hurdayı çeliğe dönüştüren binlerce tesis açıldı, herkes çelik parça üretmeye başladı.”

“Benim ürettiğim pulluklar, Türkiye’deki tarımı en üst kata çıkardı”

Çelik İzabe San. ve Tic. AŞ’nin faaliyete geçmesiyle hurda demiri toplayıp, eritmeye başladığını belirten Akalın, “Bu, Türkiye için büyük bir hamle oldu. Çünkü bundan önce herhangi bir yedek parça yapamazdık. Mesela o yıllar Türkiye’de deniz motorları çelikti. Deniz motorlarının parçaları dökülemiyordu. Hepsi hurda diye atılıyordu ama biz onun çeliğini eritince, dökebildik. Ziraat aleti yapmaya başladık. Türkiye’de 300 tarım kredi kooperatifi vardı, onlara pulluk ürettik. Öyle ki insanlar günlerce fabrikanın önünde beklerdi, pulluk alabilmek için... O pulluklar Türkiye’deki tarımı en üst kata çıkardı. Otomobil motorlarının gövdesini ve diğer otomobil parçalarını yapmaya başladık. Böylelikle otomobil sanayisinin kapılarını açtık. Yine Türkiye’nin ilk paslanmaz çelik çatal bıçaklarını ürettik. Mühim işler yaptık, daha da yapacaktık ama her işte olduğu gibi bizim yaptığımız işleri taklit eden çok firma çıktı” diyor. 

Çelik İzabe San. ve Tic. AŞ’nin İstanbul Ticaret Odası’ndaki 1967 tarihli sicil kaydında Şahabettin Bey, yönetim kurulu başkanı, Türkan Hanım ise başkan yardımcısı olarak görülüyor. Ki Şahabettin Bey de çıktığı bu yolculukta en büyük destekçisinin eşi olduğunu belirterek, “Türkan, hep yanımdaydı, muhasebe ondan sorulurdu, vergiler, ödemeler hep onun kontrolündeydi” diye konuşuyor.

“Türkiye’yi İngiltere’ye muhtaç bırakmadık”

Şahabettin Bey’in yaptığı işin büyüklüğünü belki de anlattığı şu anısı en güzel ortaya koyuyor: “Karabük Demir Çelik’te Divrik’ten çıkan cevheri parçalayan bir makine vardı. Onun dişlerinin kırılmıştı. Yıl 1971... Türkiye’nin 70 sente  muhtaç olduğu yıllar... O makinenin dişlerinin değişmesi lazım. İngiltere’ye sipariş ediliyor ama 70 sentimiz olmadığı için o parçayı vermiyorlar. Fabrika müdürü bana geldi, ‘Bunu yapabilir miyiz?’ diye sordu, ‘Yaparız’ dedim. Yaptık. Türkiye’yi İngiltere’ye muhtaç bırakmadık.” Fabrikasını 1985’te kapatan Şahabettin Bey, “150 çalışanım vardı. Çalışanlarım çocuğum gibiydi. Hâlâ arayıp sorarlar. Çok çalıştım, şimdi burada dinleniyorum” diyor.

Türkan Akalın: “Bunca yıllık ömrümde ilk kez bu kadar rahat ettim”

Akalın çifti, 2014 yılında Yakacık Rezidans’a yerleşiyor. Bu süreci Türkan Hanım şöyle anlatıyor: “Görümcemin kızı tavsiye etti. ODTÜ mezunu akıllı bir kızdır. Onun uzak bir akrabası rezidanslarda kalmış. Çok iyi bakıldığını söyledi. ‘Sizin için en iyisi Darüşşafaka Rezidansları’ dedi. Ben de o sıralar çok hastaydım, artık evde yapamıyordum. Eşim de uygun görünce gelip gezdik. Önce Maltepe Rezidans’ı gezdik, ardından Yakacık Rezidans’a geldik. Ben, buradaki daireyi görünce ‘tamam’ dedim. Buraya yerleşmemizin ikinci gününde ‘Bir daha buradan gitmem’ dedim. Çünkü bunca yıllık ömrümde ilk kez böyle rahat ettim.”

Rezidansa gelmeden önce pek çok sağlık sorunu olduğunu belirten Türkan Hanım, “Nefes darlığım vardı, sürekli hava verirlerdi. Şimdi buna gerek kalmadı. Çünkü burada sağlık hizmeti mükemmel. Rahatsızlandığımızda hemen doktor odamıza geliyor, gerekli görürse hastaneye götürüyorlar. İlaçlarımızı temin ediyorlar, düzenli bir şekilde kullanmamızı sağlıyorlar. Fevkalade bir bakım var. Ayrıca burada yeni ahbaplarımız oldu. Onlarla vakit daha güzel geçiyor. İyi ki buraya gelmişiz” diye anlatıyor.

Vasiyet bağışı

Darüşşafaka’ya vasiyet bağışında da bulunduklarını belirten Türkan Hanım, bu kararı alma nedenlerini şöyle açıklıyor: “Ben, Darüşşafaka’yı lise yıllarımdan biliyordum. Çünkü lise müdürümüz bir Darüşşafakalıydı. Daha sonra da bir ahbabımızın kızının da Darüşşafaka’dan mezun olduğunu öğrendim. Küçük yaşta babasını kaybetmiş, durumları da iyi değilmiş, Darüşşafaka’yı ardından da Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirmiş. Bunlardan ötürü Darüşşafaka’ya sempati duyardım. Lakin devletin desteğiyle çocukları okuttuğunu düşünürdüm. Böyle bağışlarla ayakta durduğunu bilmezdim. Bunu öğrenince bizim de katkımız olsun istedik ve vasiyet bağışında bulunduk.”

Darüşşafakalı öğrencilerin düzenlediği Daçkafest’in bu yılki sponsoru da olan Akalın çifti, “Talebeleri sevindirmek bizi de mutlu ediyor. Hep talebelerin yanında olmaya çalıştık. Uzun yıllar Çağdaş Yaşamı  Destekleme Derneği vasıtasıyla burs verdik, hâlâ da veriyoruz” diyor.

Yarım asırdır hayatı paylaşan Akalın çiftine, uzun evliliğin sırrını sorduğumuzda Türkan Hanım, “Elbette her şeyin başı sevgi ama sevgi de geçip gidiyor. Bence en önemlisi sabırlı olmak” derken, Şahabettin Bey, “Saygılı olmak, karşındakini kırmamaya çalışmak. Mesele orada. Kırılan şey bir daha düzelmiyor” yanıtını veriyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Atifet ve İlhan Usmanbaş

Atifet ve İlhan Usmanbaş

“Hayatımızın bu döneminde en yakınımız Darüşşafaka …”

Atifet Usmanbaş 1923, Prof. Dr. İlhan Usmanbaş 1921 doğumlu… 1940’lı yıllarda opera tutkusunun peşinden giden Atifet Hanım, tam 32 yıl boyunca pek çok operada rol alıyor. Kariyerinin zirvesindeyken operayı bırakan Atifet Hanım, ardından bilgisini gelecek kuşaklara aktarıyor.

Mühendis olmayı planlarken müzik tutkusunun peşinden giden İlhan Usmanbaş, yaptığı bestelerle sadece Türkiye’de değil dünyada takdir toplamış bir sanatçı… Yaptığı bestelerler pek çok ödül alan ve “devlet sanatçısı” unvanı verilen Prof. Dr. Usmanbaş, 2011 yılına kadar öğretim üyesi olarak genç kuşakları yetiştirmeye devam ediyor. Eğitimin önemine olan inançlarından ötürü Darüşşafaka’nın hem vasiyet hem de rezidans bağışçısı olmayı seçen Usmanbaş çifti, tam 66 yıldır aynı yastığa baş koyuyor. 

1923’te İstanbul’da doğan Atifet Hanım, “Ben doğdum doğalı, bütün oyunlarımı şarkı söyleyerek, dans ederek oynardım. Benim için hayat şarkı söylemek, dans etmekti. Daha dört-beş yaşından beri idealim buydu. Birgün anneme, ‘Öyle bir okul olsa ki her şey şarkılı olsa’ dedim. Meğer varmış, konservaturvarmış o…  Bu insanın içinden gelen kıpır kıpır bir his ve nereye götürürse gidiyorsunuz” diye söze başlıyor. 1940’da İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Şan Bölümü’ne giren Atifet Hanım, orada Alice Rosenthal’ın öğrencisi oluyor. İlk üç ay sonunda bir öğrenci konserinde söylemeye başlıyor ve sınıf atlıyor. 1942-1943 yıllara arasında Ankara Devlet Konservatuvarı Şan-Opera Bölümü’ne giren Atifet Hanım, “Sınavı yatılı kazanmak çok zordu ama kazandım. Böylece Ankara’ya gittim. Hemen minik rollerle başladım. Hocalarım içimdeki aşkı fark ettiler. Son sınıftayken mütemadiyen başrol oynadım” diyor. Beş yıllık konservatuvar eğitiminin ardında 1948 yılında mezun olan Atifet Hanım,1942’de sahneyle tanışıyor: “İlk rolüm son sınıftayken Carmen’de ‘Miceala’ diye çok mühim bir roldü. Çok zordur. Talebeyken de Satılmış Nişanlı’da  ‘Esmeralda’ rolünde dans edip, şarkı söylüyordum.” Ankara Devlet Operası sanatçısı olarak 1948’den 1974’e kadar 28 değişik rolde görev alan Atifet Hanım, 1974 yılında şan pedagogu olarak İstanbul Devlet Operası’na atanıyor.

Kariyerinin zirvesinde operadan ayrılan ve Mimar Sinan Üniversitesi Şan Opera Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak bilgi ve birikimini yeni kuşakların yetişmesi için kullanan Atifet Hanım,  “Hocalık tabii çok güzel bir şey… Ben her şeyi hep sesimle gösterdim çocuklara… Mesela bir opera aryası verdiğim zaman talebeme arya söyleyen kadının karakterini bütün bunları tarif ediyor hatta oynayarak gösteriyordum. Bu nedenle çok iyi talebelerim çıktı: Rahmetli Zehra Yıldız, Gülay Sözgen, Ahmet Öncül, Sema Tüzün, Ruhsal Öcal, Nilgün Akkerman, Ulya Tekrin Bruks, Sevil Yarar, Zafer Erdaş, Gökhan Ürben…”  

Müziğe adanmış bir ömür: Prof. Dr. İlhan Usmanbaş

İlhan Usmanbaş, 1921’de İstanbul’da doğar. Ailesi o, iki yaşlarında iken Ayvalık’a göçer, çünkü avukat olan babası mübadeleyi en yoğun yaşayan yörelerin başında gelen Ayvalık’ta hukuki sorunlarla ilgilenmeyi seçmiştir. Bu seçimin büyük besteci üzerindeki etkisini şu cümlelerinden anlıyoruz: “O yıllar Ayvalık müthiş hareketli, adeta kendi içinde yaşayan bir kentti. Herkes farklı yerlerden bir şeyler getirmişti. Kimisi Girit’ten kimisi Makedonya’dan kimisi Midilli’den kimisi İstanbul’dan... Son derece müthiş, besleyici ve çok güzel bir kültür çorbasıydı… Elbette, böyle bir ortamda büyümek beni müthiş etkiledi.” İlk ve ortaokulu Ayvalık’ta bitiren İlhan Bey, müziğe çok küçük yaşta İstanbul’da okuyan ağabeyi Orhan Usmanbaş’ın armağan etti viyolonsel ile başlıyor: “Ağabeyim, İstanbul’dan hediye olarak bana bir viyolonsel getirdi. Nasıl çalınacağını biraz gösterdi. Ardından kendi kendime çalışmaya başladım. Galatasaray Lisesi’ne başladığımda viyolonsel hocamız vardı. Bu sayede geliştirdim.”

66 yıllık hayata arkadaşını buluş öyküsü

Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne devam eden İlhan Bey, aynı zamanda İstanbul Belediyesi Devlet Konservatuvarı’nda Sezai Asal’dan viyolonsel ve Cemal Reşit Rey’den armoni dersleri alıyor. Altmış sekiz yıl aynı yastığa baş koyacağı hayat arkadaşı Atifet Hanım’la da burada tanışıyor: “Atifet Hanım da o yıllar İstanbul Belediye Konservatuarı’nda şan öğrencisiydi. Ben onun dikkatini çekmedim ama o benim dikkatimi hemen çekti. Sonra tesadüfe bakın ondan bir sene önce ben de yatılı olarak Ankara Devlet Konservatuarı’na gittim. Böylece Ankara’da da görüşmeye devam ettik. 1948’de ikimiz de mezun olduk, aynı yıl nişanlandık, ardından da hemen evlendik.”

Öğrenci olduğu okula müdür oldu

1942 yılında girdiği Ankara Devlet Konservatuarı’na 1964’te müdür olan İlhan Usmanbaş, 1974’te İstanbul Devlet Konservatuvarı’na müdür olarak atanıyor. Daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlanan bu kurumda Kompozisyon Ana Sanat Dalı Başkanı olarak 1999 yılına kadar görev yapıyor.  Ardından İTÜ’ye bağlı MİAM’da ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda kompozisyon ve çağdaş müzikler dersleri veren İlhan Usmanbaş, Bilgi Üniversitesi öğretim üyeliğinden 2011 yılında ayrılıyor. Yani 93 yaşındaki İlhan Usmanbaş, yaklaşık iki yıl önce kendini emekliye ayırıyor. Öğrencileri arasında kimlerin olduğunu sorduğumuzda gülümseyerek, “Artık isimlerini veremeyeceğim kadar büyüdüler. Herkes profesör oldu” diyor ve ekliyor: “Almanya’da orkestra şefliği yapan Betin Güneş, besteci ve eğitimci Özkan Manav, entelektüel bir felsefe profesörü gibi metinler yazan Mehmet Nemutlu…” 

“Eğer yaptığınız müzik iyiyse mükâfatını alıyorsunuz”

1954’te Fromm Müzik Ödülü’nü (ABD) 1958’de Kousssewitzky Ödülü’nü (ABD), 1967’de Wieniawsky Ödülü’nü (Polonya), 1969’da Bale Müziği Ödülü’nü (İsviçre) alan İlhan Usmanbaş’a 1971’de “devlet sanatçısı” unvanı veriliyor. Aynı zamanda Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Altın Madalyası, Uluslararası İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü ile Boğaziçi Üniversitesi Fahri Doktorası sahibi olan İlhan Bey, “Ben, belli birtakım çalışmaların dünyada ortak olduğu fikrindeyim. Dünya bugünlere ulaşmış bir müzik tarihini devralmış. Eğer yaptığınız müzik iyiyse mükâfatını alıyorsunuz” diyor.

“Biz de bir çeşit Darüşşafaka hizmeti almış sayılırız”

Darüşşafaka’nın hem vasiyet hem de rezidans bağışçısı olan Usmanbaş çiftine neden Darüşşafaka’yı seçtiklerini sorduğumuzda Atifet Hanım’dan yanıt geliyor:  “İkimiz de yıllar boyu ülkemizin gelecek kuşaklarını yetiştirmek için çalıştık ve hep şunu gördük: Milletimizin okumaya çok ihtiyacı var. Birgün televizyonda bir beyefendi konuşuyordu. Hayranlıkla kendisini izlerken ‘Ben, Darüşşafaka’dan yetiştim’ dedi. Bir toplantıda çok kültürlü, harika bir hanımefendiyle tanıştım, ‘Ben, Darüşşafakalıyım’ dedi. İşte Türkiye’nin böyle insanlara ihtiyacı var. Eşimle düşündük taşındık. Bu kadar güzel, bilgili, kültürlü insanı kim yetiştirdi? Darüşşafaka. Onun için Darüşşafaka’yı seçtik. Diğer bir noktada devlet konservatuarı yatılı öğrencisi olarak biz de bir çeşit Darüşşafaka hizmeti almış sayılırız. Aksi halde ikimizin de ailesi yıllarca bizi Ankara’da okutmaya cesaret edemezdi.”

“Birgün, kendimize bakamaz duruma gelirsek, kalacak yerimiz belli…”

Maltepe Rezidans’ta kendilerine ait daireleri olmasına karşın evlerinde yaşamaya devam eden Usmanbaş çifti, bunu daha ileriki yaşlarını garantilemek için yaptıklarını kaydediyorlar. Bu noktada sözü alan Atifet Hanım, “Maltepe Rezidans’ı gidip gezdik. Darüşşafaka, orada yaşamayı seçen bağışçılarına son derece özenli hizmet veriyor, bunu adımını attığınız andan itibaren anlıyorsunuz. Fakat orada kalmak yeni bir hayat düzeni. Biz de düzenimizi bozmak istemiyoruz. Ancak birgün, kendimize bakamaz duruma gelirsek, kalacak yerimiz belli… Orası bizim için büyük bir güvence… Her türlü sıkıntımızda rezidansları arıyoruz, hemen çözüm buluyorlar. Hayatımızın bu döneminde en yakınımız Darüşşafaka ” diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Ahmet Sükan

Ahmet Sükan

“Türkiye’deki tek kurumsal huzur ve rehabilitasyon evi”

Emekli albay Ahmet Sükan ile biyolog eşi Fatma Emel Sükan, yaşamlarını Urla Rezidans'ta sürdürüyor. 1926’da Karaman’da doğan Ahmet Sükan, ortaöğrenimini orada tamamlıyor, ardında da askeri liseye devam ediyor:

“Çünkü bizim soyumuz hep askerdir, soyadımız da zaten buradan gelir; ‘sükan’, ‘asker kanı’ demektir.” 

1961-1980 arasında beş dönem Konya milletvekilli seçilen, Sağlık ve Sosyal Yardım, İçişleri bakanlıkları, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerinde bulunan Dr. Faruk Sükan’ın kardeşi olan Sükan’ın Darüşşafaka'yla yolu doğuştan özürlü oğlu için bakımevi ararken kesişiyor: "Çocuğum on iki yaşına kadar yürüyordu ama sonra yürüyemedi. İngiltere’de, Almanya’da özel bakım ünitelerine yatırdım fakat olmadı. Türkiye’de araştırdım, bulduğum birkaç özel bakımevine yatırdım ancak çok yetersiz kaldılar. En son Darüşşafaka’nın Maltepe’deki Özel Bakım Ünitesi’ni buldum. Oğlumu oraya yatırdık. Hakikaten çok memnun kaldık, çok iyi bir bakıldı. Maltepe Özel Bakım Ünitesi’ndeki dostlarımızın mutlaka Urla Rezidans’ı görmemiz yönündeki tavsiyelerine uyarak 2009’da Urla Rezidans’ı gelip, gezdim."  

"Rezidansın konumunu, verilen hizmetleri inceledim. Buradaki günlük yaşam uygulamalarının içeriğini, verilen yaşamsal hizmetleri gözlemledim ve ciddi sağlık hizmetlerinin yapıldığını gördüm. Uzman fizyoterapist nezaretinde yaptırılan jimnastik hareketlerini katıldım ardından aletli jimnastik, fizyoterapi, fizik tedavi ünitesini gezdim. Resmi ve özel kliniklerle yapılmış anlaşmalarını, çevre düzenlemelerini gözlemledim. Ben, gerek kişisel gerek görev nedeniyle uzun yıllar Almanya, İngiltere ve ABD’de bulundum. Oradaki benzer kurumlarla kıyasladığım da Urla Rezidans’ın pek çok üstünlüğü olduğunu mutlulukla gördüm. Böylece gönül huzurluyla eşimle bağışçı olmaya karar verdik.”

Darüşşafaka’nın Rezidansları'nın çok özel müesseseler olduğunu vurgulayan Sükan, “Bu müesseselerin yaşaması Türkiye için büyük önem taşıyor. Çünkü Türkiye’de yaşlı insanların başka şansı yok. Ne kadar serveti olursa olsun yaşlı bir insan, yatağa düştüğünde ne yazık ki bakım şansı çok fazla mümkün olmuyor. Oysa Darüşşafaka’da bu bakımın mümkün olduğunu gördüm. Yaşlılarla bu kadar ilgili bir başka müessesenin olduğunu sanmıyorum. Burası, Türkiye’deki tek kurumsal huzur ve rehabilitasyon evi” diye konuşuyor.

Darüşşafaka’nın tarihi ve kurumsal misyonunun da rezidans bağışçıları olmalarında önemli bir etken olduğunu belirten Sükan, “Darüşşafaka’da 1000'e yakın babası veya annesi vefat etmiş, maddi durumu yetersiz, yetenekli çocuk çok iyi koşullarda eğitim görüyor. Bir bakıma yüzlerce ailenin istihdamına katkı sağlanıyor. Biz de hem bu misyona katkı sağlamak hem de geleceğimizi kimseye yük olmadan güvence altına almak istedik ” diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Ayhan Göletli

Ayhan Göletli

“Rezidanslar için beş yıldızlı otel deniyor oysa yedi yıldızlı otelle eşdeğerler”

Yakacık Rezidans bağışçısı Ayhan Göletli, IV., V., VI.ve XII.Dönem Sinop Milletvekilliği yapan Hulusi Oruçoğlu’nun dört çocuğunun en küçüğü…  1939’da Boyabat’ta doğan Ayhan Hanım’ın çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları babasının milletvekilliği nedeniyle Ankara’da geçmiş. Ardından makine yüksek mühendisi Adil Göletli ile evlenerek, İstanbul’a yerleşmiş. Kalabalık ve geniş bir aileye sahip olan Ayhan Hanım’ın rezidansta yaşama kararına başlangıçta aile üyelerince tepkiyle karşılanmış.  Ta ki Yakacık Rezidans’ı birlikte gezene kadar…

İstediği zaman rezidanstaki dairesinde istediğinde evinde kalan Ayhan Göletli , "Darüşşafaka’yı her zaman duyar ve yaptığı işi takdir ederdik. Hatta eşim mal varlığımızı Darüşşafaka’ya bırakmayı düşünürdü.  Rezidansları ise yakın arkadaşım Prof. Dr. Şükran Karacadağ’ın sayesinde öğrendim. Şükran, Urla Rezidans’ta daire aldı. Ben de o sıra eşimi kaybetmiştim.  Ailem kalabalık, yeğenlerim çok ama hiçbirine yük olmayı istemem.  Şükran da bunu bildiği için rezidansları tavsiye etti. Yakacık Rezidans’ı gezmeye karar verdim.

Yeğenlerime söylediğimde ilkin 'Biz, size bakarız' diye karşı çıktılar. Ama böylesinin herkes için daha iyi olacağı konusunda onlar ikna ettim ve yeğenimle birlikte Yakacık Rezidans’a gittik.

İkimiz de gördüklerimiz karşısında hayran kaldık. Yolda dönerken yeğenime 'Halukçuğum, kararımı verdim, Rezidanstan daire alacağım' dedim. Yeğenim, 'Teyzeciğim, ben de çok beğendim. Hatta ilerisinde kendim için bile düşünebilirim' dedi ve hemen işlemleri başlattık. 2007’de Yakacık Rezidans bağışçısı oldum" diye anlatıyor.

Rezidans bağışçısı olduktan sonra da evinde yaşamaya devam eden Göletli, "İlerisi için düşündüğümden beş-altı ay  rezidansa hiç uğramadım. Ancak bir kaza geçirdim. Hastaneden taburcu olduktan sonra özel bakıma ihtiyacım vardı. Bu nedenle hastaneden çıktığımda direkt Yakacık Rezidans’ın kliniğine yattım. Oradaki ihtimam, güler yüz,  şefkat beni çok etkilendi. Hemşirelerin, doktorların hepsi etrafımda pervane idi. Bir ay kadar klinik bölümünde yattıktan sonra odama çıktım. Her şeyi o kadar çok beğendim ki iyileşmeme rağmen birkaç ay daha kaldım. Evime döndükten sonra Rezidansı ve orada edindiğim dostlarımı özlemeye başladım. Bu nedenle artık sık sık gidip kalıyorum. Orası da evim oldu. Artık istediğim zaman Rezidansta istediğim zaman evimde kalıyorum. Özellikle hastalandığımda Rezidansta bakılmayı tercih ediyorum. Çünkü öyle bir bakımı başka yerde bulamam. İyileşince de evime gidiyorum" diyor.

Rezidansta her şeyin en ince ayrıntısına kadar düşünüldüğüne dikkat çeken Göletli,

"Personel son derece terbiyeli, kibar, güler yüzlü ve şefkatli.  Her türlü sorunumuzla ilgileniyorlar. Hatta şahsi sorunlarımızı bile çözüyorlar. İltifat olsun diye değil hakikaten çok memnunum. Rezidanslar için beş yıldızlı otel deniyor ama bence yedi yıldızlı otelle eşdeğerler"

görüşünü dile getiriyor.

Darüşşafaka’nın çocuklara sağladığı eğitim olanağının önemi üzerinde duran Göletli, sözlerini şöyle sonlandırıyor: " Eşimle birlikte eskiden beri mal varlığımızı Darüşşafaka’ya bırakmayı düşünüyorduk. Ki o zamanlar Rezidanslar yoktu. Çünkü ikimiz de hep eğitimin önemine inandık."

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Aykut Bagana

Aykut Bagana

“Hayatımın en pozitif kararı”

Urla Rezidans’ta yaşamayı seçenler arasında kırk yedi yıl turizm sektöründe çalışmış, gerek ulusal gerekse uluslararası büyük otellerde yöneticilik yapmış bir isim de var: Aykut Bagana… Yılın altı ayında Urla Rezidans’ta altı ayında ise İtalya’da yaşıyor. Rezidanstan ayrılıp, İtalya’ya gideceği zaman hep içinin sıkıldığı söylüyor. Darüşşafaka’nın babası veya annesi hayatta olmayan, maddi durumu yetersiz çocukları okutarak, onların hayatında yarattığı değişime ortak olma isteğinin Rezidansta yaşamayı seçmesinde etken olduğunu belirtiyor.

“Ben, Türkiye’nin ilk okullu turizmcisiyim”

diye söze başlıyor Aykut Bagana ve ekliyor: “Turizmciliği seçtiğimde Türkiye’de bırakın turizm otelcilik okulu, otel bile yoktu. Sadece İstanbul’da Hilton Oteli vardı. Hukuk fakültesini üçüncü sınıfta bırakıp, turizm eğitimi almaya karar verdiğimde babam karşı çıkmıştı. Buna rağmen Almanya’da iki yıl turizm meslek yüksekokulunda eğitim gördüm, ardından da Frankfurt’ta Intercontinental Otel’de sekiz yıl çalıştım. Orada en son genel müdür muavini görevinde bulundum. Almanya’da uluslararası bir Amerikan şirketinde bu kadar yükselmek tabii ki hiç kolay olmadı.” 

Türkiye’de ise Büyük Ankara Oteli’nde müdürlük, Emek İnşaat’ta işletme müfettişliği görevlerini üstlendiğini ve bir süre de kendi turizm acentesini işlettiğini anlatan Bagana, “En sonunda kendi kendimi turizm sektöründen emekli ettim” diyor. 

“Burada kelimenin tam anlamıyla huzur var”

Eşi İtalyan olduğu için yılın altı ayını İtalya’da altı ayını da Türkiye’de geçiren Bagana, Darüşşafaka Urla Rezidans’la tanışma öyküsünü ise şöyle anlatıyor: “Antalya’da çiftliğim vardı, personeli, bahçesi, kedisi, köpeği, tavuğu, ördeğiyle uğraşmak her geçen yıl zorlaştı. Bu nedenle yeni arayışlar içine girdim. Darüşşafaka Eğitim Kurumları’nı çok eskiden bu yana biliyordum hatta Darüşşafaka Basketbol Takımı’nın eski bir sempatizanıyım. Bir arkadaşımın vasıtasıyla da Darüşşafaka’nın Rezidansları'nı öğrendim. Son birkaç yıldır zihnimde vardı, şartlarını öğrendim...

"Burayı görür görmez de bundan sonra yaşamam gereken yer olduğunu anladım. 2008'de Urla Rezidans'ın bağışçısı oldum. Meslek seçimimden sonra hayatımın en pozitif kararını verdiğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim."

Darüşşafaka’nın pek çok çocuğun hayatında yaptığı  değişime ortak olabilmek için de Rezidansta yaşamayı seçtiğinin altını çizen Bagana, Urla Rezidans’ı tercih etme nedenlerini ise şöyle açıklıyor: “Farz edelim ki İstanbul’da yaşamayı seçtim, canım Boğaz’da bir kadeh rakı içmek istedi. Başıma gelecek maceraları düşünebiliyor musunuz? En az bir buçuk saat toz-toprak, egzoz gazları arasında yol sürecek. İstanbul artık çok büyük bir şehir, burada kelimenin tam anlamıyla huzur var. Personelin hepsi kibar ve mesafeli… Hepsi samimi ama nerede duracaklarını bilen insanlar… Burada kendimi evimde gibi hissediyorum." 

"Eşim beni Türkiye’den ben de onu İtalya’dan koparamadığım için yılın altı ayını İtalya’da geçiriyorum. İtalya’ya döneceğim zamanlar açıkçası buradan ayrılacağım için içim sıkılıyor.” 

Bagana Urla Rezidans’ta günlerin nasıl neşeli ve hareketli geçtiğini şöyle anlatıyor: “Burada isteyen için yapacak çok şey var. Her türlü spor imkânı, bilardodan masa tenisine, satrançtan tavlaya kadar tüm oyunlar, yüzme havuzu, temiz hava, yemyeşil bir doğa kısacası ‘yok’, yok. Her şeyden önemlisi de huzur var. Bunu eski bir otel müdürü olarak ben söylüyorsam inanın ki vardır.” 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Bedia Akarsu

Prof. Dr. Bedia Akarsu

Minnetle Anıyoruz
(1921-2016)

Yaşamını 2007'den sonra Şenesenevler Rezidans'ta sürdüren Prof. Dr. Fatma Bedia Akarsu, 25 Şubat 2016 tarihinde aramızdan ayrıldı. Prof. Dr. Akarsu, 27 Ocak 1921'de İstanbul’da dünyaya geldi. Yükseköğrenimini 1943 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı bölümde gerçekleştirdiği dil, kültür ve ahlak felsefesi alanlarındaki çalışmalarıyla düşünce ve bilgi düzeyimize sayısız akademik araştırmalarıyla katkıda bulundu.1990-1996 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde doktora öğrencilerine ders veren Bedia Akarsu’nun çalışma enerjisini hiç yitirmediği şu sözlerinden anlaşılıyor:

“Öğrencilerimin çoğu felsefe bölümlerinde ya başkan ya da profesör oldular. İki yıl öncesine kadar onlara katılıyordum. Kütüphanemi Muğla Üniversitesi’ne bağışladım.

Darüşşafaka’nın çalışmalarının her zaman yakından takip ettiğini belirten Akarsu, "Benim öğrencilerim de Darüşşafaka’nın okulunda öğretmenlik yaptılar. İçinden de biliyorum. Bana göre dünyada örneği olmayan nadide bir okul. Böylelikle Darüşşafaka'ya vasiyet bağışında bulundum. Vefat ettikten sonra mal varlığımı Darüşşafaka'ya bıraktım. O zamanlar zaten rezidanslar yoktu. Yakacık’taki rezidans yapılırken zamanın müdürü beni orada kalmaya davet etti, gezdim ve bayıldım. Ama o dönemde üniversitede dersler veriyordum ve sürekli gidip geliyordum. Ardından Maltepe Rezidans yapıldı. Oraya da çağırdılar. Ancak orası da şehir dışıydı. Ben şehir insanıyım. İnsanlarla birlikte olmayı seven bir insanım. Şehir dışında yaşamak istemiyorum. Burası yapılınca hemen geldim. Geldiğime de çok memnunum" diyor.

Darüşşafaka'nın  babası veya annesi hayatta olmayan çocukların yaşamını eğitimle değiştiren misyonuna duyduğu saygıyı ifade eden  Akarsu, "Çocukları küçük yaşta alarak çok kaliteli bir eğitim veriyorlar. Türkiye’de en kaliteli eğitim veren kurumlar arasında yer alıyor. Eğitim sistemi ülkemizde ne yazık ki kötü bir durumda. Bence tümden değişmeli. Darüşşafaka, eğitim seviyesini hiçbir zaman düşürmedi.

Sait Faik için her yıl mayıs ayında, Burgazada’da etkinlik düzenlenir. Bu yıl, Sait Faik’i anma gününe Darüşşafaka’dan bir çocuk korosu geldi. Okullarda koro doğru düzgün olmaz. Her kafadan bir ses çıkar. Ancak bu çocuklar o kadar güzel ve başarılı okudular ki onları adeta Viyana korosuna benzettim.

Darüşşafaka’nın eğitim sisteminin güzel oluşu resme, müziğe ve spora önem vermesinden kaynaklanıyor. Ezbere dayalı değil. Sanat da eğitimin içine girmiş. Türkiye’deki okullarda en az resim ve müzik derslerine önem verilir. Ben, Atatürk’ün döneminde liseyi bitirdim. Benim öğrenci olduğum yıllarda sanata okullarda önem verilirdi. Sistemler gittikçe değişti ve ezbere dayalı bir sistem oluştu. Darüşşafaka’da yetişen gençler her sanatla ilgililer. Zaten sanat olduğu zaman eğitimin içinde eğitimin kalitesi de artıyor" görüşünü ifade ediyor.

Darüşşafaka Cemiyeti’nin değerli vasiyet bağışçısı ve üyesi, Darüşşafaka Şenesenevler Rezidans sakini, iyiliksever insan, Prof. Dr. Fatma Bedia Akarsu, 25 Şubat 2016 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Aziz hatırasını saygı ve minnetle anıyoruz.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Begüm Erdem

Begüm Erdem

“Keşke, Darüşşafaka’nın misyonuna daha fazla katkı yapabilsek”

Emekli Devlet Opera ve Balesi sanatçısı Begüm Erdem, eşi Hakkı Mete Bey'le birlikte Urla Rezidans’ta yaşıyor. Dünyaca ünlü opera gösterilerinde rol almış, aralarında Aynur Doğan, Nilüfer Akbal gibi sanatçıların bulunduğu sayısız genç yeteneğin yetişmiş bir isim Begüm Erdem, doğma, büyüme İzmirli… 

2008'den beri  Urla Rezidans’ta yaşayan Erdem, sonradan konservatuar olan İzmir Müzik Okulu’na ardından da Ankara’da devlet konservatuarını bitiriyor. Doktora yapmak için 1966’da Viyana’ya gidiyor, eşi Hakkı Mete Bey'le de orada tanışıyor: "Nikâhımız da Viyana Konsolosluğu’nda güle oynaya kıyılmıştı. 1970 yılında İstanbul’a geldik. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde solist olarak çalışmaya başladım. “Çardaş Fürstin”, “Figaro’nun Düğünü” ve “La Boheme” gibi dünya ünlü eserlerde oynadım."

"Urla Rezidans'ı görür görmez eşimle birlikte yaşamamız gereken yer olduğunu anladık"

diyen Erdem, rezidansta hayatlarına ilişkin şu görüşleri dile getiriyor: "Rezidansta hayat her şeyden önce inanılmaz rahat… Burayı hakikaten çok seviyoruz ve son derece memnunuz. Daha önce yapmayı istediğim fakat yapmaya bir türlü fırsat bulamadığım her şeyi burada gerçekleştirme imkânı buldum. Örneğin, resim yapmaya başladım. Resim yapıyorum, kitap okuyorum, örgü örüyorum. Kısacası, bütün saatlerimi kendime ayırabiliyorum. Çünkü yemek, temizlik, faturaları ödeme gibi dertler burada yok. Bu noktada benim İzmirlilerden bir şikâyetim var. Ben, İzmir’de kız lisesinde bir ara okumuştum. Oradan arkadaşlarım var, maddi durumları da çok iyi… Onlara rezidansı tavsiye ettim, dedim ki: 'Gelin çok rahat, jimnastik yapıyorum, yüzüyorum, tüm günü kendime ayırabiliyorum.' Heyecanla geldiler ancak evlerine gittiklerinde kızları demiş ki: 'Biz, size bakarız.' Ne yapıyorlar biliyor musunuz, anneanne çocuklara bakıyor. Kızların bu egoizmleri beni hem üzdü hem de kızdırdı.

Benim kızım hakikaten içi yüce bir çocuk. Biz burada kalmaya karar verdiğimizde dedi ki: 'Anneciğim, siz mutlu olun yeter, hem ben de rahat ederim, gözüm arkada kalmaz.'

Hakikaten de gözü arkada kalmıyor, çünkü doktor ve hemşireler burada burnumuzun dibinde, etrafımızda dört dönüyorlar. Bizim yaşlarımız için burası kadar mutluluk verecek başka bir yer ben düşünemiyorum."

Darüşşafaka'nın eğitim alanındaki misyonuna duydukları saygının da Urla Rezidans bağışçısı olmalarında önemli rol oynadığını ifade eden Erdem, "Darüşşafaka’nın 1800’lü yıllardan gelen bir kuruluş olması, babası veya annesi hayatta olmayan çocukları okutması bizi etkiledi. Özel bir şahsın ya da şirketin olsaydı buraya güvenemezdik, ama arada Darüşşafaka olduğundan gönül rahatlığıyla geldik. Keşke imkânımız olsa da bu misyona daha fazla katkı yapabilsek" diye sözlerini noktalıyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Cenap Korkmazoğlu

Cenap Korkmazoğlu

“Rezidanslarda yaşamayı seçerek renksiz yaşantınıza renk katabilirsiniz”

2002'den beri Yakacık Rezidans’ta yaşayan Cenap Korkmazoğlu, 1926 İstanbul Samatya doğumlu. O yıllardaki adıyla Yüksek Ticaret Mektebi’nden (Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) mezun olan Korkmazoğlu, ardından da dünyada zorunlu reasürans devirlerini yürütmek amacıyla kurulan ilk ve tek özel şirket olan Millî Reasürans’ta çalışmaya başlıyor. Uzun yıllar orada çalıştıktan sonra Birlik Sigorta’ya geçen Korkmazoğlu, 1978’de emekli oluyor. Emeklilikten dokuz gün sonra tekrar iş başı yapan Korkmazoğlu, Emek Sigorta, Halk Sigorta ve Commercial Union Hayat Emeklilik AŞ’de çeşitli görevlerde bulunuyor. Commercial Union’da çalışırken eşini yitiren Korkmazoğlu, ardından yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“İki sene ağlamaktan işe gidemedim. İngilizler, iki sene işe başlamamı bekledi ama düzelemedim ve işten ayrıldım. Böylelikle emekliliğimden sonra 21 sene daha çalıştım. Ardından hayatımı yeniden nasıl tanzim edebileceğimim yollarını araştırmaya başladım. Bu süre zarfında Darüşşafaka Rezidansları'nda yaşanacak bir hayatın, alışılagelmiş hayat standardımı düşürmeyeceğini öğrendim. 28 Nisan 2002’de Yakacık Rezidans’a geldim. Aynı gün Büyükada’daki yazlığıma gitmek için tüm hazırlıkları yapmıştım. Amacım yazlığa gitmeden önce rezidansı gezip, görmekti. En azından yazı adada geçirmeyi ardından rezidansta yaşamayı düşünüyordum. Beni birkaç gün burada misafir ettiler. Çok beğendim. Her şey hazırdı. Burası o kadar rahattı ki, bana sadece gezmek kalıyordu. Yazlığa gitmekten vazgeçip, hemen buraya yerleştim." 

Bu kararınızdan ötürü hiç pişmanlık duymadığını belirten Korkmazoğlu, "Buraya yerleştikten sonra, bir de ev kiraladım, dayadım, döşedim. On dört ay kaldım, baktım olmuyor. Çünkü buradaki rahatlık evde bulunmuyor. Burada 14 bin metrekare kapalı alanımız, bahçemiz, doktorlarımız, hemşirelerimiz var. Rezidans yönetimi tarafından sürekli farklı etkinlikler, geziler organize ediliyor. Eğer evde olsaydım yatak odası ile salonun arasında gidip gelmekten, pencereden gelip geçenleri seyretmekten öte hayatım olmayacaktı. Bence ileri yaştaki herkes, Darüşşafaka Rezidanslarda yaşamayı seçerek yeni bir hayata başlamalı. Böylelikle renksiz yaşantılarına renk katacaklardır" görüşünü dile getiriyor.

Rezidansta günlerinin "eğlenceli ve güzel" geçtiğini ifade eden Korkmazoğlu,

"Burada onlarca çalışan var. Hepsi evlatlarımız, torunlarımız gibi. Onlarla beraber olmak, saygı ve sevgi görmek ruhumuzun gıdası... Bu da hayatımızı etkileyen, bize mutluluk veren unsurlardan biri... "

"Hobi odamız ve öğretmenimiz var. Herkes yeteneğine göre kendine bir uğraş ediniyor. Ben resim yapıyordum, fakat son zamanlarda gözlerim iyi görmediğinden bıraktım. Oyun odamızda kâğıt oyunlarından tutun da satranca, tavlaya, okeye kadar ne ararsanız var. Arkadaşlarımızla oyunlar oynuyoruz. Rezidans yönetimi, bizleri kafelere, lokantalara, sinemaya, tiyatroya götürüyor. Tombala tertip ediliyor. İstediğimiz zaman çıkıp gezebiliyoruz. Ben, her gün Kartal sahil yolunda bir saat yürüyorum. Ondan sonra biraz dinleniyorum, derken çay saati geliyor. Akşam yemeği, televizyon izleme gibi çeşitli faaliyetlerle günümüzü dolu dolu geçiriyor. Bu noktada kadın olsun erkek olsun ileri yaştaki herkese burayı tavsiye ediyorum. Eğer mal varlığını Darüşşafaka’ya bağışlarsa, hem hayatını güzel bir şekilde devam ettirmeyi garantiler hem de bine yakın çocuğun tahsiline destek olur. 

Darüşşafaka, bir anne - baba gibi mezun olduktan sonra bile onların üniversite hayatlarını da takip ediyor. Büyük bir sevap işleniyor. Bu sevabın işlenebilmesinin tek kaynağı ise bağış. Darüşşafaka’nın bağışlar haricinde bir geliri yok. Herkes bilmeli ki Darüşşafaka’ya yapacakları bağışlarla babası veya annesi hayatta olmayan bine yakın çocuğun mükemmel bir tahsil almalarına katkı sunacaklar" diyor. 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Fikri Ertükel

Fikri Ertükel

Minnetle Anıyoruz
(1919-2016)

2009 yılından itibaren Şenesenevler Rezidans'ta yaşamını sürdüren emekli elektrik yüksek mühendisi Fikri Ertükel, 5 Mart 2016 tarihinde aramızdan ayrıldı.

Uzun yıllar ABD’de hidroelektrik, termik ve nükleer elektrik santrallerinde çalıştıktan sonra ülkesine geri dönerek, Şenesenevler Rezidans’ta yaşamayı seçen Ertükel, Darüşşafaka Rezidans dergisinin sorularını yanıtlamıştı.


Sizi tanıyabilir miyiz?
1919 doğumluyum. İstanbul Lisesi’nde dokuzuncu sınıftayken Kuleli Askeri Lisesi talebe almaya başladı. Ailemin iznini almaksızın Kuleli’ye girdim. 1939’da istihkam subayı olarak hayata atıldım. İkinci Dünya Harbi nedeniyle Trakya’da görevlendirildim. Harp sonunda Genelkurmay’ın kurmay albayları ABD’de tahsile göndermek için düzenlediği imtihana girdim. O imtihanda başarılı olan yedi kişiden biri de bendim. Ardından Kaliforniya’da Stanford Üniversitesi’ne gittim. Eğitimim sürerken evlendim. Eşim Kazan Türklerindendi. Müstakbel eşimle Amerika’ya ablasını ziyarete geldiğinde tanıştık ve tanıştıktan üç hafta sonra evlenme teklif ettim. Birlikte çok mutlu 55 sene geçirdik. Türkiye’deyken ABD’nin en fakir eyaleti Tennessee’de nehirlerin üzerine baraj ve santrallar yapmak için kurulan bir iktisadi devlet teşekkülünün bölgeyi nasıl zenginleştiridğini anlatan ilginç bir makale okumuş ve bunun Türkiye için çok uygun olduğunu düşünmüştüm. İhtisasımı bu alanda yapmaya karar verdim ve State University of Iowa’dan master derecemi aldım. Ardından da bir yıl o devlet teşekkülünde staj yaptım. Türkiye’ye döndüğümde subay olduğum için Savunma Bakanlığı’nda teknik bölüme atandım. O sırada Amerikalıların, Marshall Planı kapsamında ülkemizde barajlar yapılması yönünde karar alındığını öğrendim. Daha yararlı olabileceğim düşündüğüm için Savunma Bakanlığı’ndan orada çalışmama müsaade edilmesini istedim. Talebim kabul edildi. Sarıyar Barajı ve Elektrik Santrali’nde önce elektrik başmühendisi, ardından da işletme müdürü olarak beş sene çalıştım. Ancak o dönem iktisadi devlet teşekküllerinde çalışanlar üzerinde yoğun siyasi baskı vardı. Partizan bir insan değildim. Demokrat Parti, “Vatan Cephesi” diye bir şey çıkarmış, herkesi oraya yazılmaya zorluyordu. Buna kabul etmedim. O sırada askeri ihtilal oldu. Bunun üzerine istifa ettim. Amerika’da staj yaptığım organizasyondan iş teklifi gelince de pılımı pırtımı toplayıp oraya taşındım.

ABD’de neler yaptınız?
Her zaman eğitimin yaşı olmadığına inandım. Bir de insan karşısına çıkan fırsatlardan istifade etmesini ve yükselmesini bilmeli. Amerika’ya gittiğimde, bana yeni bir mühendismişim gibi davranıldı. Bu moralimi bozmadı, çalışmaya devam ettim. İktisadi devlet teşekkülünde çalışırken, yükselme ihtimalimin zayıf olduğu görünce dünyanın her tarafında elektrik santralleri yapan Bechtel’e geçtim. Orada on sekiz yıl boyunca hidroelektrik, termik ve nükleer elektrik santrallerinde çalıştım. Nükleer santral işine girebilmek için 50 yaşında University California Berkeley’de işletme masterı aldım. 1981’de Bechtel’den emekli oldum. Stanford Üniversitesi’nin yakınına yerleştim. Zaten oranın hayat boyu azasıyım. Emekliliğim süresince pek çok konferansa, seminere ve aktiviteye iştirak ettim. Washington bölgesinde bulunan Türk-Amerikan Derneği’nin kurucularındanım. Eşim de çok faaldi. 2004’te Türkiye’ye döndük, bir yıl sonra da eşimi kaybettim. Birkaç sene Suadiye’deki evimde bakıcımla kaldım. 2009 yılında da buraya geldim. 

Darüşşafaka Rezidanslarından nasıl haberdar oldunuz?
Türkiye'ye döndükten sonra gazetede rezidanslara ilişkin bir haber okudum. Hemen Yakacık Rezidans’la temasa geçtim, bana katalog gönderdiler. Eşimle birlikte kataloğu inceledik fakat “daha zamanı değil” diyerek erteledik. Keşke o zaman gelseymişiz. Burada hayatıma huzur içinde devam ediyorum. Ayrıca buraya gelerek, bir taşla iki kuş vurdum. Hem kendi geleceğimi garantiye aldım hem de geleceğin evlatlarının eğitimine bir katkım oldu.

Rezidansta günleriniz nasıl geçiyor? 
Bol bol kitap okuyorum, müzik dinliyorum. Bilgisayarla çalışıyorum, internet üzerinden arkadaşlarımla mesajlaşıyorum. Bir de kızım ve kardeşimle senede en az bir defa gemi turuna çıkıyorum. Personel güler yüzlü, tatlı sözlü ve samimi. Bunu bir iltifat kabul etmeyin, samimi olarak söylüyorum. Ellerinden geleni yapıyorlar. En mühimi bizler burada her bakımdan emniyet altındayız. Darüşşafaka, bir buçuk asırlık tarihi olan teşkilat. Bir garantisi var ve bizler de o garantiye inanıyoruz.

Darüşşafaka Eğitim Kurumları’na dair görüşlerinizi öğerenebilir miyiz?
Darüşşafaka’nın her türlü imkânı en modern şekilde talebelerine verdiğini biliyorum. Eskiden beri Darüşşafaka’dan mezun olanların ne kadar iyi yetişmiş olduğunu bilirdim. Fatih’te okula giderken Darüşşafaka Lisesi’ni görürdüm. Bu yüzden Darüşşafaka bana hiç yabancı değil.

Darüşşafaka Cemiyeti’nin değerli bağışçısı ve üyesi, Şenesenevler Rezidans sakini, iyiliksever insan Recep Fikri Ertükel, 5 Mart 2016 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Aziz hatırasını saygı ve minnetle anıyoruz.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Gönül Akdağ

Gönül Akdağ

“Biliyorum ki başıma ne gelirse gelsin çok iyi bakılacağım”

İzmirlilerin aşina olduğu bir isim Gönül Akdağ…

Ailesinin mübadeleyle yerleştirildiği ilk yer olan Menemen’e ve uzun yıllar yaşamını sürdürdüğü Karşıyaka’da üç okul yaptıran Akdağ, eğitim alanında kendisine iletilen şikâyetlere hiçbir zaman duyarsız kalmamış, eksikliği gidermek için elinden geleni yapmış. 2009 yılında Urla Rezidans bağışçısı olan Gönül Akdağ,

"Anne tarafından Rumeliliyiz. Mübadeleyle Türkiye’ye gelmişiz, en son çıkanlardanmışız. İlk ve ortaokulu Karşıyaka’da okudum. Hatta ortaokulda matematik öğretmenim, merhum Halim Erker de Urla Rezidans'ta yaşıyordu. Yıllar sonra burada karşılaştık. Ardından Cumhuriyet Kız Enstitüsü’ne gittim, buradan mezun olduktan sonra öğretmen olmayı çok istiyordum ama Ankara’da iki sene yüksekokula gitmem gerekiyordu. O şansım olmadı. Çocukluğum ve gençliğim çok güzel geçti. Hayatımın o mutlu dönemi, 1960 İhtilali ile sona erdi"

1957 seçimlerinde Demokrat Parti’den Manisa Milletvekili seçilen ve 1960 İhtilali ile tutuklanarak, Yassıada’da idam talebiyle yargılanan Sezai Akdağ’ın kardeşi olan Gönül Hanım, "İhtilal döneminde çok eziyet çektik. Ağabeyim Yassıada’da yargılandı, iki sene milletvekilliği yapmasına karşın on yıllık icraatları da yüklediler. İdamı istendi, müebbet hapse mahkum oldu. Bu arada bizim de hayatımıza pek çok kısıtlama geldi. Annemin mal varlığı dahil tüm gelirlerimize bloke konuldu. Kira gelirlerimiz Ziraat Bankası’nda bloke ediliyordu. Askeriyenin izniyle aylık geçim parası alabiliyorduk ama o da yetmiyordu, annem enfarktüs geçirdi. Zaten evin direği yıkılmış…Ağabeyim beş yıl yattı" diye o günleri anlatıyor.

Otuz sene boyunca yaz tatillerini Urla'da geçirdiklerini anlatan Akdağ, "Hatta ağabeyim Urla’nın fahri hemşehrisi seçilmişti, çok hizmeti vardır buraya… Darüşşafaka'nın bağışçıları içir burada rezidans hizmete açtığını öğrenince gelip, gezdim ve çok beğendim. Burası yeni açılmıştı, ilk bağışçılarından biri oldum. Zaten Urla’yı severim, çünkü havası, iklimi çok güzel. Rezidansın da böyle çamların arasında olması ayrı bir güzellik. Burada çok güzel dostluklarımız oluştu. Sabah birlikte kahvaltımızı yapıyoruz,  sonra ya odamda dinleniyorum ya da saat on buçukta servisle Urla’ya iniyorum. Orada alışveriş yapıyor, geziyoruz. Burada hayat çok kolay ve rahat. Çalışan personelden hakikaten memnunuz. Her şey güzel gidiyor. Gelecek kaygısına kapılmadan burada yaşabiliyoruz. Biliyorum ki başıma ne gelirse gelsin çok iyi bakılacağım" görüşlerini dile getiriyor.

 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Mualla Aruz

Mualla Aruz

“Hayatımın en lüks devrini burada yaşıyorum”

Mualla Aruz, gencecik bir öğretmen olarak ilk görev yeri Bitlis’e gitmek için yola çıktığında takvimler 1943’ü gösteriyordu. Elinde, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde Çapa Öğretmen Okulu’ndaki eğitiminin ardından burslu girdiği Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden aldığı beden eğitimi ile Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği diploması…

Cumhuriyet yirmi, Aruz ise yirmi bir yaşındaydı, mecburi görevini yerine getirmek için Bitlis’e yola çıktığında. Bitlis’ten sonra tayini Bolu Öğretmen Okulu’na çıkan Aruz, üç-dört sene orada görev yapmış ve orada evlenmiş. Ardından kendisi gibi öğretmen olan eşiyle birlikte tayinini Edirne’ye aldırmış ve on dört sene orada görev yapmış. Aynı zamanda milli atlet olan Aruz, “On sene spor yaptım. Çok iyi 100 metre, 1000 metre koşardım ve mânialı koşular yapardım. Erkek arkadaşlarımdan daha iyi kasalardan atlar ve her hareketi yapardım. Çok iyi bir atlet ve öğretmendim. Başarılarımdan ötürü Kıbrıs’a gönderildim. Yaklaşık dört sene Kıbrıs’ta Öğretmen Koleji’nde öğretmenlik yaptım. Ardından Ankara’da Yüksek Öğretmen Okulu’na atandım” diye anlatıyor o yılları. Genç cumhuriyetin yetiştirdiği ilk öğretmenlerden Aruz, öğretmenlik yıllarından beri Darüşşafaka’nın faaliyetlerini gıptayla izlediğini belirterek, “Darüşşafaka uğurlu bir müessesedir. Atatürk’ün annesi bile buraya teberruda (bağış) bulunmuş. Bu müessese Türkiye’de iyi, donanımlı çocuklar yetiştirdi” diyor. Kırk sene eğitime hizmet ettikten sonra Urla Rezidans’ta yaşamayı seçerek, eğitime hizmetini sürdüren Aruz, Darüşşafaka Rezidansları'yla tanışma öyküsünü şöyle anlatıyor:

“Çeşme’de deniz kenarında çok güzel bir evim vardı, otuz sekiz sene orada yaşadım. Birkaç yıl önce düştüm ve kalça kemiğimi kırdım. Ardından çok zor günler yaşamaya başladım, evim üçüncü kattaydı ve asansör yoktu. Merdivenleri inip-çıkmak, yemek yapmak, iş yapmak, iş yaptırmak, o evi çekip çevirmek artık mümkün değildi. O sırada bir arkadaşımın vasıtasıyla Urla Rezidans’ı öğrendim. Bunun üzerine işlemlere başladık, evimi Darüşşafaka’ya bağışladım, helal olsun. Keşke birkaç tane daha evim olsa da Darüşşafaka’ya bağışlasam. Çünkü bu müessese Türkiye’de ilk defa modern eğitim veren, asrın şartlarına uygun çocuklar yetiştiren, başarılı ve babası olmayan çocuklara kucak açan, örnek bir müessese. Böyle bir müesseseye verilen para helal.”

“Hayatımın en güvenli günlerini yaşıyorum”

Rezidansta hayatının en iyi, güvenli günlerini yaşadığını vurgulayan Aruz, “Yatağımda rahat uyuyorum, kendimi emniyette ve mutlu hissediyorum. Tüm personel çok nazik, hepsi çok iyi, herkes hanımefendi, beyefendi ve hep sevgiyle muamele ediyor” diyor. Emekli öğretmen Mualla Aruz, rezidanstaki günlerini şöyle anlatıyor: “Çeşme’deki evimde misafirim hiç eksik olmazdı. Burada da misafirim hiç eksik olmuyor. İzmir’de öğretmenlik yapan ve 1956’da mezun ettiğim on beş kızım var. Geçenlerde ziyaretime geldiler. Hayatımın en lüks devrini burada yaşıyorum. Çamaşırlarım yıkanıyor, ütüleniyor, düşünebiliyor musunuz herkesin çamaşırı ayrı ayrı yıkanıyor, yemeklerimiz hem sağlıklı hem lezzetli, odam her gün temizleniyor. Burası çok kısa süre içinde evim ve ailem oldu.”

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Nezihe Derler

Nezihe Derler

"İnsanın evladından görebileceği sevgi ve saygıyı görüyoruz"

Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü emekli öğretim üyesi Nezihe Bilgütay Derler, yarım asrı aşkın süredir geleneksel Türk motiflerini çiniden porselene, camdan ahşaba, deriden kumaşa kadar farklı materyallerin üzerine işleyerek geleceğe miras bırakıyor.

Seksen sekiz yaşına inat fırçayı hâlâ elinden düşürmeyen ve engin bilgisini gelecek kuşaklara aktarmaktan vazgeçmeyen Nezihe Hanım, şimdi de Urla Rezidans’ta üretmeye ve öğretmeye devam ediyor. Altmış yıl boyunca yaptığı tezhip, minyatür, çini ve seramik eserlerle bezediği yeni dairesinde ziyaretine gelen öğrencilerini yönlendirmeyi sürdüren Nezihe Derler, 1926 Heybeliada doğuyor. İstanbul Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü’ne giriyor. Buradan 1957’de de mezun olan Derler, önce Eczacıbaşı'nda Yıldız Porselen’de çalışıyor.  Washington Cami, Van Merkez Cami ve Rize İskele Cami’nin çinilerini yapan Derler,  75 yaşına kadar  Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders vermeyi sürdürüyor. Yakacık Rezidans'ta yaşayan iki arkadaşının sayesinde Darüşşafaka Rezidansları'ndan haberdar olan Derler,

"Fakat eşim katiyen istemiyordu, çünkü huzurevlerinin o kötü imajı kafasında yer edinmiş, rezidansları da öyle görüyordu. Lafını bile ettirmezdi. Sonra birlikte Urla Rezidans’a geldik. O kadar sevdi ki burayı 'hemen gelelim' dedi.

Ancak eşim burada yaşayamadı. Onun vefatından sonra gelebildim" diyor. Rezidansta hayatın her şeyden önce çok rahat ve kolay olduğunu vurgulayan Derler, şöyle konuşuyor: "Odam temizleniyor, çamaşırlarım yıkanıyor, ütüleniyor. Yemek, fatura, çarşı pazar derdi yok. Harika bir sağlık hizmeti var. Sağlık ekibi etrafımızda pervane… Tüm personel çok insancıl. Hepsi o kadar hürmetkâr, saygılı ve iyiler ki, insanın evladından görebileceği sevgi ve saygıyı gösteriyorlar.  Bazen bu kadar iyi insanı nasıl bir yerde toplamayı başarmışlar diye kendi kendime soruyorum."

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Semih Ünkan

Semih Ünkan

Minnetle Anıyoruz
(1919-2015)

Hayatını 2004 yılından itibaren Yakacık Rezidans'ta sürdürmeyi seçen Mehmet Semih Ünkan, 2 Ekim 2015  tarihinde aramızdan ayrıldı. Yaptığı bağışlarla Darüşşafaka'nın "kurucu bağışçısı" olan M.Semih Ünkan'ı saygı, minnet ve rahmetle anıyor ve önce Darüşşafaka Rezidans Dergisi'nde yer alan röportajını sizlerle paylaşıyoruz. 

Darüşşafaka Yakacık Rezidans sakinlerinden emekli askeri doktor Mehmet Semih Ünkan, zindeliğiyle gençlere taş çıkartıyor. Doksan iki yaşına inat her sabah en az yarım saat yüzüyor, ardından da jimnastik yapıyor. İstanbul Üniversite Tıp Fakültesi’nden 1944 yılında  askeri hekim olarak mezun olan Ünkan, emekli olduktan sonra da ticarete atılıyor . 

“Buradaki intizamı, düzeni ve disiplini başka hiçbir yerde bulamam”

Darüşşafaka Rezidansları'nı gazetede okuduğu bir haber neticesinde öğrenen Ünkan, “Yaşlandığım zaman daha disiplin bir hayat yaşamak için böyle bir yer arıyordum. 2002 yılında Yakacık Rezidans’a ilişkin gazetede bir haber okudum, ardından da ortayla irtibata geçtim. O zaman Monte Carlo’da yaşıyordum. Bu nedenle üye olmayı erteledim. 2004 yılında tekrar Yakacık Rezidans’a geldim ve hayatımın geri kalanını burada geçirmeye karar verdim” diye anlatıyor. Emekli askeri doktor Ünkan verdiği karardan ötürü duyduğu memnuniyeti ise şu cümlelerle ifade ediyor: “Buraya girerken çok düşündüm ama girdikten sonra çok memnun kaldım. Evim de var. İstesem evimde kalabilirim ya da ömrümün geri kalanını Türkiye’nin en lüks otellerinden birinin süitinde geçirebilirim. Fakat ben burada yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü buradaki intizamı, düzeni ve disiplini başka hiçbir yerde bulamam. Burada muntazam bir hayat var. Mesela buranın o kadar güzel bir havuz varki, bu yaşımda bu kadar dinç kalmamı biraz da ona borçluyum. Hayatımını bu kadar sağlıklı geçmesini Darüşşafaka’nın bu yerine borçluyum.”

“Darüşşafaka, toplum için çok önemli bir hizmeti yerine getiriyor”

“Dinçliğimin ve zindeliğimin sebeplerinden biri de Darüşşafaka’nın bir rezidansında yaşamam” diyen emekli askeri doktor Ünkan, Darüşşafaka’nın tarihi misyonuna da dikkat çekiyor: “Darüşşafaka bir buçuk asırdır babası hayatta olmayan yetenekli çocukları imtihanla seçerek, onlara mükemmel bir eğitim veriyor. Toplum için çok önemli bir hizmeti yerine getiriyor. Bu açıdandan da Darüşşafaka’yı çok takdir ediyor ve elimizden gelen yardımı yapıyoruz.” 

 

Darüşşafaka Cemiyeti’nin değerli bağışçısı ve üyesi, iyiliksever insan, Dr. Mehmet Semih Ünkan, 2 Ekim 2015 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Aziz hatırasını saygı ve minnetle anıyoruz.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Selçuk Gündemir

Selçuk Gündemir

“Her çocuk bir ışıktır”

Türkiye’nin adını uluslararası alanda başarıdan başarıya taşıyan müziğin dahi çocukları onlar: Fazıl Say, Muhittin Dürrüoğlu Demiriz, Emre Elivar ve Emrecan Yavuz… Ve onlardan “evlatlarım” diye söz eden bir isim Prof. Dr. Selçuk Gündemir. Çünkü hepsinin çocukluğunu biliyor Gündemir, “Fazıl konservatuvara gelmişti, Emre beş yaşındayken yanımıza geldi” diye anlatıyor. 1931’de müzikle iç içe bir ailede doğdu Gündemir ve ilk piyano eğitimini müzisyen babası Sadi Armaner’den aldı.

“Piyano çalmaya ne zaman başladığımı hatırlamıyorum bile, çünkü kendimi bildim bileli evde piyano ve çello vardı”

diyecek kadar müziğin içindeydi Gündemir. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan birincilikle mezun oldu. 1956’da konservatuvardan arkadaşı ve Türkiye’nin dahi çocuklarının eğitmeni Prof. Dr. Kamuran Gündemir’le hayatını birleştirdi. Eşiyle birlikte devlet tarafından burslu olarak Paris’e gönderildi. Gündemir çifti orada Lazare Lêvy, A.Cortot gibi değerli hocalarla çalıştı, beş yıl sonra yurda döndü.

Ankara Devlet Konservatuvarı’nda göreve başlayan Gündemirler, konser çalışmalarını da sürdürdü, Hem eğitmenliği hem de konser çalışmalarını birlikte yürütmek imkânsızlaşmaya başladığı noktada da eğitmenliği seçtiler ve ömürlerini yetenekli çocukların eğitimine adadılar. Onların bu idealizmi olmasaydı, belki de Fazıl Say, Muhittin Dürrüoğlu Demiriz, Emre Elivar ve Emrecan Yavuz “bu ülkenin işlenmemiş cevherleri” olarak kalacaktı. Ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say’ın “beni yaratan insan” diye söz ettiği Kamuran Gündemir, yetiştirdiği onlarca çocuğu bu ülkeye miras bırakarak, 2006’nın şubat ayında aramızdan ayrıldı. Kırk yıllık hayat arkadaşının ardından tüm cümlelerini çoğul kuran Selçuk Gündemir “Biz, her zaman yaptığımız işlerin önde, kendimizin arkada olmasını tercih ettik. Biz, işlerimiz ön plana çıktığında çok daha mutlu oluyoruz” diyor.

Piyanoya babasının vasıtasıyla başladığını ifade eden Selçuk Hanım, "Ancak profesyonel olarak 1943’te Ankara Devlet Konservatuvarı’nda başladım. Öğrenci olarak her yıl resital verdim. Sonra 1952’de Milletlerarası Modern Müzik Festivali kapsamında Türk bestecilerini icra etmek üzere Almanya’ya gittim. Türk ve yabancı şefler yönetiminde Bach, Mozart, Beethoven, Saint Seans, Ravel Sol Majör konçertolarını çaldım" diye anlatıyor.


Merhum eşi Kamuran Bey'le konservatuarda tanıştıklarını kaydeden Selçuk Hanım,

"İkimizin de piyanoda oluşu daha bir yakınlaşmamızı sağladı. 1956’da evlenip tahsil için burslu olarak Paris’e gittik, beş yıl kaldık ve orada çok kıymetli hocalarla çalışma imkânı bulduk. Devletin eğitimimize yaptığı bu katkıyı biz de hayatımız boyu çocukları yetiştirmeyi görev edinerek ödemeye çalıştık. Görev bitmez hayatın sonuna kadar devam eder. Her çocuk bir ışıktır çünkü… Ülkemize döndükten sonra eşimle eğitimciliğe başladık, ayrıca özel resitallerin yanında piyano konserleri verdik. Hatta 1972’de Türkiye’de ilk defa F. Poulenc’in 2 Piyano için ‘Re Minör Konçertosu’nu Ankara ve  İstanbul’da çaldık. Eşimle sahneyi, hayatı paylaştık. Öğrencilerimizin hepsi birer evlat oldu. Fazıl Say, Muhittin Dürrüoğlu Demiriz, Emre Elivar, Emrecan Yavuz ve daha nice kıymetli öğrencilerimiz yetişti, bizim gurur kaynağımız oldu. 1998’de Ankara Devlet Konservatuarı’ndaki resmi görevim son buldu. Darüşşafaka’ya yakınlığım da ezelden beri eğitime verdiği önemden kaynaklanıyor. Eğitimde çok önde gelen bir kurum. Oradan mezun olan birçok arkadaşım oldu. Çok kıymetli insanların Darüşşafaka’dan mezun olup, yaşamlarında verimli çalışmalara imza attıklarını bildiğim için Darüşşafaka her zaman ön plandaydı. Urla Rezidans’ı da eğitim açısından Darüşşafaka’yla iş birliği yapmak için tercih ettim"

diyor. 

Yani Darüşşafaka’nın üstlendiği tarihi misyonun Urla Rezidans’ın bağışçısı olmasında önemli rol oynadığına dikkat çeken Gündemir, "Yaptığım bütün araştırmalar sonucunda Darüşşafaka’nın başlangıcından bugüne kadar son derece pürüzsüz bir çizgisi olduğunu gördüm. Türkiye için bu büyük bir gurur kaynağı… Darüşşafaka’nın babası veya annesi vefat etmiş, maddi durumu yetersiz çocuklara verdiği desteğe el uzatmak için bu girişimde bulundum ve çok mutluyum. Çünkü rezidans hem işlevi hem orada yaşayan kişiler hem de oluşturulan çok uygun yaşam koşulları açısından son derece mutluluk verici bir mekân. Huzur ve güven verici bir ortam. Son derece güzel bir yer. Her dost sohbetinde herkese tavsiye ediyorum" diye konuşuyor.

 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Özhan Oğuzcan

Özhan Oğuzcan

“Burada hayatımın en rahat günlerini geçiriyorum”

“Bütün sevgililer, dostlar gitti. Bir sen kaldın kadınım, beni terk etmeyen”  diyordu “Batık Gemi” adlı şiirinde Ümit Yaşar Oğuzcan, otuz yıllık hayat arkadaşı Özhan Hanım’a…  

Altmış iki yıllık ömrüne otuz üç kitap, sığdırmış edebiyatımızın en üretken şairlerinden Ümit Yaşar Oğuzcan’ın tabiriyle “Kaptan”dı, o… On dört yaşındaydı, Ümit Yaşar Oğuzcan ile evlendiğinde…  Kendi deyimiyle sokakta “çelik çomak” oynuyordu daha… Aileler öyle uygun görmüştü, ona da kabul etmek düşmüştü.  Tanıdıkça sevmişti hem de çok sevmişti Ümit Yaşar’ı…  

Urla Rezidans’ın bağışçıları arasında yer alan Özhan Oğuzcan, 1934 doğumlu... 1948'de teyzesinin üvey oğlu olan Ümit Yaşar Oğuzcan'la evlenen Özhan Hanım, on beşinde ilk çocuğunu doğuruyor. 2011 yılında Urla Rezidans'ın bağışçıları arasına katılan Özhan Oğuzcan, bu süreci şöyle anlatıyor: " İstanbul’da yalnız yaşıyordum. Evim üçüncü kattaydı ve apartmanda asansör yoktu. Merdiven inip çıkmak bir eziyetti. Sürekli ilaç kullanıyorum, o ilaçları gidip almam gerekiyordu.  Alışverişe çıktığım zaman eve gitmeye halim kalmıyordu. Bir yardımcım vardı ama yine de olmuyordu. Çok yoruluyordum. Küçük oğlum Lütfi, Beyramkale’de butik otel işletiyor. Ona, söyledim. Önce 'Senin huzurevine gitmene asla izin vermem' dedi. Yine de rezidansı aradım, gelip beni aldılar. Bir gece kaldım. Çok beğendim.  

O sırada oğlum, bir Darüşşafaka mezunuyla tanışmış, ona sormuş. O çok övmüş rezidansları… İnternetten de incelemiş. Rahat edeceğime inanınca kabul etti. Burada hayatımın en rahat günlerini geçiriyorum. Düşünün evimdeyken ilacım bitmişti, gidip almaya gözüm kesmemişti. Buraya geldim, ilacım odama geldi. Buradaki hizmet anlayışını gösterecek küçük bir anımı paylaşmak istiyorum. İlk geldiğimde odamda abajur yoktu. Ben de gece okumayı severim. İdareye söyledim, bir saat içinde odama abajur geldi."

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Vasfiye Eriş

Vasfiye Eriş

"Her şey kızların okuması için"

Yakacık Rezidans’ta yaşayan Vasfiye Eriş, Türkiye’nin sessiz sedasız hayır işleyen isimlerinden biri…

On iki Yunan adasından Kos’ta (İstanköy) dünyaya gelen Eriş, çok uluslu, çok kültürlü bir ortamda büyümüş: “Ben üç lisan birden öğrenerek büyüdüm. İtalyanca, Yunanca ve Almancayı ana dili gibi konuşuyorum. Bütün arkadaşlarım Yunan, İtalyan idi” diye anlatıyor özlemle o günleri Eriş. Adada Türk okullu olmadığından İtalyan Koleji’ni bitirmiş.

Üniversite eğitimi için Atina’ya gitmek gerektiğinden eğitimine devam edememiş. Kos’ta evlenmiş: “Kayınpederim adanın ünlü tatlıcılarındandı. Tahin, helva, baklava yapardı. Bugünkü Hacı Bekir Tatlıcısı gibi kayınpederim de adada Hasan Çavuş olarak ünlüydü. Eşim, İstanbul’da üniversite okumuştu ama adaya dönerek, babasının yanında çalışmayı seçmişti. Adada hayat çok güzeldi. Herkes birbirini tanırdı, asla kapılarımızı kilitlemezdik, hırsızlık nedir bilmezdik.” Ancak on iki adanın Yunanistan’a verilmesinden sonra her şey değişmeye başlamış:

“Hayat Türkler için zorlaşmaya başladı. Eşimin ailesinin mağazaları vardı, onlara saldırılar oldu. Adada yaşayan Rumlar değil ama sonradan gelen fanatik Rumlar yüzünden huzurumuz kalmadı. Bunun üzerine 1954’te İstanköy’den göç ettik. Önce Bodrum’a, ardından da İstanbul’a geldik.”

“En büyük hayalimi gerçekleştirdim”

Kız öğrencilerin barınma sorununun yoğun olduğu Kars’ta, ilk önce lisede okuyan kızlar için 140 kişi kapasiteli, ardından üniversite öğrencileri için 200 kişi kapasiteli ve son olarak da Çıldır’da ilköğretim öğrencileri için 70 kişi kapasiteli kız öğrenci yurdu yaptıran Eriş, neden özellikle kız öğrenci yurdu yaptırdığını şöyle açıklıyor: “Annem, on dört yaşında Bodrum’dan İstanköy’e gelin gelmiş. Tabii on dördünde evlenince ancak Kuran okumasını, imza atmasını öğrenmiş. Sekiz kardeştik. Biz büyüyüp okula gitmeye başladığımızda annemiz bize yardım edemezdi, karne aldığımızda hiç sormazdı, geçtiniz mi kaldınız mı, diye. Çünkü bilmiyordu. İşte ben o zamandan beri hep okumak istedim. Keşke kültürlü bir annem olsaydı da bana derslerimde yardım edebilseydi, derdim. Benim bugün yaptığım bağışların temelleri o zamandan atılmıştır aslında…” 400 kız öğrencinin barınma sorunun çözen Eriş,

“Çocukluğumdan beri en büyük hayalim annelerin kültürlü, bilgili olması ve çocuklarının güzel bir eğitim almalarına destek olmalarıydı. Ben açtığım bu yurtlarla en büyük hayalimi gerçekleştirdim”

diyor.

Yakacık Rezidans’ın üyesi

1999’da eşini yitirince yalnız yaşamak istemeyen Vasfiye Hanım, bu süreçte Darüşşafaka’nın Rezidanslarından haberdar olmuş: “Komşum, Darüşşafaka Rezidansları'nı duymuş, bana rezidansları tanıtan çok güzel bir katalog getirdi. İnceledim, araştırdım, gidip gezdim ve çok beğendim. 2004'te Yakacık Rezidans’a üye oldum. Rezidans’a üye olduktan sonra geleceğe dair hiçbir kaygım kalmadı. Zaten o nedenle tüm mal varlığımı hayır işlerine bağışlayabildim.”

Yakacık Rezidans’ın bağışçısı olarak da çocukların eğitimine destek olmanın kendisine ayrı bir huzur verdiğini ifade eden Eriş, “Darüşşafakalı öğrencilerle de zaman zaman bir araya geliyoruz, onlarla sohbet ediyorum, hepsi de inanılmaz güzel, zeki çocuklar” diyor.

 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler