Osman Nuri Ergin (DŞ'01)

Osman Nuri Ergin (DŞ'01)

Saygı ve Minnetle Anıyoruz
(1883-1961)

Türkiye’de çağdaş belediyecilik çalışmalarını başlatan bir isim: Osman Nuri Ergin...

Bir buçuk asırlık tarihi boyunca binlerce çocuğun hayatını eğitimle değiştiren Darüşşafaka, yetiştirdiği çocukların, birgün ülkelerine ve insanlığa hizmet eden, bu hizmetleriyle de adlarını tarihe yazdıran mümtaz şahsiyetler olmasının haklı gururunu yaşadı. Bu isimlerden biri de Osman Nuri Ergin...

Türkiye’de çağdaş belediyecilik çalışmalarını başlatan, Osmanlı-Türk şehircilik ve belediyecilik tarihinin güncel işleyişini ülkemizde ilk defa bilimsel olarak inceleyip nitelikli eserlere dönüştüren Osman Nuri Ergin, belediyeciliğin, şehir tarihçiliğinin, eğitim tarihi çalışmalarının ilk mimarlarındandır.

Türk belediyecilik tarihinin vazgeçilmez kişisi olarak nitelendirilen Osman Nuri Ergin, 1883’te Malatya’nın İmran köyünde doğdu. Babası Ali Efendi’nin 1892’de ticaret yapmak amacıyla İstanbul’a gelmesiyle İstanbul’a yaşamaya başlayan Osman Nuri Ergin, önce Zeyrek Mekteb-i Rüşdiyesi'ne gitti. “Nuri” adı da buradaki hocası Osman Nuri tarafından kendisine verildi. Eğitimine Mekteb-i Osmânî ve Mahmudiye Rüşdiyelerinde devam eden Osman Nuri Ergin, Darüşşafakalı ünlü bir matematik eğitimcisi ve baba dostu Mehmet İzzet Bey'in yönlendirmesiyle Darüşşafaka’ya girer.

1893’te Darüşşafaka’ya giren Ergin, 1901 yılında üstün başarıyla buradan mezun olur. Aynı yıl, eski adı Şehremaneti olan İstanbul Belediyesi’nde memur olarak çalışmaya başlayan Ergin, 1904’te Darülfünun’a, bugünkü adıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümü’ne girer ve oradan da 1907’de birincilikle mezun olur.  Bu dönem Fransızca ve Arapçayı öğrenen Ergin, Darülfünun’un yakınındaki Sahaflar Çarşısı’ndan çoğunluğu el yazması pek çok kitabı toplar. İstanbul Belediyesi’nde başkâtiplik, mümeyyizlik ve şube müdürlükleri gibi görevlerde bulunan Ergin, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra belediye memurları arasında açılan sınavı kazanarak Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye idaresi kâtipliğine tayin edilir. Bu görevi esnasında belediye hizmetlerini yakından tanıma ve inceleme imkânı bulan Ergin, İstanbul Belediyesi’nin arşivinin kuruluşunu gerçekleştirerek, birçok bilgi ve belgeyi gün yüzüne çıkarır. 1927'de ilk nüfus sayımına karar verildiğinde İstanbul sokaklarına isim vermekle görevlendirilen Osman Nuri Ergin, beş ay içinde 6 bin 214 sokağın birçoğuna Türk büyüklerinin adlarını vererek otuz sekiz haritadan meydana gelen bir rehber hazırlar. 1928'de İstanbul Şehremaneti Mecmuası'nı çıkarmaya başlayan Osman Nuri Ergin, belediyeden ayrılıp vilayete geçinceye kadar bu derginin yöneticiliğini yapar.

1901 yılında girdiği belediyede ulaştığı en son nokta genel sekreterliktir. 1924 yılında atandığı bu görevi, emekli olduğu 1946 yılına kadar sürdüren Ergin, resmi görevlerinin yanında Dârüşşafaka, Vefa Lisesi ve Amerikan Kız Koleji’nde eğitmenlik yapar. Belediye Zabıta Memurları Mektebi ile Polis Meslek Mektebi’nde belediyecilik, kanun ve nizamnâmeler, halk için açılan gece mekteplerinde de Türkçe, edebiyat, felsefe, sosyoloji, tarih ve belediye bilgileri dersleri verir. Bu okullarda alfabeyi pratik yoldan öğretmek üzere Kolay Elifbâ (İstanbul 1326) adlı eserini kaleme alan Ergin’in öğretmenlik hayatı 1956'ya, araştırma ve yazı hayatı ise vefat ettiği 1961 yılına kadar devam etti.

Darüşşafaka tarihini yazdı

Türk ilim ve kültür hayatına eşsiz eserler bırakan Osman Nuri Ergin, aynı zamanda Darüşşafaka tarihçesini ilk kez kaleme alan kişiler arasında yer alıyor. Darüşşafaka’ya girmesine vesile olan Darüşşafakalı Mehmet İzzet Bey, Mehmet Esat ve Ali Kami Bey’le birlikte kaleme aldığı “Darüşşafaka: Türkiye’de İlk Halk Mektebi, İstanbul, Evkaf-ı İslamiye Matbaası, 1927” adlı kitap, Darüşşafaka tarihinde önemli yer tutuyor. Bu kitabın yeni harflerle basımı Doç. Dr. Mehmet Kanar tarafından 2000 yılında hazırlandı. Osman Nuri Ergin’in Darüşşafaka tarihi açısından önem taşıyan ikinci eseri ise yine kendisiyle birlikte üç kişinin imzasını taşıyan “Darüşşafaka’nın Emlak ve Akarları, İstanbul, 1951”adını taşıyan kurumun gelir ve mülkleri hakkındaki rapordur. 

Ergin’in İstanbul’a kazandırdığı en önemli eserlerinden biri, 1939 yılında Belediye Müzesi ve Kütüphanesi olarak açılan, daha sonra Taksim’de Atatürk Kitaplığı adıyla hizmete devam eden kütüphanedir. Ergin, hayatı boyunca biriktirdiği 11 bin cildi kitabı, kuruluşunda yer aldığı bu kütüphaneye bağışladı. Osman Ergin Koleksiyonu’nda yer alan kitaplar ise şöyle: Yazma adedi: 2.077 cilt içerisinde 4.933 eser/risale, Arapça kitaplar: 2.112 cilt, Farsça kitaplar: 114 cilt, Osmanlıca ve Latin harfli (Türkçe ve yabancı dil kitaplar): 4. 356…

Osman Nuri Ergin’in hakkında 1987’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği tarafından hazırlanan “Osman Nuri Ergin: Türk Belediyecilik Tarihi Üstüne Seçmeler” adlı kitap bulunuyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Adnan Sokullu (DŞ'29)

Prof. Dr. Adnan Sokullu (DŞ'29)

Saygı ve Minnetle Anıyoruz
(1910-2005)

Ultrasonografi araştırmacılarının Darüşşafakalı öncüsü

Darüşşafaka’da içine düşen fizik tutkusu hiç sönmedi. Devlet bursuyla gönderildiği Almanya’dan teknik fizik mühendisi diplomasıyla dönen, 17 yıl ABD’de ders veren Prof. Dr. Adnan Sokullu, modern tıp için vazgeçilmez olan ultrasonografinin öncüleri arasında ilk sıralarda anılıyor.

Röportaj: Demet Eyi -Darüşşafaka dergisi (Kasım 2009)

Türk bilim dünyasının en parlak üyelerinden biri olarak on yedi yıl ABD’nin en önemli üniversitelerinden Case Western Reserve’de ders verdi, ultrasonografi yani artık tıbbın hemen hemen her alanı için olmazsa olmaz ultrason araştırmalarının başında yer aldı Prof. Dr. Adnan Sokullu… Bu alanda yaptığı çalışmalar nedeniyle National Institute of Health tarafından “Ultrasonografi Araştırmacılarının Öncüsü” plaketiyle ödüllendirildi. Türkiye’nin adını uluslararası arenada başarıyla duyuran Prof. Dr. Sokullu, ülkemizde ise fiziği endüstriye uygulayan en iyi fizikçi olarak biliniyor. 

Şeceresi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak döneminin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa’ya kadar uzanan Prof. Dr. Sokullu, 27 Aralık 2005’te, doksan beş yaşında aramızdan ayrıldı, ardında bilimsel çalışmalarını, yetiştirdiği binlerce öğrenciyi bırakarak… Adnan Sokullu’nun hikâyesinin izini sürmek için elli iki yıllık hayat arkadaşı Sanay Sokullu’nun kapısını çalıyoruz. Bizi eşinin uzun yıllar kullandığı çalışma odasında ağırlayan Sanay Sokullu, Prof. Dr. Sokullu ile geçirdiği yarım asrı “elli iki muhteşem yıl” diye tanımlıyor. Adnan Bey’le nasıl tanıştıklarını sorduğumuz Sanay Hanım’dan akraba olduklarını da öğreniyoruz: “Üçüncü nesil kuzendik. Ayrıca İÜ Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken hocamdı. Hatta beni ikmale bırakmıştı. Bu benim müthiş gururuma dokundu. Çünkü hep çok başarılı bir öğrenciydim, ikmal nedir bilmezdim. Bunun üzerine ben de tıbbı bıraktım. Evlendikten sonra da ona hep ‘Ceza verdim sana’ derdim.” 

“Memleketine çok bağlıydı”

Sokullu çifti, Western Reserve Üniversitesi’nden gelen davet üzerine 1960’ta ABD’ye gitmiş. Çok cazip imkânlar sunulmasına, altmış civarındaki bilimsel makalesini, kitabını orada yazmasına ve üniversitenin tıp fakültesinde kurduğu ultrases araştırma laboratuvarındaki çalışmalar mükemmel gitmesine rağmen Sokullu, 1977’de kesin dönüş yapmış. Eğitimini tamamlamak için ABD’de kalan Sanay Sokullu, eşinin bu kararını ülkesine duyduğu sevgiyle açıklıyor: 
“Adnan memleketine çok bağlı bir insandı. Âdeta nostalji içine düştü. ABD’de kalmak ona çok ağır geldi. Orada kalmayı daha çok, ben istiyordum. Çünkü oradaki tüm vaktimi üniversiteye gitmekle geçirmiştim. Son olarak antropoloji eğitimi aldım, doktoraya başladım ve onu bitirmek istiyordum. Fakat Adnan o kadar rahatsız olmaya başladı ki… Opera ve konserler için mevsimlik biletlerimiz vardı. Adnan bu tür etkinliklere çok meraklıydı ama onlara bile gidemez oldu. Bir gün dedim ki; ‘Adnancığım, bu kadar sıkılıyorsan dönelim, bizi buraya bağlayacak bir şey yok.’ Sanki hemen ertesi gün için ‘gidelim’ demişim gibi beni orada bıraktı ve kendisi döndü. Türkiye’ye ayak basar basmaz TÜBİTAK’a girdi. Ben doktoramı tamamlayıncaya kadar ABD’de kaldım. Türkiye’de çok mutlu oldu. Anladım ki hele bu kuşak ülkesine inanılmaz bir bağlılık duyuyor. Bazen işgal günlerini anlatır, ‘İstanbul’da İngiliz askerlerinin yürüyüşünü gördüğüm zaman bir kaldırıma oturup ağladım’ derdi. Düşünün ufacık bir çocuktu o zamanlar. Hem ülkesine hem İstanbul’a hem İstanbul Üniversitesi’ne hem de geçmişine çok bağlı bir insandı. Darüşşafaka’ya da öyle… O kadar bağlıydı ki Darüşşafaka’ya, bana hep oradaki yıllarına dair hikâyeler anlatırdı. Özellikle şimdi ismini hatırlamadığım Darüşşafaka’nın bir müdüründen sevgiyle söz ederdi. Onun, beğendiği talebeleri evine davet ettiğini ve yaşamın sosyal tarafını da öğretmeye çalıştığını söylerdi.” 

 

1922-23 Darüşşafaka'ya başladığı yıllardan...
1922-23 Darüşşafaka'ya başladığı yıllardan...

“Benim ailem Darüşşafaka”

Adnan Sokullu’nun on iki yaşındayken kendi başına gidip Darüşşafaka’ya kayıt olduğunu ve her zaman bunu övünerek anlattığını belirten Sanay Hanım’dan Adnan Bey’in hikâyesini en baştan dinliyoruz: 
“Adnan, babasını üç yaşındayken, annesini de dokuz yaşındayken kaybediyor. Ablasının yanına sığınıyor. Tabii harp seneleri… Ablasının eşi de vefat ediyor, ağabeyine sığınıyor. Ancak ağabeyini de harpte kaybediyor. Osmanlı İmparatorluğu parçalandığı gibi aileler de parçalanıyor. Bir şekilde Darüşşafaka’nın babasını yitirmiş çocukları aldığını öğreniyor ve kendi kendine gidip yazılıyor. Geniş bir ailemiz olmasına rağmen Darüşşafaka’dan hep ‘ailem’ diye söz ederdi. Darüşşafaka’nın yanında amcalar, yengeler, kuzenler ikinci planda kalıyordu. Darüşşafaka ile bağlarını hiçbir zaman koparmadı. Türkiye’ye döndüğünde yönetimine de girdi. Bir laf vardır: Darüşşafaka, ya çok hırslı insan yetiştirir ya da çelebi ruhlu. Hakikaten öyle... Adnan, çelebiydi, her şeye razıydı. Hiç aldırmazdı, kırılmazdı, gayet neşeliydi, daima gülerdi.”

Fizik tutkusu Darüşşafaka’da başladı

Darüşşafaka’nın Prof. Dr. Sokullu’nun hayatındaki rolünü öğrenmek için yaptığımız araştırmada ise oldukça ilginç bilgilere ulaştık. İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Metin Bolcal’ın, bilim adamının hayatına dair kaleme aldığı makaleye göre, Prof. Dr. Sokullu’ya fizik tutkusunu aşılayan, daha sonra Teknik Üniversite’nin rektörlüğünü de yapacak olan, Darüşşafaka’nın çiçeği burnunda fizik öğretmeni Prof. Dr. İlhami Civaoğlu’ndan başkası değil. Makalede, Prof. Dr. Sokullu ile yapılmış bir söyleşiden şu alıntıya yer veriliyor: “İmparatorluk çökerken toplumu da beraberinde sürüklüyordu, konaklar, köşkler vardı ama hepsi harabe hâline gelmişti. İşte bu nedenle ben de bir yetim mektebine, Darüşşafaka’ya sığınmıştım. Lise bire geçtiğimiz yıl, yeni bir fizik öğretmeni gelmişti. Fransa’da okumuş, pırıl pırıl, ateş gibi bir genç. Fizik şevkini ilk kez onda tattım, okuduğumu onunla anlamaya çalıştım. Benim için en önemli etkisi, o zaman okutulan fizik kitabını anlamakta zorluk çekmem üzerine, o kitabın Fransızcasını okumamı önermesi olmuştu ve gerçekten bu anlamamı kolaylaştırmıştı.”

 

Darüşşafaka yılları
Darüşşafaka yılları

“Adnan ne yaptın? Askerî haberleşmeyi kestin!”

Bolcal’ın makalesinde ayrıca, çalışkanlığı nedeniyle Darüşşafaka’nın fizik laburatuvarının anahtarı kendisine teslim edilen Sokullu’nun ağzından, o laboratuvarda yaptığı bir telsizle askeri haberleşmeyi nasıl kestiği de bütün ayrıntısıyla anlatılıyor:
“Laboratuvar gerçekten mükemmeldi. Koca bir Reuhmcorf bobini vardı ve bu cihaz açık çekirdekli bir yüksek gerilim transformatörüydü. Bir batarya bağlanınca üzerindeki tertibatla trafoya kesintili çok yüksek gerilim verir ve 10-15 santimlik şimşekler çıkartırdı. Bir gün aklıma bu cihaz yardımıyla bir telsiz vericisi yapmak geldi. O zaman Okmeydanı tepesinde bir askeri telsiz istasyonu vardı. Burası da indüksiyon makinesiyle çalışıyordu. Verici nokta-çizgi Mors alfabesi verirken öyle dehşetli kıvılcım sesleri çıkarıyordu ki, sesi Hasköy’den duyuluyordu. Ben de öyle bir cihaz yapayım, dedim. Gittim, Okmeydanı’ndaki astsubaylarla anlaştım. Sabahleyin 05.30’da birkaç dakikalık Mors işareti verecektim. Astsubaylar da işaretimi almışlarsa, hava raporundan sonra tam 06.05’te ‘KAH’ diye işaret vereceklerdi. KAH işareti o zamanlar telsizcilerin gülme veya alay işaretiydi. Tayin ettiğimiz günde erkenden laboratuvara indim. Tam 05.30’da cihazımı çalıştırdım. Kocaman kıvılcımlar çıkıyor ve sabahın loşluğunda antenin de hafif hafif ışığı görülüyordu. Bir müddet sonra durup dinlemeye geçtim. Bir de baktım bana KAH işareti veriyorlar. Onların işareti de DAS. İşaretten sonra Mors’la uzunca bir şeyler söylediler fakat tam anlayamadım. Heyecanımdan ve sevincimden ne yapacağımı şaşırmış bir halde manipleye sarılarak, “Ne söylediğinizi tekrarlayın” dedim. Cevap verdiler ama çok hızlı ve sert yazıyorlardı. Algılayabildiğim kelimeler küfür anlamını taşıyordu: Çekil aradan ...” 

1979'da United Watisu Tekniker Yetiştirme Programı için çalıştığı yıllardan..
1979'da United Watisu Tekniker
Yetiştirme Programı için çalıştığı yıllardan..

Bu sırada laboratuvarın kapısı güm güm çalmaya başlar. Adnan Sokullu koşar ve kapıyı açar. Kapıda okul müdürü, üstüne robdöşambrını almış, büyük bir telaşla içeri girer ve “Adnan ne yapıyorsun sen? Askerî haberleşmeyi kesmişsin, hemen sök cihazı, inzibatlar gelecek şimdi” der. Bir iki saat sonra gerçekten inzibatlar gelir ve meselenin esası anlaşılır.

Yıl 1927… Telsiz yapmak yasak… Böyle bir girişimin casusluk sayılabileceği bir dönem… Böyle bir ortamda yaşanan olayın sonunu ise Sanay Hanım’dan dinliyoruz: “Adnan titreyerek askerlerin huzuruna çıkmış. Darüşşafaka’nın müdürü Adnan’ı savunmuş ve ‘Bu çocuk merakından yapıyor, ondan casus falan olmaz’ demiş askerlere… Adnan’ın özür dilemesiyle de mesele kapatılmış.”

 

1950'ler Eczacıbaşı Fabrikası'nın açılışından...
1950'ler Eczacıbaşı Fabrikası'nın açılışından...

“Harika bir hocaydı”

Adnan Sokullu’nun en çok hocalığı sevdiğini belirtiyor Sanay Hanım ve ekliyor: “Harika bir hocaydı. Ben talebesiyken, fizik konferans salonunda deneyler yapardı. Bu da talebelere çok cazip gelirdi. Dersine bin-bin beş yüz öğrenci katılırdı. Talebeler, sabahtan gelip yer tutarlardı. Hatta bir keresinde askerî tıbbiyeliler ile siviller arasında yer tutma nedeniyle kavga bile çıkmıştı. Çünkü askerî talebeler, sıralara palaskalarını, kaputlarını koyar, ön taraflardan yer tutarlardı. Hukuktan, iktisattan talebeler dersini izlerdi. Çok güzel deneyler yapardı ve çok mutlu olurdu. Amerika’da da çok sevilirdi. Bir keresinde doktorlar haftası nedeniyle bir etkinlik düzenlenmişti. Adnan’ın talebeleri de artık doktor olmuş, pratisyenliğe başlamış. Bizi de davet ettiler, gittik. Tüm doktorlar orada... Öyle bir kuyruk ki… ‘Hocam siz beni tanımazsınız ama sizin öğrencinizdim” diyor herkes… Belki yüz kişi vardı sırada. Adnan çok şaşırmış bir haldeydi. Ben de sıraya girdim: ‘Hocam, siz beni tanımazsınız ama ben de sizin talebenizdim’ dedim. Talebelerini çok severdi, talebeleri de onu…”

 

1979'da İstanbul'da yapılan Güneş Enerjisi Kongresi'nde...
1979'da İstanbul'da yapılan
Güneş Enerjisi Kongresi'nde...

Darüşşafaka’nın müdürünün armağanı, Adnan Kahveci’ye…

“Türkiye’den ABD’ye eğitim için gelen gençler, mutlaka Adnan’ın yanına gelirdi. Çünkü üniversite çevresinde çok tanınan bir isimdi” diyen Sanay Hanım’dan 1993’te kaybettiğimiz eski bakanlardan Adnan Kahveci’nin de bu gençlerden biri olduğunu öğreniyoruz: “Adnan, Kahveci’yi çok sevdi. Onun için ‘Ayağı yerde, tam Anadolu çocuğu’ derdi. Hatta Darüşşafaka’dayken müdürünün kendisine armağan ettiği bir kitap vardı. ‘Aklı gibi ruhu da güzel oğlum Adnan’a’ diye imzalanmış bir kitap… Kahveci’yi o kadar çok sevdi ki, bir gün ‘Benim için çok kıymetli bu kitabı, sana armağan etmek istiyorum” dedi ve kitabı Kahveci’ye verdi.”

Adnan Kahveci’nin ABD’den dönmesinde de Adnan Sokullu’nun etkin rol aldığını söylüyor Sanay Hanım: “Kahveci’ye, ‘Memleketin sana ihtiyacı var, gel. Türkiye’de senin için çok güzel işler var’ derdi. Kahveci döndüğünde de onu ilk önce TÜBİTAK’a aldı. Oradaki faaliyetlerinde gördü ki Kahveci’nin siyasi yönü ağır basıyor, ‘Oğlum sen burada ziyan olursun. Güzel fikirlerin var. Çıkacak kanunlarda sözün geçer’ diye siyasete yönlendirdi.” 

 

1967'de gözde kullanilan ilk ultrases denemesi (Lake Side Hospital-ABD)
1967'de gözde kullanilan ilk ultrases denemesi
(Lake Side Hospital-ABD)

Ultrasesi göze ilk o uyguladı

Prof. Dr. Sokullu, bilim dünyasında “ultrasesi göze uygulayan kişi” olarak tanınıyor. Ultrases araştırmalarına girmek isteyen Western Reserve Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin ultrases bilen tecrübeli bir fizikçi arayışı, onları Prof. Dr. Sokullu’ya götürmüş. Hikâyenin devamını ise Sokullu şöyle anlatıyor:
“Günün birinde ABD’den bir mektup aldım, ‘Bize gelebilir misin’ diye. Ben klasik ultrases yapıyorum, yani tecrübem filan var ama hiçbir uygulamam yok. Bir gün, gözü şişmiş bir hasta var hastanede, nedenini bulamıyorlar, ‘Acaba senin yaptığın cihazla gözün içini ve arkasını görebilir miyiz? Şunu bu hastaya uygular mısın?’ dediler. Telaşlarını fark ettiğim için kabul ettim. Aletleri tekerlekli bir masa üzerine monte ettikten sonra hastaya gittik. Hastanın gözü şiş ve kapalı. Göz kapağı üzerinden gözüne ultrases tatbik ettim ve transduseri değişik yönlere çevirirken, bir de baktım bir büyük bir eko geliyor gözden. Sağdan gönderiyorum dalgayı, sonra soldan gönderiyorum, fakat eko hep muayyen bir yerden geliyor. Yeri gayet belirgin, gözün sol tarafına doğru içerde, göz arkasında bir yer. Tereddütle göz arkasında yabancı bir madde var diyorum. Metalik bir şey… Metal olması, tabii tahminden ibaret… Çünkü hedefin bu kadar büyük eko verebilmesi için metal bir parça olması gerek. Tahminime güvendiler ve hanımı ameliyata aldılar. Gözün arkasında bir ince telden klips buldular. Hanım bir yıl önce bir göz ameliyatı daha geçirmiş ve klips de o zaman unutulmuş, o çıkınca kadın düzeldi ve benim de itibarım muazzam yükseldi. O zaman için böyle bir teşhise varmak, ilk defa oluyordu ve müthiş bir şeydi. Bu vakadan sonra Amerikan devleti yardım elini uzattı ve Sağlık Bakanlığı'ndan araştırma fonu almaya başladım ve bu yardım on yedi sene sürdü." 

2000 yılında evinde ziyaretini giden Darüşşafakalı öğrencilerle...
2000 yılında evinde ziyaretini giden
Darüşşafakalı öğrencilerle...

Sokullu’nun hocalıktaki ünü Türkiye ile sınırlı değil. Sanay Hanım’ın ABD’de yaşadığı ve yıllar sonra bizimle paylaştığı anısı Prof. Dr. Sokullu’nun bu konudaki ününe dair güzel bir anekdot: “Adnan, seksen iki yaşındayken bir kalp rahatsızlığı yaşadı. Amerika’ya götürdük, orada kalbine ilk defa şok yapan aleti taktılar. O sırada Adnan’ın gözleri de az görmeye başlamıştı. Bunun için bir göz doktoruna randevu aldım. Hastaneye gittik, bir doktor koşarak geldi, ‘Bayan Sokullu, Adnan hocanın bana gelmesi ne büyük şeref. Müsaade ederseniz asistanlarımla tanıştırmak istiyorum’ dedi.”

Prof. Dr. Sokullu’nun en büyük arzusunun yaşlılık dönemlerini Darüşşafaka’da geçirmek olduğunu ifade eden Sanay Hanım, “Adnan her zaman, ‘Orada hayata başladım, orada bitsin’ derdi. Fakat çok ani hastalandı” diyor. Prof. Dr. Sokullu’nun vefatından önce bilimsel çalışmalarını Erdal İnönü’ye, kitaplarını ise öğrencilerine ve asistanlarına verdiğini aktarıyor Sanay Hanım. Prof. Sokullu’nun sözcüklerinin kökenlerine meraklı olduğunu da anlatıyor: “Hangi dile kimin ne kattığını araştırırdı. Çünkü Fransızca, İngilizce, Almanca ve Arapça biliyordu.”

Adnan Sokullu’nun Amerika’dan döndüğü için hiç pişmanlık duyup duymadığını sorduğumuz Sanay Hanım, “Hiç duymadı” diyor ve ekliyor: “Bana ne yazıyordu biliyor musunuz? Sanay, sokaktan geçen yoğurtçunun, ‘yoğurt’ diye bağırması bana George Szell yönetimindeki Cleveland Orkestrası’ndan çok daha güzel geliyor. Pazara balıkçıların, salatalık satanların seslerini duymaya gidiyorum.”

1992 yılında Darüşşafaka'da Darüşşafakalılarla bir arada...
1992 yılında Darüşşafaka'da
Darüşşafakalılarla bir arada...

Prof. Dr. Adnan Sokullu kimdir?

1 Haziran 1910’da İstanbul’da doğan Adnan Sokullu, tahsiline Üsküdar’daki Özel İttihat ve Terakki Sultanisi’nde başladı, ardından Resmî Üsküdar Sultanisi’ne geçti. Üç yaşında babasını, dokuz yaşındayken annesini kaybeden Sokullu, kendi başına gidip Darüşşafaka’ya kayıt oldu. Darüşşafaka’dan mezun olduğu yıl, yani 1929’da Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla yükseköğrenim için Almanya’ya gönderildi. 1935’te Aachen Teknik Üniversitesi’nden teknik fizik mühendisi diplomasıyla dönen Sokullu, aynı yıl İstanbul Üniversitesi (İÜ) Fen Fakültesi Fizik Kürsüsü’ne asistan olarak atandı. 1936’da İÜ Fen Fakültesi Tecrübi Fizik Enstitüsü’ne geçti, 1939’da aynı enstitüde doçent oldu. 1949’da doktorasını verdi, 1953’te profesörlüğe yükseltildi. Sokullu, 1953-1954 yıllarında Fen Fakültesi'ne bağlı bir araştırma merkezi kurup yanına genç öğrencileri de alarak, Ankara Polis Radyosu'nun verici ve stüdyosunu, İstanbul Fen Fakültesi radyo istasyonunu kurdu. Ankara-İskenderun telsiz-telefon bağlantısı, gizli vericilerin yerlerini bulmak için geliştirilmiş özel alıcılar ve hastane cihazları, Sokullu’nun başında bulunduğu bu ekibin ürünüydü. 1956-1958 yılları arasında İÜ Fen Fakültesi Dekanlığı, 1957-63 yıllarında İÜ Tatbiki Fizik Araştırma Müdürlüğü, 1963-64 arasında ise İÜ Denel Fizik Kürsü Başkanlığı görevlerini üstlendi. 1964’te emekliye ayrıldı. Western Reserve Üniversitesi'nin ısrarıyla 1965'te tekrar ABD’ye giden Sokullu, 1977'de kesin dönüş yaparak TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevini üstlendi. 1980'de ENKA şirketinden bir araştırma merkezi kurmak üzere teklif aldı ve bu şirkette bir ekip kurarak başarılı çalışmalara imza attı. Türkiye’de fiziği endüstriye uygulayan en iyi fizikçi olarak tanınan Sokullu, 2005 yılında vefat etti. 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Oyuncu İhsan Devrim (DŞ'37)

Oyuncu İhsan Devrim (DŞ'37)

Minnetle ve Saygıyla Anıyoruz
(1914-2010)

918 İhsan… “Burada”

Darüşşafaka Eğitim Kurumları’nın hayatını değiştirdiği binlerce çocuktan sadece biri Türk tiyatrosunun ve sinemasının emektar sanatçılarından İhsan Devrim... 2010 yılında kaybettiğimiz İhsan Devrim, pek çoğumuz için 90’lı yıllarda milyonları televizyon başına kilitleyen “Süper Baba” adlı televizyon dizisinin Sürmeneli Yakup dedesi… Merhum İhsan Devrim'in vefatından kısa bir süre önce Darüşşafaka Dergisi'ne verdiği röportajla saygı ve minnetle anıyoruz.

Bir asra yaklaşan ömründe Musahipzade Celal’den Aziz Nesin’e, Rıdvan Cebiroğlu’ndan Salah Birsel’e unutulmaz anılar paylaşmış ama onun için Darüşşafaka’nın yeri çok ayrı. Türk tiyatro ve sinemasının emektar sanatçısı İhsan Devrim, “O, harika bir anı… Allah’tan Darüşşafakalıyım ben” diyor.

Röportaj: Demet Eyi -Darüşşafaka Dergisi (Kasım 2009)

İstanbul Şehir Tiyatroları’nın yaşayan en eski sanatçısı olma unvanını elinde bulunduran İhsan Devrim’in İstanbul Etiler’deki evinin kapısını çaldığımızda 69 yıllık hayat arkadaşı İlhan Hanım ile birlikte bizi karşıladı. Onun için önemli olan tek şey, bizim Darüşşafaka için evine gidişimizdi. İlk sorusu “Darüşşafakalı mısınız?” oldu. Salonunun duvarında bir Darüşşafaka flaması asılıydı, televizyonun üzerinde de Darüşşafaka’nın verdiği bir plaket duruyordu. Üzerinden geçen 73 yıla karşın hiç yitmemiş bir Darüşşafakalı ruhuydu karşımızda duran… Hikâyesini dinlemeden önce bu bağlılığın nedenini sormadan alamıyoruz kendimizi. Tek bir cümle kuruyor Devrim: “Darüşşafaka sayesinde hayatım değişti, sokak çocuğu olmak yerine, okumuş insan oldum.” İhsan Devrim ile sohbetimizde söz sözü açtı, anılar başka anıları getirdi, her hikâyenin içinden yeni hikâyeler çıktı. Darüşşafaka’da 1926-1936 yılları arasında eğitim görmüş İhsan Devrim. Okul numarası 918. “Darüşşafaka’da Kazaska İhsan’ım” diyor ve açıklıyor: “O yıllarda okullarda kazaska oynama merakı vardı. Ben de herkesi sıyırıp, atmıştım.” 

1926-1936 yılları arasında Darüşşafaka’da eğitim gören İhsan Devrim, mezuniyetinin üzerinden yetmiş üç koca yıl geçse de Darüşşafaka ile bağlarını hiç koparmamış. Bu bağlılığını nedeni sorulduğunda Devrim, “Darüşşafaka sayesinde hayatım değişti, sokak çocuğu olmak yerine, okumuş insan oldum” yanıtını veriyor.

1914’te Üsküdar’da doğan Devrim, hikâyesini şöyle anlatıyor: “Babam, Osmanlı ordusunda binbaşılığa kadar yükselmiş. Babamın subaylık dönemini değil, emekliliğini hatırlıyorum. Üsküdar, İnadiye Mahallesi’nde Bakkal Sokak’ta oturuyorduk. Bu sokağın adı, daha sonra Musahipzade Celal Sokak olarak değişti.” Bu noktada Devrim, Türk tiyatrosunun kilometre taşlarından Musahipzade Celal ile aynı sokakta oturduklarını ve kendisinden çok büyük yakınlık gördüğünü söylüyor: “Musahipzade Celal amcadan çok yakınlık gördüm. Darüşşafaka’da bir devir perşembe-cuma, bir devir de cumartesi-pazar hafta tatili vardı. Annem bir zaman Ankara’da yaşadığı için ben daimi -Darüşşafaka’da “bekâr” derlerdi-  kalıyordum. Musahipzade Celal amca dedi ki: ‘Bekârlıktan çıkacaksın, hafta tatillerinde bize geleceksin.’ Böylece bir dönem hafta tatillerinde Musahipzade Celal amcanın evine çıktım.” İhsan Devrim, Musahipzade Celal’e dair bir başka anısını ise şöyle dile getiriyor: “Musahipzade Celal amca, o kadar beyefendi bir insandı ki… Ben resme de meraklıydım. Darüşşafaka’da da resim kâğıdı veriyorlardı. Her hafta bir tane Celal amcaya götürürsem, bana 25 kuruş veriyordu. Ben sevinçten uçuyordum tabii. Düşünün, o günlerde on beş günde bir bekâr aylığı 20 kuruştu.”

Bakkal çıraklığına giden yoldan dönüş

Darüşşafaka ile tanışma hikâyesini anlatmasını istiyoruz usta sanatçı Devrim’den: “İptidai mektebi yani ilkokulu Üsküdar Toptaşı’ndaki Sokullu Mehmet Paşa’da okudum. Üsküdar, Paşa Kapısı’nda sultani yani orta ve lise adını alan okul var. Ancak babam yok, ölmüş. Annem bekâr çamaşırı dikiyor. Öyle geçiniyoruz. Sultani mektebine nasıl gideceğiz? Oranın kitaplarına, defterlerine paramız yetecek gibi değil. O dönem çocuklar için ayakkabı tamirciliği ile bakkal çıraklığı makbul işler. Çünkü ikisinde de bahşiş var. Benim de bunlardan birinde çalışmam gerekiyordu. İnadiye’de iki kahve vardı. Biri Arnavut’un Kahvesi, diğeri de Bekçinin Kahvesi… Bekçinin Kahvesi’nden babacan bir komşu bana, ‘Oğlum sana yazık oluyor, sen niye Darüşşafaka’nın imtihanına girmiyorsun?’ diye sordu. ‘Darüşşafaka ne?’ dedim. ‘Bilmiyor musun?’ dedi ve Darüşşafaka’yı bana anlattı. Yıl 1926…  ‘Şimdi Darüşşafaka’nın imtihanı var. Girmek istersen, ben seni götürürüm’ dedi. 1926’da Darüşşafaka’nın imtihanına girdim ve kazandım.”
Ancak sınavı kazanmakla her şey bitmemiş. Çünkü 1926 senesinde Darüşşafaka seksen çocuk alacakmış ve bunların kırkı sınavsız olarak Darüleytan’dan yani Yetimler Mektebi’nden gelecekmiş. Oysa o yıl sınavı yetmiş çocuk kazanmış. Hikâyenin devamını yine İhsan Devrim’den dinleyelim: “O devirde ‘Darüleytan’ diye yetimlerin bir mektebi vardı. Onlar anasız babasız, tamamen fakir çocuklar. İmtihanla kazanan yetmiş öğrenci için kura çekilişi yapılacağı bize bildirildi. Kurada üç seçenek var: Mektep, ihtiyat ve boş. Kura heyetinin başında ise Darüşşafaka’nın yetiştirdiği büyük müzisyen Kazım Us var. Çektim, boş… Ana oğul başladık ağlamaya… Fatih’teki Darüşşafaka’nın binasından demir kapıya gelmek için bir yokuş vardı. İşte o yokuşu ağlaya ağlaya çıktık. Yapacak bir şey yok. Bakkal çıraklığı ya da benzer bir iş şart artık. Okumama imkân yok. Eve gittik. Bakkal komşumuz var, annem beni yanına çırak olarak alması için onunla konuştu. Bakkal, ‘Alırım ama para veremem. Yalnızca öğleleri benimle beraber yemek yer’ demiş. Annem bunu da kabul etti.”

914 Rıdvan: Türkiye’nin ilk çocuk psikiyatrı

Bakkal çırağı olmayı beklerken, Darüşşafaka’dan gelen bir mektupla hayatının değiştiğini o günün heyecanıyla anlatıyor İhsan Devrim: “Kuranın üzerinden yedi sekiz gün geçti. Selim Paşa Tekkesi’nin yanındaki bir evde oturuyoruz. Henüz bakkal çıraklığına başlamamışım. Kapımız çalındı, ardından da  ‘Posta’ diyen bir ses… Bizim de postayla falan hiç alakamız yok. Kahverengi sarı arası bir zarf… Sağ tarafında Darüşşafaka yazıyor. Zarfı açtım, anneme hitaben yazılmış: ‘Şu tarihte, şu saatte, çocuğunuzla beraber Darüşşafaka Müdürü Ali Kami Akyüz’ü görmeniz icap ediyor.’ Mahalledeki amcalara gösterdik, ‘Hayırlı bir iş bu, gidin, boşuna çağırmazlar’ dediler. Annemle birlikte Darüşşafaka’ya gittik. Ali Kami Bey’in huzuruna çıktık. Ali Kami Akyüz, Darüşşafakalı şair İsmail Safa’nın kardeşi. O da Darüşşafaka’da okumuş ve Darüşşafaka’ya müdür olmuş. Senelerce de Darüşşafaka’nın unutulmaz müdürlerinden birisi oldu. İstanbul mebusu seçilince müdürlüğü bıraktı. Çok değerli bir insandı. İsmail Safa, Vefa ve Ali Kamil kardeşler… Üçü de Darüşşafaka’da okumuş. Ali Kami Bey dedi ki: ‘İhsan’ın kurasında bir yanlışlık olmuş. Çektiği kâğıdın bir tarafında boş, diğer tarafında ise dördüncü ihtiyat yazıyormuş. İmtihanı kazananların kimi sağlık durumu müsait olmadığı kimi ise tahkik sonucu babasının olduğu ortaya çıktığı için kayıt yaptıramadı ve böylece sıra dördüncü ihtiyata geldi. Bu vaziyette İhsan’ı alıyoruz.’ Çok mutlu olduk tabii… Ben ilkokulu bitirdiğim hâlde, dördüncü sınıftan yani iki sene geriden başlamaya ‘eyvallah’ dedim. Eğer biraz Fransızca bilseydim, yıl kaybım da olmayacaktı. O yıl Darüleytan’dan kırk çocuk geldi, iki şube olduk. İmtihanla kazanlar ve Darüleytan’dan gelenler...  Onlardan biri de İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Kürsüsü kurucusu ve Türkiye’nin ilk çocuk psikiyatrlarından Prof. Dr. Rıdvan Cebiroğlu, yani 914 Rıdvan idi.”

917 Nusret: Aziz Nesin

İhsan Devrim’in Darüşşafaka yıllarına dair anılarında yer alan ilginç isimlerden biri de edebiyatımızın tartışılmaz kalemi Aziz Nesin kuşkusuz: “Ortaokul ikinci sınıftayım. Benim numaram 918 İhsan, yanımda 917 Nusret var yani Aziz Nesin… Nusret, kendi hâlinde, pısırık bir oğlan… Yedinci sınıfta Nusret okuldan ayrıldı, çünkü öldü sanılan babası geri gelmişti.”

Yazar İhsan Devrim

Bir dönem edebiyata merak salan, "Evimiz", "Hatıralar" ve "Yemen Türküsü" adlı yayımlanmış üç kitabı bulunan Devrim’in yazın dünyasındaki yolculuğu da Darüşşafaka’daki yıllarında başlıyor: “1930’lu yıllarda edebiyata merak saldım. O yıllarda Resimli Ay diye bir mecmua çıkıyordu. Bir de Küçük Hikâyeler Koleksiyonu adlı yine bir ilave mecmua yayımlanıyordu. Bunlar, bir hikâye müsabakası açtı. Yedinci sınıftayım. Benim Darüşşafaka’daki numaram 918, bir de yanımda arkadaşım var: 919 Rüştü… İki hikâye yazmışım, ikisini de müsabakaya sokmak istiyorum. Bir hikâyemi Rüştü’nün adına soktum ve o hikâye müsabakayı kazandı. Resimli Ay Matbaası Rüştü’ye on, on beş cilt kitap ve mecmua hediye etti. Yarışmayı kazandıktan sonra Varlık dergisine abone oldum, hikâyelerim Varlık’ta çıkmaya başladı. 1934 senesinde imzam iyice meşhur olmuştu, Sait Faik, İhsan Devrim ve Ümran Nazif…”

Lise birinci sınıftayken Gündüz adlı dergiyi çıkarmaya başlayan Devrim, hayatının bu dönemine dair ise şu bilgileri veriyor: “Robert Koleji’nden arkadaşlarla tanıştık. Onlar bir mecmua çıkarmak istiyordu. Beni de aralarına aldılar. Yücel mecmuası… Bu mecmua senelerce çıktı. Sonra ‘Neden kendim bir mecmua çıkarmıyorum?’ dedim ve lise birinci sınıftayken Gündüz’ü çıkardım. Beş sene de sürdü. 1938’de hukuk fakültesindeyim. Eşim de hukukta okuyor. Yeni tanışmışız. O ikinci, ben birinci sınıftayım. Gündüz’ü devam ettirmek için çırpınıyorum. ‘Çok yoruluyorsun, bırak artık’ dedi. Onun sözünü dinledim, bir sene daha devam ettikten sonra mecmuacılığı bıraktım. Ardından da üç arkadaş, ABC Kitapevi’ni açtık: Hikâyeci ve gazeteci Burhan Arpad, şair Salah Birsel ve ben… Ankara Caddesi’nden Cağaloğlu Yokuşu’na girince sol kolda Maarif Kitapevi vardı. Onun üstünde bir dükkân kiraladık. İş taksimi de yaptık. Her gün birimiz dükkânı açacak, temizliğini yapacağız… Allah rahmet eylesin Salah Birsel su koyuvermeye başladı. ‘Ben şairim, dükkân süpüremem’ falan diye. Böyle bir huzursuzluk çıkınca Burhan da, ben de ayrıldık. ABC Kitapevi’nin karşısında bir kasap vardı. O dükkânı kiraladım ve Devrim Kitapevi’ni açtım. Devrim Kitapevi uzun yıllar devam ederdi fakat Rıfat Ilgaz’ın ‘Sınıf’ kitabını ben bastım. Allah rahmet eylesin Rıfat Ilgaz, sol eğilimli bir arkadaştı, resmî olmayan bir sol partiye de azaymış. ‘Sınıf’ı basınca Tophane’deki Örfi İdare Mahkemesi’ne yani Sıkıyönetim Mahkemesi’ne gittik. Bunun üzerine Devrim Kitapevi’ni satmaya mecbur kaldım. Çünkü avukat tutacak param yoktu. O devirde böyle solcu davalara avukatlar büyük paralar alırdı. Nitekim dükkânı 3 bin liraya sattım, tamamını da avukata verdim.”

İhsan Devrim sahnelerde…

Tiyatroyla tanışması da Darüşşafaka yıllarına rastlıyor Devrim’in: “Daha okuldayken, Üsküdar Gençler Mahfeli diye amatör bir tiyatro topluluğu kurduk. Böylelikle Darüşşafakalı ve Üsküdarlı arkadaşlarımla beraber piyesler hazırlamaya başladık. Üsküdar parkının karşısında Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) binası vardı ve CHP salonunu bize verdi. Cumartesi-pazar günleri o salonda temsiller vermeye başladık. Üsküdar halkı bizi kucakladı. Musahipzade Celal amca zaten elimden tutuyor, bize yardım ediyordu, Üsküdarlı ressam Cevat Bey, dekorlarımızı boyuyordu. Böyle psikolojik bir anlaşma var, sanat anlaşması… Ama amatör tiyatro topluluğumuzun dört beş üyesi Darüşşafakalı… Darüşşafakalılar oyundan sonra bizim evde yatıyor. Zavallı annem, evin büyük bir sofası vardı, oraya şilteler sermeye başladı. Yatakhane gibi yapmıştık. Böyle bir hayatımız oldu.”

Perde açılıyor

Devrim birinci yılın sonunda hukuk eğitimini bıraksa da, okulda tanıştığı bir üst sınıftan İlhan Hanım ile ilişkisini sürdürmüş ve 1940 senesinde hayatını birleştirmiş: “Evlendim, Bakırköy’e yerleştim. Bakırköy Halkevi’nde çalışmaya başladım. Tam amatör bir tiyatroculuk hayatımız vardı. İyi bir oyuncu olan Turhan Göker de halkevinde bizimle çalışıyordu. Aynı zamanda Şehir Tiyatrosu’nda da vazifeliydi. Israrla benim Şehir Tiyatroları’na müracaat etmemi istiyordu: ‘Suflör olarak başla, sonra oyunculuğa geçersin, senin kabiliyetin var.’ Şehir Tiyatroları’nda Darüşşafaka’dan bir arkadaşım da vardı. Bir sınıf üstümdeydi, sonradan Darüşşafaka’yı bıraktı ve tiyatroya girdi: Sami Ayanoğlu… 1950 veya 1951 yıllarında Şehir Tiyatroları’ndan bir mektup aldım. Tepebaşı’ndaki Şehir Tiyatroları’nda Yönetmen Mahmut Moralı’yı görmem isteniyordu. Meğer Turhan Göker benim adıma Şehir Tiyatroları’na müracaatta bulunmuş.”

Davete icabet eden Devrim, o günü şöyle anlatıyor: “Demokrat Parti (DP) iktidarı, Halk Partisi’nden almıştı. Şehir Tiyatroları’nda bir heyet, CHP dönemindeki talimatnameyi yenilemek için toplanmış. Heyetin içinde de arkadaşlarım var. Çünkü ben de bir ara politikaya bulaşmıştım. Bakırköy’de DP’nin ilçe başkanlığını üstlenmiştim. Gittiğim gün talimatnameyi yapacak heyet toplantıdaydı. Heyetin içinde sonradan Trabzon milletvekili olan bir arkadaşım, Selahattin Karayavuz da var. Selahattin beni görüce, ‘Ne arıyorsun burada?’ diye sordu. Mahmut Moralı da ‘İhsan’ı suflör olarak alıyoruz ama rol de vereceğiz’ dedi. Selahattin ‘Öyleyse hemen kaydını yapalım’ dedi ve benim kaydımı hemen yaptılar. Böylece Şehir Tiyatroları’nda suflör olarak çalışmaya başladım. Derken küçük rollerde oynadım. Sonra Vasfi Rıza (Zobu) Bey beni komedi kısmına aldı. O yıllarda komedi ve dram ayrı binalardaydı. Şimdi ikisi de yok. Şehir Tiyatroları’na böyle girdim, yükseldim ve 1973’te kıdemli sanatçı olarak emekli oldum.”

Bir diziyle gelen şöhret

1993-1997 yıllara arasında bir özel kanalda yayına giren “Süper Baba” adlı dizi emektar oyuncunun geniş kitlelerce tanınmasına vesile olmuş. Belki de bu nedenle o dizide oynadığı Sürmeneli Yakup dede rolünün kendisini en fazla heyecanlandıran rol olduğunu söylüyor: “Dizi beş sene devam etti, onun arkasından ‘Baba Evi’ geldi. Seyirci beni beğendi. Ben de o beğeniye layık olmaya çalıştım. ‘Süper Baba’da seslendirmeyi Müşfik Kenter yaptı. Fevkalade konuştu, rolün büyümesinde Müşfik’in de çok katkısı oldu. Daha sonra doğru dürüst senaryo gelmedi. Birtakım şirketler, senaryoları yolladı ama bazısı gayri ahlaki bazıları da yobaz propagandası yapıyordu. Ben bunların ikisini de oynamam. Daha fazla para vereceklerini söylediler ama her şey para değil. O yüzden o kötü teklifleri kabul etmedim.” 

Bir martı gibi…

Bir şiirinin tango olarak bestelendiğini öğreniyoruz İhsan Devrim’den: “Şiir yazdığım iddiasında değilim ama Varlık, Yücel gibi mecmualarda manzumelerim basıldı. Hatta “Bir martı gibi” adlı manzumem tango olarak bestelendi. 1940 senesiydi, eşimle henüz flört ediyoruz, niyetimiz ciddi, aileler de biliyor. İlhan Hanım, kardeşi Fahri ve ben pikniğe gitmişiz. Bir müzik sesi geliyor. Şarkının sözlerine dikkat ediyorum, ‘Çocuklar, bu sözler benim’ diyorum. Fahri müziğin geldiği yere gitti, yeniden çaldırdı. O yıllar ‘Sahibinin Sesi’ adlı bir plak şirketi vardı. Plak oradan çıkmış. Dayımın avukatlarıyla görüştüm. Telif hakkı alabileceğimi söylediler ve onlar meşgul oldular. O plak muazzam satmış, ben de muazzam para aldım. Evlenirken evimizin eşyasını o telif hakkıyla aldık.”

Bir asra yaklaşan ömründe unutamadığı bir anısını sorduğumuzda da en büyük anının Darüşşafakalı olmak olduğunu söylüyor Devrim ve ekliyor: “O harika bir anı… Allah’tan Darüşşafakalıyım ben…”

İhsan Devrim’in tango olarak bestelenen şiiri: Bir martı gibi 

Uzakları özleyen bir martı gibi kaçtın,
Sevgimin sahilinden, gözlerimin ufkundan
Bir yaz bulutu gibi geldin ve uzaklaştın
Bir yağışın sesidir içimde senden kalan
Fakat bulutlar yine toplanırlar bir akşam 
Ve bir sabah martılar, döner sahillerine
Sen de bir martı gibi dönsen sana kavuşsam
Bir yaz yağmuru gibi içime yağsan yeniden.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Vahdettin Arseven (DŞ'38)

Vahdettin Arseven (DŞ'38)

“Darüşşafaka, benim için velinimettir” (1920-2018)

11 Ocak 2018 tarihinde aramızdan ayrılan, 1931-1938 yılları arasında Darüşşafaka'da okumuş, Vahdettin Arseven'i 2012 yılında Darüşşafaka dergisi için verdiği röportajla saygı ve minnetle anıyoruz.

Röportaj: Demet Eyi -Darüşşafaka dergisi (Ocak 2012)

Vahdettin Arseven, 1920’de İstanbul’da doğumlu. Altı yaşında annesini, on yaşında da babasını yitiren Arseven, kendisinden 10 yaş büyük ağabeyiyle kalakalır: “Babam, 1930’da öldü. İşte o zaman benim hayatım başladı. Osmanlı ordusunda subay olan bir komşumuz vardı. O elimden tutup, Darüşşafaka’ya götürdü. İmtihana girdim ama kazanamadım. Dördüncü sınıfı Çarşamba’daki Hayriye Mektebi’nde okudum. Beşinci sınıfa geçince yeniden Darüşşafaka imtihanına girdim.”

1931’de Darüşşafakalı oldu

İkinci sınav deneyimini dün gibi hatırlayan Arseven, o günü şöyle anlatıyor: “Kemal diye bir arkadaşım vardı, sonradan doktor oldu. O da benim gibi ilk sınavı kazanamamıştı. Tesadüfen gene birlikte sınava girdik. Bu kez ikimiz de kazandık. Ancak kura çekilişi yapılacağı açıklandı. Çekiliş günü gittik. Herkes kura çekti. Biz çağırılmadık. Başladık Kemal ile ağlamaya. Bir hoca yanımıza geldi. Niye ağladığımızı sordu ve bizi teselli edici sözler söyledi. Bunun üzerine ‘Ama biz kura çekmedik’ dedik. ‘Bunda bir yanlış var çocuklar, benimle gelin’ dedi. Birlikte kura çekilen masaya gittik. Adımızı söyledik, listelere baktılar ve dediler ki: ‘İkiniz de hem annesiz hem babasızsınız. Sınavda da çok başarılı olmuşsunuz. O bakımdan kura çekmeden Darüşşafaka’ya kabul edildiniz.’ Yıl: 1931’di.”

1938 Darüşşafaka mezunu Vahdettin Arseven.
1938 Darüşşafaka mezunu Vahdettin Arseven.

“İstanbul’un en iyi liseleri arasındaydık”

O yıllardaki Darüşşafaka’ya ilişkin şu anıları paylaşıyor: “Bizzat okul müdürü yeni başlayan öğrencileri toplar, bir masa kurdurur çatal, bıçakla nasıl yemek yenileceğini gösterirdi. Başladığımız an üniforma veriliyordu. Üniformamız çok şıktı. Çok sıkı eğitim vardı. İstanbul’un en iyi liseleri arasındaydık. Yabancı dil olarak Fransızca öğretilirdi. Bayağı Fransızcayı konuşurduk. Okulda sosyal yaşam fevkaladeydi. Atatürk Cumhuriyeti’nin hızı vardı. Müzik hocalarımız Zekai Efendi’nin oğlu Ahmet Efendi ve Kazım Uz idi. Ahmet Efendi Hocamız güzel piyano çalardı. Çoğumuz kolay geldiği için mandolin çalardık. Kendi çapında müzisyen yetişenler oldu. Meşhur Celal Akatlı, onlardan biridir.”

345 Çıtır

“Çıtır” lakabıyla tanınan Arseven, bu lakabın ortaya çıkış hikâyesini şöyle anlatıyor: “Darüşşafaka’daki ikinci senemde hastalındım, bir arkadaşım beni revire götürdü. Revirde ‘Emine Anne’ dediğimiz bir hemşire var. Ufak tefek bir çocuk olduğum için ‘Aaaa… Çıtır pıtır bir çocuk bu’ dedi. Böylece adım ‘Çıtır’ kaldı.”

Zayıf çocuklar için özel beslenme

Vahdettin Arseven'in arşivinden Darüşşafaka yıllarına dair bir kare kare
Vahdettin Arseven'in arşivinden Darüşşafaka yıllarına dair bir kare...

O yıllar Darüşşafaka’daki farklı bir uygulamaya da değinen Arseven, “Her sene okulun doktorları iki kez bizleri muayene eder ve zayıf gördüklerini de nekahethane (dinlenme) salonuna alırdı. Bir hafta orada kalır, karavanaya ilaveten ekstra yemeklerle beslenirdik. Güya o hafta biz, toparlanıp, kilo alırdık. Ben de hep zayıf bir çocuk olduğum için nekahethanede çok vakit geçirdim” diyor.

Ceza yerine nasihat!

Darüşşafaka mezunu Ali Kami Akyüz’ün okul müdürü olduğu dönemde Darüşşafaka’da okuyan Arseven, Akyüz’ün eğitimci kimliğini gözler önüne seren bir anısını şöyle anlatıyor: “Bir cumartesi günü bir arkadaşımla beraber koridorda dolaşıyorduk. Birdenbire Ali Kami Akyüz karşımıza çıktı. Elimde sigara var. ‘Sen sigara mı içiyorsun’ diye sordu. ‘Onu söndür ve odama gel’ dedi. Gittik, odasına girdik. Koltuğuna oturdu. Sigara paketimi istedi. Paketi çıkardım. Tabii titriyorum, ne ceza alacağım diye. Masasının el alt gözünü çekti, ‘Bak burada birkaç kutu daha var’” dedi. İsmimi, okul numaramı sordu. Ardından benden aldığı paketin üzerine ‘345 Vahdettin”’diye yazdı. ‘Sana ceza vermiyorum. Şu andan itibaren sigarayı bıraktın. Mezun olduğun zaman da gelip benden bu sigara paketini isteyeceksin’ dedi. O gün sigarayı bıraktım.”

“Yemek listelerini talebeler yaptı”

Vahdettin Arseven'in arşivinden Darüşşafaka yıllarına dair bir kare...
Vahdettin Arseven'in arşivinden Darüşşafaka yıllarına dair bir kare...

Arseven’in Ali Kami Akyüz ile ilgili bir başka anısı ise şöyle: “En yakın arkadaşım Aziz Çöl, kapuskayı, ıspanağı sevmezdi. Ama 500 kişiye lahananın sarmasını da yapamazlardı. Sık sık karavanada kapuska oluyor. 10 sınıftaydık, bir gün karavanada yine kapuska var. Aziz kızdı ve ‘Bu kapuskayı müdürün penceresinden içeri atacağım’ dedi. Yaptı da… Sonra bunu yapanın kim olduğu araştırıldı, bulundu. Ali Kami Bey, Aziz’i karşına aldı. Ceza falan vermedi. Ne istediğini sordu. Aziz, yemek listesini öğrencilerin yapmasını istedi. Bunun üzerine bir müddet, yemek listeleri talebeler tarafından hazırlandı.”

Eski bir gelenek

Darüşşafaka’ya gelir sağlamak için Kurban Bayramlarında yapılan eski bir geleneğe dikkat çeken Arseven, “Kurban Bayramı’nın birinci günü rozet dağıtmak Darüşşafaka’ya Osmanlı Dönemi’nde verilmiş bir haktı. Mesela Kızılay’ın rozetini dağıtırdık. Bir sepetin içine iğneli rozetler konulur, bir öğrencinin elinde de kumbara olurdu. Bu şekilde İstanbul’u dolaşır ve karşımıza çıkanlara rozeti iğnelerdik. Herkes kumbaramıza gönlünden koptuğu kadar bir para atardı” diye anlatıyor.

“Sobayla ısınırdık"

Darüşşafakalı Vahdettin Arseven, 1934 yılı...
Darüşşafakalı Vahdettin Arseven, 1934 yılı...

Bugün Darüşşafaka’da okuyan çocukların çok şanslı olduğunu söyleyen Arseven, “1935’e kadar okulda kalorifer yoktu. Her sınıfta kömür sobası yanardı. Yemekhaneye inerdik soğuk, koridorlar soğuk. Sıcak su yoktu. Hamamımız vardı ve haftada bir gün bir saatlik banyo hakkımız olurdu. Biz o günleri yaşadık. İsmet Paşa’nın (İnönü) başkanlığı döneminde onun sağladığı kaynakla kalorifer yapıldı.”

“Birbirimize bağlıydık”

O yıllardaki Darüşşafaka’da egemen olan ruhu ise şu cümlelerle özetliyor: Darüşşafaka’da okuduğumuz süre içinde bütün çocuklar birbirimizi kardeş bilirdik. Birbirimize bağlıydık. Darüşşafaka’yı bitirip, iş bulamayan olmazdı. Birbirimize yardım ederdik. Çünkü hepimizin babası yoktu, kimimizin annesi de... Birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Hocalarımızı severdik. Mesela 50 öğretmen varsa, onların 15-20’si ücret almadan görev yapardı. Hepimiz iyi düşünceli çocuklardık, kötülük nedir bilmezdik. Yaptığımız en büyük hata okuldan kaçmaktı. Cumhuriyete tam manasıyla sarılmış gençler idik.”

Hukuk eğitimini yarım bırakıyor

1938’de Darüşşafaka’dan mezun olan Arseven, hukuk fakültesine devam ediyor ancak dördüncü sınıftayken hukuku bırakıyor: “Yedinci sınıftan itibaren ağabeyim beni çalıştığı fabrikaya soktu. Her yaz orada çalıştım. İlk yıllar getir götür işlerine bakıyordum. Zamanla muhasebe öğrendim. Hukuk fakültesini ikinci yılında fabrikanın muhasebeci vefat etti. Mal sahipleri işi bana teklif etti, kabul ettim ve 40 sene orada çalıştıktan sonra emekli oldum. Bu nedenle dördüncü sınıftayken hukuku bıraktım. Eşim de hukukçu idi. Aynı semtte oturuyorduk ama üniversiteden yakınlaşmaya başladık. Eşim, hukuku bitirdikten sonra hakimlik yapmak istedi. 1943’te tayini Elazığ’a çıktı. Üç-dört yıl orada görev yaptı. Ben de askere gittim. Ardından eşimin naklini İstanbul’a aldık. İki kızımız oldu, ikisi de okudu. ‘Darüşşafaka’ya girmeseydim, hayatım nasıl olurdu, okuyabilir miydim, kendimi kurtarabilir miydim’ diye çok düşündüm. Darüşşafaka, benim için velinimettir.”

“En kıdemli Daçkalı, benim”

En kıdemli Darüşşafakalı olduğunu belirten Arseven,“ 1920 doğumlu üç Darüşşafakalı var: Ben, Tahsin Bumin ve Şerafettin Çağlayan… Ancak ay olarak ben ikisinden de büyüğüm. Bu nedenle en yaşlı ve okul girişine göre en kıdemli Darüşşafakalı benim” diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Şerafettin Çağlayan (DŞ'40)

Şerafettin Çağlayan (DŞ'40)

Saygı ve Minnetle Anıyoruz
(1920-2016)

“Hep minnet duydum, borçlu hissettim kendimi Darüşşafaka’ya”

7 Ocak 2016 tarihinde aramızdan ayrılan, 1932-1940 yılları arasında Darüşşafaka'da okumuş, eczacı Nazım Şerafettin Çağlayan'ı 2010 yılında Darüşşafaka dergisi için verdiği röportajla saygı ve minnetle anıyoruz.

Röportaj: Demet Eyi

En kıdemli Daçkalılardan biri Şerafettin Çağlayan… 1920 doğumlu… Buna rağmen Daçkalıların Ortaköy’deki lokalinin müdavimi ve Darüşşafaka’nın düzenlediği etkinliklerin değişmez siması o… Darüşşafaka’ya öyle yürekten, öyle sevgiyle bağlı ki, adının geçmesi bile gözlerinin ışıl ışıl olmasına ve yüzüne gülümsemenin yayılmasına neden oluyor. Şimdilerde “Darüşşafaka Velilerini Arıyor” programı çerçevesinde Darüşşafaka’da okuyan bir öğrencinin on yıllık eğitim giderini karşılayarak, kendi tabiriyle “vazifesini yerine getirmenin” mutluluğunu yaşıyor. Babasını hiç hatırlamıyor Şerafettin Bey, çünkü o küçükken “Kuvayımilliyeci” olduğu için şehit düşmüş. Doğduğu yerde yani Mustafakemalpaşa’da (Bursa) ilkokuldan ötesi yokmuş. Ki yıllar sonra bir eczacı olarak oraya dönerek, öğretmen eşiyle birlikte lise yapılmasını sağlıyor. Oysa o okumak ister. Hikâyenin devamını Şerafettin Bey’den dinleyelim: “Anneme okumak istediğimi söyledim. Bunun üzerine annem, beni okula gidebilmem için İstanbul’da yaşayan teyzelerimin yanına göndermeye karar verdi. Onlar da kabul edince İstanbul’a geldim. Teyzelerim Beşiktaş’ta oturuyordu. Benim seviyemi ölçmek için hemen harekete geçtiler, önce gazete okuttular, okumam zayıftı ardından yazı yazmamı istediler, şöyle böyle yazabiliyordum. Bunun üzerine bana birtakım kitaplar verdiler ve sabahtan akşama kadar onları okumamı istediler. Hızla okuma-yazmamı düzelttim, o arada teyzelerim benim için en uygun okulun Darüşşafaka olduğuna karar vermiş.” Şerafettin Bey, bu süreçte yıl kaybetse de okuma isteğinden hiçbir şey kaybetmiyor. 1932’de Darüşşafaka’ya müracaat eden Çağlayan, o günleri, “Harp sonrası yıllar olduğu için Türkiye’de yetim çoktu ve o sene Darüşşafaka’ya 800 müracaat olmuştu. İmtihanlar başladı, sözlü, yazılı sınavlara girdik, bizi okuttular, hesap yaptırdılar” diye anlatıyor. 

“Bize kafalı adam lazım” 

Darüşşafaka’nın giriş sınavlarında yaşadıklarını dünmüş gibi hatırlayan Şerafettin Bey, o güne dair bir anısını da bizimle paylaştı: “Sözlü mülakatta iki öğretmen vardı, ikisi de Darüşşafaka mezunu... Biri, ‘Sıfırcı’ Mustafa Bey, Hazine-i Hassa’dan Darüşşafaka’ya matematik öğretmenliğine geçmiş, diğeri de matematikçi ve müzisyen Kazım Bey idi. Mülakatta Kazım Bey’in sorduğu sorulara bir bir yanıt veriyorum. Ben, taşradan gelmiş, gürbüz bir çocuğum, Mustafa Bey ise oldukça kısa boylu biriydi. Kazım Bey, beni görünce ‘Çok iri bir çocuk’ dedi, bunun üzerine Mustafa Bey, ‘Bize kafalı adam lazım, boyu posu bizi enterese etmez. Kafası sağlam bir çocuk’ dedi ve bana çıkabileceğimi söyledi. Böylece sözlü mülakatı kazandım.” 

“Yok, oğlum bu senin kaderin sen çekeceksin” 

Şerafettin Bey, sınavları başarıyla verir fakat o sene Darüşşafaka’ya çok fazla başvuru olduğu için kazananlar arasında kura çekilişi yapılır. Yüreği ağzında kuraya katılır, çünkü onun için Darüşşafaka’da okumak, hayat memat meselesidir: “Birkaç hafta sonra kuraya tabi olduğumun bilgisi geldi. Çünkü imtihanlarda seksen çocuk başarılı olmuştu ama Darüşşafaka’nın birinci sınıf kadrosu kırktı. Diğer çocukların çoğunluğu İstanbul’da yaşıyordu, onlar için Darüşşafaka’da okumak çok mühim değildi ama benim için mühimdi. Çünkü ben, küçük bir kazadan gelmiştim, Darüşşafaka’ya giremezsem oraya dönmek zorundaydım, orada ise beni bekleyen ya terzi ya da berber çıraklığıydı. Kura günü geldi, heyet oturuyor. Heyetten biri bana torbayı uzattı, ‘Çek oğlum’ dedi. Benim için hayat memat meselesi olduğundan, ‘Efendim, benim için siz çekin’ dedim, ‘Yok, oğlum bu senin kaderin sen çekeceksin’ dedi. Elimi torbaya attım, iki parmağımın arasına bir kâğıt geldi, ‘kaderim bu’ diyerek, çektim, açması için kâğıdı uzattım, ‘Bu senin kaderin, sen açacaksın’ dedi. Kâğıdı açtım, ‘m’ harfini gördüm, ‘m’ harfi ‘mektep’ demekti, sevinçten çılgına döndüm. İşte Darüşşafaka’ya böyle girdim.” 

“Herkes, bizi kıyafetlerimizden tanıyordu, nereye gitsek seviliyorduk” 

Çağlayan, kuradan sonra yaşadıklarını ise şöyle anlatıyor: “Hemen beden ölçülerimiz alındı. O zaman Darüşşafaka’nın çok şık bir üniforması vardı. Okul numaralarımız yakamızda yazardı. Kollarımızda dört tane şerit vardı. Bu dördüncü sınıf olduğumuzu gösteriyordu. Her sınıfı geçtiğinizde bunlara, bir şerit daha ilave ediliyordu. Şeritler sekizinci sınıfa kadar devam ediyordu, lisede ise mevcut şeritlere paralel şerit ekleniyordu. Bütün İstanbul bizi kıyafetlerimizden tanıyordu. Nereye gitsek bizi seviyorlardı. Mesela vapura binerdik, bizden para alınmazdı. Fenerbahçe Stadyumu’na gidiyorduk, bilet soran olmazdı. ” 

Daçka anıları… 

“Biz gezmeyi çok severdik” diyen Çağlayan sözlerini şöyle sürdürüyor: “Fatih’ten yürüyerek Sultanahmet’e giderdik, oradan Eminönü’ne, Galata’ya iner ve okula geri dönerdik. Bazen Beşiktaş’a yürür, oradan da Ihlamur’a geçerdik. Sabahtan akşama kadar yürürdük. Acıktığımızda da birer simit alırdık. Darüşşafaka, bize maaş da verirdi, on beş günde yirmi kuruş. O gün için o para bayağı iş görürdü. Zaten onunla simit alırdık.” Çağlayan, böyle bir gezi anısını ise yüzünde kocaman bir gülümsemeyle anlatıyor: “Ramazan ya da Kurban Bayramı idi. Darüşşafaka, bizlere yeni ayakkabı verdi. Ertesi gün de arkadaşlarla gezmeye gittik, geziden sonra da sinemaya... Şehzadepaşa’da Ferah Tiyatrosu vardı, üç film birden gösterilir, ardından da tiyatro olurdu. Neredeyse sabaha kadar sinemada kalabiliyordunuz. Darüşşafakalı olduğumuz için bize loca açtılar. Yeni ayakkabılar ayağımı fena sıkmıştı, locada hemen ayakkabıları çıkardım. Beş, altı saat orada kaldık, okula dönmek için kalktık. Pabuçları giyeceğim ama ne mümkün, ayaklarım şişmiş. O zaman Daçkalıların pelerinleri vardı. Arkadaşlara çaktırmadan ayakkabıları aldım, pelerinimin içine gizledim. Dışarı çıktım, öyle bir yağmur var ki kıyamet kopuyor. Şehzadepaşa’dan okula kadar yağmur altında yalın ayak yürüdüm. Okula geldim, yarın yine bayram, yine gezeceğiz ama bu ayakkabılarla mümkün değil. Ne yapsam diye düşünmeye başladım. Ayakkabıların içini suyla doldurdum. Sabah kalktım, pabuçlar suyu çekmiş, kurulayıp giyindim. Pabuçlar hoşaf gibi olmuş, ayağım rahat. O gün de akşama kadar gezdik, pabuçlar ayağımda kurudu, artık son derece rahattılar.” Darüşşafaka yıllarına dair öyle çok anısı var ki Çağlayan’ın, o günlerini yeniden yaşayarak ve yaşatarak bir anıdan diğerine geçiyor: “İlk sınıfta Veli Bey ile Rıfkı Bey adında iki müdür muavinimiz vardı, sabahtan akşama kadar bizi izler, hatalarımızı doğruya çevirirlerdi. Veli Bey, okulun ilk günü beni sınıf mümessili seçti ve ‘Bu sınıfla ilgili her şeyi sana soracağız. Arkadaşlarınla ilgilen, onlara göz kulak ol’ dedi. Böylece vazife başladı. Bir gün sınıf arkadaşlarımdan biri okuldan kaçacağını söyledi, bunun üzerine o öğrencinin peşine düştüm. ‘Gerçekten kaçacak mısın?’ diye sordum, ‘Evet’ dedi, ‘O zaman birlikte nereden kaçabileceğini araştıralım’ dedim. Bu şekilde çocuğu bir hafta idare ettim. Cumartesi günü sokağa çıkacağız, çocuğun annesi geldi. Annesine durumu anlattım ve ‘Pazartesi onu sizden istiyorum. O da benim gibi okuyacak’ dedim. Kadın gerçekten de oğlunu pazartesi günü getirdi, ben de onu okula alıştırdım.” Darüşşafaka’nın bağışçılarıyla da sıcak ilişkilerinin olduğunu ifade eden Çağlayan, cenaze törenine katıldığı bir bağışçıyı gözleri yaşararak anlatıyor: “Matbaacı Osman Bey, sahip olduğu matbaayı Darüşşafaka’ya bağışlamıştı. Kızı Nudiye adında bir hanımefendiydi. Nudiye Hanım, her bayramda Darüşşafaka’ya gelir, bizimle sohbet ederdi. O kadar muhterem bir hanımdı ki bütün mal varlığını Darüşşafaka’ya bağışlamalarına rağmen yine de cebinden üç, dört tane Tayyare Bileti (Milli Piyango)çıkarıp, bize gösterirdi. Bizim için almış, çıkar diye… Bir gün Nudiye Hanım’ın ölüm haberi geldi. O zamanki müdürümüz Ali Kami Akyüz idi. Heyet olarak cenazeye katıldık. Pierre Loti Oteli’nin karşısında özel bir kabristanda aile mezarlıkları vardı. Nudiye Hanım’ı son yolculuğuna uğurladığımız o günü hiç unutmadım.” 

Darüşşafaka’dan eczacılık fakültesine 

Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra eczacılıkta okuyan Daçkalı bir ağabeyinin tavsiyesiyle bu alanda eğitim görmeye karan veren Çağlayan’ın bunu nasıl gerçekleştirdiğini kendisinden dinliyoruz: “Beyazıt’ta Askeri Tıbbiye vardı, sınıf arkadaşım Namık ile birlikte tıbbiyeye gittik. Görevliye, paşa ile görüşmek istediğimizi söyledik, kabul etmedi. Bunun üzerine görevli yüzbaşıyla görüşmek istediğimizi söyledik. Yüzbaşı geldi, ‘Yüzbaşım biz, paşa ile görüşmek istiyoruz’ dedim. ‘Neden?’ diye sordu, ‘Bu okul hakkında bilgi alacağız’ dedim. Yüzbaşı bizi, paşaya götürdü, Darüşşafakalı iki öğrencinin kendisiyle görüşmek istediğini iletti. Paşa, bizi kabul ederek, ne istediğimizi sordu. Askeri Tıbbiye’nin eczacılık bölümü hakkında bilgi almak istediğimizi söyledik. Paşa, ‘Tamam, evladım’ diyerek, bize eczacılığın çok özel ve o günün koşullarında çok geçerliliği olan bir meslek olduğunu, doğru karar verdiğimizi söyledi. Paşanın yanından ayrıldıktan sonra Namık, ‘Sen, ikimiz adına da başvuruyu yap, ben Üsküdar’a gidiyorum’ dedi. Darüşşafaka’ya gittim, başmuavinin odasında bir kâtip vardı. Ona Askeri Tıbbiye Müdürlüğü’ne iki dilekçe yazdırdım, Namık’ın yerine de imzalayarak tıbbiyeye teslim ettim. Böylece eczacılık fakültesine başladık.” 
Daçka’dan öğretmeninin kızıyla evlenen Şerafettin Bey, merhum eşi Beyhan Hanım’dan büyük bir sevgiyle bahsediyor, Beyhan Hanım’ın Daçka’dan öğretmeninin kızı olduğunu söylerken gülümsüyor ve bu ilginç aşk öyküsünü şöyle paylaşıyor: “6 Ekim, İstanbul’un Kurtuluş Günü’ydü. Sarayburnu Parkı’nda kutlamaları seyrediyordum. Tam karşımda çok güzel bir kız, arkadaşlarıyla duruyor. Törenler bitince yürümeye başladılar, ben de onları izlemeye… Kız, Malta’da bir eve girdi, şaşkınlıkla evin Darüşşafaka’da tarih-coğrafya derslerimize giren Yusuf Agâh Şener Hoca’nın evi olduğunu anladım. Evin civarında her gün dolaşıyorum, bir gün ona kendimi tanıtma olanağı yakaladım. Çarşamba’da Darüşşafaka Lisesi’nin karşısında Cumhuriyet Kız Lisesi vardı, meğer eşim orada okuyormuş. Bir arkadaşımın annesi Fatih’te yaşıyordu. Onun adresini verdim. Eşim mektuplarını o adrese gönderiyordu. Arkadaşım da bana getiriyordu. Bu şekilde haberleşiyorduk. Böyle başladık.” Son sınıfa geldiğinde Şerafettin Bey, bir başka öğretmeninin aracılığıyla Yusuf Agâh Bey’e açılıyor: “Hilmi Çandarlı adında bir müdür muavinimiz vardı. Ona, Yusuf Agâh Bey’in kızını sevdiğimi ve üniversiteyi bitirdikten sonra onunla evlenmek istediğimi söyledim. Hilmi Bey, Yusuf Agâh Bey ile konuşuyor, Yusuf Agâh Bey, hemen idareye gidiyor, benim dosyamı açtırıyor, evveliyatımı tetkik ediyor. Hiçbir kusur bulamayınca onay veriyor. Ondan sonra kızının hiçbir talibini eve sokmadı. Eczacılığı bitirip subay çıktığım zaman kapılarını çaldım. Nişan yaptık. Beyhan’ın Tarih-Coğrafya’da son yılıydı. Daha doğrusu fakülteyi bitirmiş, imtihana girip diplomasını alması gerekiyordu. Fakat imtihana girmek istemiyordu. Bunun üzerine ‘Sen, diplomayı almadan evlenmeyeceğiz’ dedim ve ilk görev yerime gittim. Geldiğimde Beyhan diplomasını almıştı. Evlendik, kızımız Ayfer doğdu. Kızım iki yaşındayken şark hizmetim çıktı, Muş’a gittik. Muş’a gittiğimizin akşamı orada görevli binbaşılar geldi, ‘Yüzbaşım, hanımınız öğretmenmiş, çocuklar mahvoluyor, öğretmen yok. İzin verin de derslere girsin’ dedi. ‘Ben, eşime emir verecek değilim. Çalışmak isterse amenna ama çalışması için baskı yapamam’ dedim. Kızımız için hemen ertesi gün bakıcı kadın bulabileceklerini söylediler ve hakikaten de dediklerini yaptılar, ertesi gün bir hanımla evime geldiler. Böylece Beyhan öğretmenliğe başladı.” On senelik hizmet süresi dolunca ordudan ayrılan Çağlayan, doğduğu yere yani Mustafakemalpaşa’ya geri dönüyor ve yaşamını orada şekillendiriyor: “Bursa’da eczane açtım. Şimdi ABD’de doktor olan oğlumuz Sümer dünyaya geldi. Eşim de öğretmenliğe başladı. Mustafakemalpaşa’da lise yoktu, ikimizin çabaları neticesinde Kemalpaşa Lisesi açıldı.” 

Daçka’dan ikinci kez mezun oldu 

Geçtiğimiz sene “Darüşşafaka Velilerini Arıyor” programına katılarak, Darüşşafaka Cemiyeti’ne Daçkalı bir öğrencinin on yıllık eğitim gideri olan 100 bin lira bağışta bulunan ve “mezun bağışçı” unvanını alan Çağlayan’a bu bağışın nedenini sorduğumuzda, “Ben hep minnet duydum, borçlu hissettim kendimi Darüşşafaka’ya… Çünkü Darüşşafaka’nın sayesinde okudum, onun sayesinde bir mesleğim ve bir yuvam oldu, hayatımı onun sayesinde kurdum. Eğer Mustafakemalpaşa’da kalsaydım, bunların hiçbiri olmayacaktı” diyor ve ekliyor: “Anayasamızda, sosyal bir devlet olduğumuz yazıyor. Ancak devlet kadar şahıslar da sosyal olmalı. Benim gibi bir eğitim kurumunda karşılıksız okumuş, orayı bitirmiş, meslek sahibi olmuş, çocuklarını okutacak duruma gelmiş bir insan için, tabiatıyla yetiştiği okula yardım etmesi sosyal bir vazifedir. O bakımdan böyle bir karar verdim. Darüşşafaka Cemiyeti’ni arayarak, dördüncü sınıftan başlayıp mezun oluncaya kadar bir çocuğun Darüşşafaka’da okumasının maliyetini öğrendim. Hiç olmazsa bir çocuğu okutmayı kafama koydum. Bunu vazife olarak görüyorum ve artık bu vazifemi yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyorum” diye yanıtlıyor. Eğitim konusunda herkesi elinden geleni yapmaya çağıran Çağlayan, “Bugün Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunların nedeni eğitimsizliktir. Eğitimin kalkınması için herkesin elinden geleni yapması şart. Buna inandığım için Darüşşafaka’nın bağış programına destek verdim. Darüşşafaka, Türkiye’de eğitim açısından çok güzel vazife yapan kuruluşların başında geliyor. Bu müesseseyi 147 yıl önce kuranların, bugüne kadar getirenlerin ve bugün de yürütenlerin yaptıkları işin bedeli ödenemez. Fakat sadece Darüşşafaka ile olmaz, diğer eğitim kurumlarının da Darüşşafaka gibi çalışması lazım. Bu milletin cehaletten kurtulması şart” diye sözlerini noktalıyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Galip Haktanır (DŞ'41)

Galip Haktanır (DŞ'41)

"Darüşşafaka annem, babam, atam, her şeyim"

Darüşşafaka gazetesi için kapısını çaldığımızda, kendisini “fahri Darüşşafakalı” olarak tanımlayan 70 yıllık hayat arkadaşı Nimet Hanım’la bizi karşıladı, Galip Haktanır… Darüşşafaka yıllarına ait fotoğraf albümlerini, hakkında çıkan onlarca haberin yer aldığı gazete kupürlerini, her biri ciltlenmiş, özenle saklanmış spor gazetelerini, 97 yıllık ömrünün belgelerini de hazırlamıştı bizler için…

Röportaj: Demet Eyi

Hakkında en fazla bilgi, belge ve yazıya ulaşabileceğiniz Darüşşafakalılar arasında ilk sıralarda yer alır Galip Haktanır… 2015 yılında Darüşşafakalı Fehmi Aytuna, asırlık ömrün anılarını “Vefa’nın Galip’i” isimli kitapla okurla buluşturuyor. 2010 yılında ise yine bir Darüşşafakalı İsmail Hayri Cem’in “İmkansız Hayatlar” adlı kitabında yerini alıyor Darüşşafakalı Galip Haktanır, nam-ı diğer Kör Galip… Türk futbol tarihinin en özel isimlerinden biridir kuşkusuz Haktanır… Çünkü o, hep aşkla, sevgiyle futbol oynuyor. Düşünün futbol oynamak için gereken en temel materyal olan topa sahip olamayınca kendi elleriyle top yapacak kadar futbol tutkunu… Türkiye’de üç büyük kulüpte oynayan tek futbolcu unvanını uzun yıllar elinde bulunduruyor. Beş kez milli formayı giyiyor. Cazip transfer tekliflerine rağmen 1942’de formasını giymeye başladığı ve ardından kaptanlığını üstlendiği Vefa Kulübü’nden jübilesini yapacağı 1955 yılına kadar ayrılmayacak kadar da vefalı bir futbolcu o… Darüşşafaka gazetesi için kapısını çaldığımızda, kendisini “fahri Darüşşafakalı” olarak tanımlayan 70 yıllık hayat arkadaşı Nimet Hanım’la bizi karşıladı, Galip Haktanır… Darüşşafaka yıllarına ait fotoğraf albümlerini, hakkında çıkan onlarca haberin yer aldığı gazete kupürlerini, her biri ciltlenmiş, özenle saklanmış spor gazetelerini, 97 yıllık ömrünün belgelerini de hazırlamıştı bizler için…

Sözlerine, “Darüşşafaka için gözümü kırpmadan canımı feda ederim” diye başlayan Haktanır’ın öyküsü 1921’de bir trende başlıyor. Yunan işgalinden kaçıp Konya’ya giden annesi, 1921 yılında İzmir’deki evine dönerken trende doğuruyor, onu… Yine bu işgal, bir gözünü kaybetmesine ve “Kör Galip” diye anılmasına sebep oluyor: “Kırk günlük falan imişim. Annem, mangalı yakıyor, meğerse kaçan Yunan askerleri kömürlerin içine saçma koymuş. Mangal yanınca saçmalar, patlıyor. Biri de benim göz kapağıma geliyor ve yakıyor. Bu yüzden ‘Kör Galip’tir lakabım.”

Darüşşafaka’ya uzanan yol…

Altı yaşındayken babasını kaybeden Haktanır’ın Darüşşafaka’ya uzanan yolu da bu kayıpla başlıyor: “Babam, 27 yaşında vefat ediyor. Annem, iki çocukla bir başına kalıyor. Bir de kardeşim vardı, benden üç yaş küçük. Ne yazık ki o Darüşşafaka’ya giremedi. Ardından dedem, İzmir’e geldi. Anneme, ‘Kızım, sen iki yetime bakamazsın, birini ben alayım’ diyor. Tabii, büyük olduğum için de beni alıyor. Böylelikle İstanbul’a geldim, Rami’ye yerleştik. Dördüncü sınıfa kadar orada okudum. Ardından küçük amcam, Darüşşafaka’nın öğrenci aldığını duymuş. Ben de imtihana girdim. Bayağı iyi geçti. Sonra mülakat yaptılar, en sonunda kuraya kaldım. Benden evvel biri çekti boş çıktı, ben çektim, mektep çıktı. Yıl 1932 idi.“

“Darüşşafaka deyince akan sular durur”

“Darüşşafaka deyince tüylerim diken diken oluyor, akan sular duruyor. Ne istediysek bize verdi, Darüşşafaka...” dese de Haktanır, Daçka’daki ilk yıllarında çok zorlandığını söylüyor: “11-12 yaşında çocuklardık. Sıkı disiplin vardı, istediğimizi yapamıyorduk. Üstelik özlem var, annemi, kardeşimi özlüyordum. İlk yıl çok ağladım, kaçmak isterdim. Zamanla alıştım. Yine ilk yıl evciydim, hafta sonu tatillerinde dedemlerin yanına gidiyordum ama dedem vefat edince bekara çıktım. Yani hafta sonlarını da Darüşşafaka’da geçiriyordum. Böylelikle tüm hayatım Darüşşafaka oldu.”

O yıllar Darüşşafaka’daki disiplinin sadece okulun sınırları içinde kalmadığını ise Haktanır şu anısıyla anlatıyor: “Hafta sonu izinlerine çıkmadan önce tüm öğrenciler sıraya girerdi. Hepimizin tırnaklarına, kıyafetlerine bakılır, düğmelerimiz kontrol edilirdi. Boyasız, yırtık ayakkabıyla, ütüsüz kıyafetle izne çıkılamazdı. Darüşşafaka, bize her yıl iki çift ayakkabı verirdi, birini sadece izne çıkarken kullanmamız gerekiyordu. Ancak biz top oynadığımız için tek ayakkabı yetmez, harici ayakkabımızı da giyerdik. Bu nedenle çoğunlukla izne çıkamazdım. Mesela Atatürk’ün vefat ettiği gün okuldaydık. Bir grup Dolmabahçe’ye gitti, bizim harici ayakkabımız dışarı çıkmaya uygun olmadığı için gidemedik.”

Savaş yılları

İkinci Dünya Savaşı’nın yeryüzünü kasıp kavurduğu yokluk ve yoksulluk yıllarında Darüşşafaka’da okuyan Haktanır, “Türkiye, her an savaşa girdi girecek diye bekliyoruz. Ekmek karneyle veriliyor. Büyüme çağında çocuklarız, öğle yemeğinde bir dilim ekmek verilirdi, ondan artırıp akşam yemeğine kadar geçecek sürede acıktığımızda yerdik. Ben, 11. sınıfa geldiğim zaman ikindi kahvaltısı verilmeye başlandı”diye konuşuyor.

Bez toplarla futboldan Milli Takım’a…

Futbola merakı çocukluk yıllarına uzanan Haktanır, “Rami’deyken de top oynardım. Darüşşafaka’ya geldiğimde ise bu merakım daha da fazlalaştı. Ancak topumuz yoktu. Biz de kendi topumuzu kendimiz yapardık. Bu konuda Darüşşafakalı öğrenciler arasında sağlam bir bilgi birikimi vardı, çünkü her dönemin böyle top yapmışlığı vardı. Biz de üst sınıflardan öğrendiklerimiz sayesinde bez toplar yapmaya başladık. Yataklarımızın bir köşesini söker, içinden pamuk çıkarırdık. Bu pamuğu iyice sıkıştırır, üzerine de söktüğümüz çorapları dolardık. Bunun üzerini de yüzümüzü silmek için verilen bez peçetelerle kaplardık. Gayet iyi zıplayan, sağlam toplar yapardık. Ayaklarımızın çıplak kalması pahasına top yapardık. Dersler biter bitmez de koşar sahayı kapar, futbol oynardık” diye anlatıyor.

Üç büyüklerden Vefa’ya...

Okul takımından sonra Fatih Çarşamba’da bulunan ve 2. Ligde oynayan Feneryılmaz Kulübü’nde, 9. sınıfta Beşiktaş, 10. sınıfta Galatasaray ve 11. sınıfta Fenerbahçe’de oynuyor. Ancak o dönem çıkan bir yasa, lise öğrencilerinin kulüplerde oynamasını yasakladığı için daha çok özel maçlarda oynuyor. Böylelikle üç büyük kulüpte oynayan ilk futbolcu olarak adını Türk spor tarihine yazdırıyor. Futboldan kazandığı tüm parayı ise gıdaya yatırdığını şu anısıyla anlatıyor Haktanır: “Peynir, tereyağı, reçel gibi yiyecekler alır, okuldaki kulüp odasına koyardım, her gelen yerdi.” Haktanır, Galatasaray’da kısa bir süre oynayabiliyor, çünkü Darüşşafaka’dan mezun olma vakti gelince Galatasaray, lisansını çıkarmak için okula bir yetkili gönderiyor. Ancak o zaman Darüşşafakalıların çoğu Fenerbahçeli olduğu için gelen yetkiliyi kovalıyorlar, Haktanır’ın da elbiselerini saklıyorlar: “Beni, Galatasaray’a vermediler. O hafta 10-15 kişilik grup halinde Fenerbahçe’ye gittik, Fenerbahçeli oldum.” Ancak Beşiktaş’la oynadıkları şampiyonluk maçından sonra Fenerbahçe’den de ayrılmaya karar veriyor. Aynı gün Kadıköy vapurunda Vefalılarla karşılaşan Haktanır, “Vefalılar etrafımı sardı, illa Vefa’da oyna diyorlar. Aralarında Darüşşafakalı Latif Ağabey de vardı. ‘Vefa’ya gelir misin?’ dedi. Kabul ettim. Vefa Kulübü, lisans çıkarmak için müracaat ediyor. Ancak diyorlar ki ‘Fenerbahçe’den, Galatasaray’dan ve Beşiktaş’tan lisans için başvurusu var. Kendisi gelip müracaat etsin.’ Beni apar topar götürdüler. Vefa’da oynamak istediğimi söyledim. Böylece Vefalı oldum.”

Vefalı yıllar…

1942 yılında Vefa’da lisanslı futbolcu olarak oynamaya başlayan Haktanır, “1944’te Karşıyaka maçında ayağım kırıldı, bir sene oynayamadım. Ertesi sezon yeniden oynamaya başladım ve kaptan oldum. Tüm futbolcular bana saygıyla yaklaşırlardı. Bir sorun yaşadıkları zaman bana geliyorlar, ben de çözmek için elimden geleni yapıyordum. Vefa’da Darüşşafaka terbiyesini kurduk. Pek çok Darüşşafakalı da Vefa’da oynadı. Milli Takım’da da beş defa oynadım. O yıllar zaten milli maç sayısı çok azdı. 1950’lerin başlarında Galatasaray beni transfer etmek istedi. Bonservis ücreti olarak üç bin liralık çek verdiler. Vefalılar, bunu duyunca kıyamet koptu, ağlayanlar, sarılanlar, ‘Bizi bırakma’ diyenler… Bunun üzerine vazgeçtim. Çeki de iade etmesi için Orhan Ayan’ın babası Mehmet Ayan’a verdim. Bir kere de Adalet Kulübü teklif yaptı. Yedi bin lira para veriyorlardı. Ayda 800 lira para veriyorlardı. Vefa’dan aldığım 200 liraydı. Ayrıca bir battaniye mağazası açacaklardı. Oranın müdürlüğünü yapacaktım, ayrıca maaş alacaktım. Yine kabul etmedim.”

Yarım kalan yükseköğrenim

1932’de girdiği Darüşşafaka’dan 1942 yılında mezun olan Haktanır, 8. sınıfta Fransızcadan, lisede ise fen bilgisi dersinden kalıyor. Bu nedenle Darüşşafaka’da iki yıl fazladan okuduğunu söyleyen Haktanır, “Ardından Yüksek Ticaret Fakültesi’ne devam ettim. Ancak Karşıyaka maçında ayağım kırılınca okulu bıraktım. Çünkü bir yanda deplasmanlar, antrenmanlar ve geçim derdi, diğer yandan yükseköğrenim olmuyordu. O zamanlar futbolcular şimdiki gibi değildi. Hayatını idame ettirmek için futbol dışında başka bir mesleğin de olması gerekiyordu. Yani futbolculukla geçinemezdin. Mesela bir sene Nişantaşı Ortaokulu’nda öğretmenlik yaptım. Ancak sürekli izin kullanmak zorunda kaldığım için istifa etmeye mecbur kaldım” diyor.

Futboldan sonra

1955 yılına kadar Vefa’nın formasını giyen ve kaptanlığını üstlenen Haktanır, ardından antrenör olarak Vefa’yı çalıştırıyor. 1964 yılında federasyonun açtığı kursa katılarak antrenörlük diploması alıyor. Vefa’nın dışında Eyüp, Beylerbeyi, Süleymaniye takımlarının da antrenörlüğünü yapan Haktanır, ayrıca kardeşiyle birlikte bir marangoz atölyesi açıyor: “Kardeşim marangozdu. Onunla beraber bir marangoz atölyesi açtık. Futbolculuktan sonra mobilyacı oldum. Uzun yıllar da mobilyacılık yaptım. Hatta Kadıköy Bahariye’de mobilya mağazamız vardı.”

“Ne olacağımız çocukluğumuzda belli”

“Aslında ne olacağımız çocukluğumuzda belli oluyor” diyor ve ekliyor: “Kimimiz gerçekleştiriyoruz, kimimiz gerçekleştiremiyoruz. Mesela ben okuldayken futbolcuların resimlerini saklardım, sınıf arkadaşım Hayri Seçkin ise siyaset adamlarının fotoğraflarını biriktirirdi. Ben, futbolcu oldum, Milli Takım’a kadar yükseldim, Hayri Seçkin ise Meclis’e girdi, Cemiyet Başkanlığı da yaptı.”

“Aman Galipciğim, sakın ölme!..”

Baba kaybının Darüşşafakalıların yaşamındaki izini ise bir başka anısıyla gülerek aktarıyor: “1941 yılı mezunu Aziz Çöl vardı. Darüşşafaka’dan sonra tıp fakültesini bitirdi, ortopedist oldu. Bir gün hastalandım, Aziz ziyaretime geldi, dedi ki, ‘Aman Galipciğim, sakın ölme!.. Şimdi gidip doktor önlüğüyle babam için bir fotoğraf çektireceğim, onu babama götürürsün.’ Çünkü Aziz’in babası oğlunun doktor olmasını istermiş.”
Evinin duvarlarında asılı resimleri göstererek, “Futbolu bıraktıktan sonra resme verdim kendimi” diyen Haktanır, “Resme olan ilgim de Darüşşafaka yıllarına uzanıyor. Resim hocamız Agah Bey’di. Hatta resim odasında yaptığım bir resmim sergilenmişti” diye anlatıyor.

“Beni ben yapan yerdir Darüşşafaka…”

Darüşşafaka yıllarına ait onlarca fotoğrafın yer aldığı albümüne bakarak, tek tek anıyor, arkadaşlarının, öğretmenlerinin isimlerini: Ali Kami Akyüz, Hasan Fehmi, Reşat Alasya, Tâhirü’l-Mevlevî, Aziz Çöl, Edip Akın, Faruk, Hikmet, Selahattin… “Darüşşafaka’daki arkadaşlıklar çok farklıydı. Birbirimize kardeş gibi bakardık” diyen Haktanır, o yıllara dair şu anısını da paylaşıyor: “Bir gün üç arkadaş okuldan kaçmıştık. Akşam duvardan atlayıp okula girdik. Selahattin, önden gitti. Selahattin’in irkilme sesini duyunca yakalandığını anladık, biz diğer taraftan dolaşarak yatakhaneye gittik. Kıyafetlerimizle yataklarımıza girdik. Rıfkı Bey geldi, tüm yataklar dolu. Selahattin’i çok sıkıştırmış, ‘üç kişi atladınız ayak seslerini duydum’ diye ama Selahattin ismimizi vermemişti.” Yakın tarihe kadar her Çarşamba Erenköy’den Ortaköy’deki Darüşşafakalılar Lokali’ne giden ve burada farklı kuşaklardan Darüşşafakalılarla bir araya gelmekten ötürü büyük mutluluk duyduğunu anlatan Haktanır, “Darüşşafaka’yla da Darüşşafakalılarla da bağlarım hiçbir zaman kopmadı. Hayatımın her döneminde en yakınımda Darüşşafakalılar oldu ve olmaya da devam ediyor. Çünkü Darüşşafaka, beni ben yapan yerdir. O olmasaydı, nasıl Milli Takım’a kadar yükselen bir futbolcu olacaktım” görüşlerini dile getiriyor. Haktanır sözlerini Darüşşafaka öğrencilerine yönelik verdiği şu mesajla sonlandırıyor: “Memlekete hayırlı evlat olsunlar, çok çalışsınlar... Bilgi, her zaman insanın yardımcısıdır. İlmin yolundan hiç ayrılmasınlar...” 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Fikret Yüksel (DŞ'41)

Fikret Yüksel (DŞ'41)

Saygı ve Minnetle Anıyoruz
(1924-2001)

2001 yılında vefat eden 1941 yılı Darüşşafaka mezunu Fikret Yüksel, Darüşşafaka’nın yaşamına kazandırdıklarını unutmayan bir Daçkalıydı. Hayatı boyunca “Ben, her şeyimi Darüşşafaka’ya borçluyum” diyen ve sahip olduğu her şeyi Darüşşafaka’ya bırakan Fikret Yüksel'in yaşamının izini kızı Susan Burchard ile sürdük. Susan Burchard'ın 2010 yılında Darüşşafaka gazetesi için verdiği röportajla Fikret Yüksel'i saygı ve mennetle anıyoruz.

Darüşşafaka’nın eğitimle yaşamını değiştirdiği binlerce çocuktan biriydi Fikret Yüksel… Darüşşafaka’dan mezun olduğunda takvimler 1941’i gösteriyordu. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nde başladığı yükseköğrenimini Darüşşafaka Cemiyeti’nin burs desteğiyle Harvard ve MIT(Massachusets Institute of Technology) İnşaat, Zemin Mekaniği ve Yapı Mühendisliği’nde sürdürdü. ABD’ye yerleşti, orada evlendi ve bir kızı oldu. Fikret Yüksel’in ismi bir başka Darüşşafakalıyı, Türkiye bürokrasinin kilometre taşlarından Necdet Seçkinöz’ün hayatını araştırırken de karşımıza çıktı. Merhum Seçkinöz’ün eşi Mine Hanım tarafından Darüşşafaka Cemiyeti’ne verilen Necdet Seçkinöz klasöründe yer alan iki belgede adı geçiyordu Fikret Yüksel’in… Darüşşafaka Cemiyeti’nin -o dönemdeki adıyla Türk Okutma Kurumu- İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yazdığı 13 Ağustos 1945 tarihli dilekçede yüksek mühendislik eğitimi için İsviçre’ye gönderilecek üç Darüşşafakalıdan biri olan Fikret Yüksel’e pasaport verilmesi isteniyor. “Ben, her şeyimi Darüşşafaka’ya borçluyum” diyen Yüksel, Darüşşafaka’nın yaşamına kazandırdıklarını unutmayan bir Darüşşafakalı idi. Öyle ki sahip olduğu her şeyi yine Darüşşafaka’ya bıraktı ve başka çocukların hayatlarının da eğitimle değişebilmesi için bir “ışık” yaktı. Vefatından önce tüm birikimini, gelecek nesillerin eğitimine katkı sağlayacak güvenli bir yere bırakmak isteyen Fikret Yüksel, bu nedenle kendi adıyla bir vakıf kurdu. Bugün Darüşşafaka’nın en önemli bağışçılarından biri olan Fikret Yüksel Foundation’ın başında ise Fikret Yüksel’in kızı Susan Yüksel Burchard ile damadı Gary Burchard bulunuyor. Fikret Yüksel Foundation Yönetim Kurulu Başkanı Susan Burchard ile babasını, Darüşşafaka’ya bakış açısını ve yeni projelerini konuştuk. 

Babanızın kendi adını taşıyan bir vakıf kurmasının amacı neydi? 

Babam tüm birikimini, ABD tarafından uygulanan vergi kesintilerinden muaf olacak ve gelecek nesillerin eğitimine katkı sağlayacak güvenli bir yere bırakmak istiyordu. Bu nedenle Fikret Yüksel Foundation’ı kurdu. Vakıf, 1998’de faaliyete geçti ve 2009’un sonu itibarıyla Darüşşafaka öğrencilerinin eğitim giderleri için 962 bin 658 dolar bağışta bulundu. Bağışlarımız için dış kaynak aramıyoruz. Vakfın tüm geliri Yüksel AŞ’nin elinde bulundurduğu taşınmazlardan ve yaptığı faaliyetlerden elde ediliyor. 

Eşiniz ve çocuklarınızla birlikte Darüşşafaka’yı ziyaret ettiniz. Bu ziyaretin sizin için anlamını öğrenebilir miyiz? 

Darüşşafaka öğrencileriyle tanışmaktan inanın büyük haz duydum. Hepsi Darüşşafaka’nın eşsiz birer elçisi gibi hareket ediyordu ve bu halleri onların en kaliteli eğitimi almaları için elimden gelen tüm desteği sağlama konusundaki kararlılığımı katbekat artırdı. 

Darüşşafaka Eğitim Kurumları’na dair izlenimlerinizi bizimle paylaşır mısınız? 

Darüşşafaka’yı ilk kez 2003’te ziyaret ettik. Bu ziyaretimizin amacı, babam 1972’den beri Türkiye’ye gelmediği için okulun imkânlarını görmek ve yönetim kuruluna yaptığımız bağışın babamın da arzuladığı gibi sadece çocukların eğitiminde kullanılması isteğimizi iletmekti. 2007’nin Aralık ayında gerçekleştirdiğimiz ziyarette ise yeni yönetim ile yaptığımız görüşmelerde bağışlarımızın eğitime yönelik olarak kullanıldığını görmekten memnun kaldık. Darüşşafaka’ya olan güvenimiz daha da arttı. 2008’deki ziyaretim ise 59 Darüşşafaka öğrencisiyle gerçekleştirdiğimiz üç haftalık kamp içindi. Amacım öğrencilerin robot biliminin (elektronik, mekanik, mühendislik, bilgisayar programcılığı ve animasyon) yanı sıra İngilizceye olan ilgilerini de geliştirmekti. İlk bakışta imkânlar yeterli görünse de acilen çözülmesi gereken bazı yapısal ve tesisatla ilgili sorunların varlığını gözlemlemiştim. Umarım söz konusu sorunlar dikkate alınmıştır. 

Sizin girişiminizle ABD’nin Seattle kentinde, 26–28 Mart 2009 tarihlerinde düzenlenen FIRST Robotics Yarışması’na (FRC) katılan Darüşşafaka Robot Kulübü’nün yarışmadan ödülle dönmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim için onlar, çalışan bir robotla buralara gelip altmış takıma karşı yarışarak çoktan yarışmayı kazanmışlardı. Tutumları, cana yakınlıkları, davranışları, nezaketleri ve kibarlıklarıyla karşılaştıkları herkesi kendilerine hayran bıraktılar. Türkiye’yi muhteşem bir şekilde temsil ettiler. İnanın yarışmanın üzerinden uzun bir zaman geçti ama hâlâ bana Darüşşafaka öğrencilerini soruyorlar. Jüri Özel Ödülü emeklerinin mükâfatı olamaz elbette ancak dört yıldır bu tür yarışmalara katılıyorum ve yarışmayı eli boş terk eden yüzlerce takıma şahit oldum. Darüşşafaka öğrencilerinin bu alanda elde ettiği başarılardan benden daha çok gurur duyan kimse olamaz herhalde. 

Neden babanızın kurduğu vakfın başında gönüllü olarak çalışmayı seçtiniz? 

İnsanlara özellikle de gezegenimizin gelecekteki koruyucuları olacak gençlere yardım etmekten büyük mutluluk duyuyorum. Tanrı beni yaşamım boyunca bunca güzel ve yüce şeyle ödüllendirirken benim gençler için yaptıklarım Tanrı’nın cömertliğinin asla karşılığı olamaz. 
Babanızın eğitim gördüğü okula duyduğu bağlılığı ve sevgiyi neye bağlıyorsunuz? 
Sanırım ben de babam gibi hissediyorum. Hepimiz biliyoruz ki bu dünyada hiçbir şey “karşılıksız” değil. Bedeli ödemek zorundayız hep. Babam da yıllar önce kendisine verilenlerin karşılığını gelecek nesiller için ödemek istedi. Umudu tüm Darüşşafaka öğrencilerinin aynı duygularla seçtikleri alanlarda başarılı olur olmaz çocuklara yardım etmeye devam etmesiydi. 

Babanızın Darüşşafaka yıllarına dair sizinle paylaştığı bir anısını anlatır mısınız? 

Babam çikolatayı çok severmiş ama her zaman çikolata alacak parası olmazmış. Bazen hafta sonları Boğaz kıyısında yaşayan arkadaşlarını ziyarete gittiğinde arkadaşlarının aileleri dönüş için babama otobüs parası verirmiş. Otobüse binmek yerine Darüşşafaka’ya kadar yayan gelirmiş ve parasıyla da çikolata alırmış. Daha sonra yastığının altına saklar ve oda arkadaşlarının uyuduğundan emin olduktan sonra sessizce yermiş çikolatasını. Böylece kimseyle paylaşmak zorunda kalmazmış. Vefat ettikten sonra evin çeşitli yerlerinde saklanmış çikolatalar bulduk. İşte bazı alışkanlıklar asla değişmiyor.

Fikret Yüksel kimdir? 

Fikret Yüksel, 1933’te girdiği Darüşşafaka ’dan 1941’de mezun oldu. Yüksek öğrenimine İTÜ İnşaat Fakültesi’nde devam eden Yüksel, daha sonra Darüşşafaka Cemiyeti’nden aldığı burs desteğiyle Harvard ve MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) İnşaat, Zemin Mekaniği ve Yapı Mühen- disliği eğitimi aldı. İnşaat yüksek mühendisi olarak iş hayatına atılan Yüksel, Mersin’de beton boru tesisi kurdu. Ancak firması devlet ihalelerinde beklediği iş olanağını bulamayınca iflas kaçınılmaz oldu. Umutsuzluğa kapılmayan, mücadeleden de vazgeçmeyen Yüksel, Almanya’ya göç etti ve birkaç yıl Stuttgart civarında yaşadı. 1974’te ABD’ye giden Yüksel, Seattle kentine yerleşti. ABD’nin Pennsylvania eyaletinde, ülkede inşa edilen ilk otoyollardan Pennsylvania Turnpike’in yapımında çalışan Yüksel, bu sırada ABD vatandaşı Frances ile evlendi ve bu evlilikten Susan adında bir kızı oldu. ABD’de inşaat ve gayrimenkul geliştirme alanında başarılı bir iş hayatı olan Fikret Yüksel, 1998’de ABD’de Fikret Yüksel Foundation adında bir vakıf kurdu. Vakıf, bugün Darüşşafaka’nın en önemli destekçileri arasında yer alıyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Necdet Seçkinöz (DŞ'45)

Necdet Seçkinöz (DŞ'45)

Saygı ve Minnetle Anıyoruz
(1927-2004)

Bürokratların bürokratı: Necdet Seçkinöz

Darüşşafakalı Necdet Seçkinöz, yirmili yaşlarda genç bir mühendis olarak Devlet Su İşleri’nde (DSİ) başladığı kamu görevini 73 yaşında Türkiye’nin en üst noktasında, Çankaya’da tamamladı. “Bürokratların bürokratı”, “Bürokrasinin piri”, “9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in sağ kolu”, “Demirel’in kara kutusu”, “Devlet geleneğini en iyi bilen bürokrat” olarak nitelendirilen Seçkinöz, ömrünün son yıllarını geçirmek içinse Yakacık Rezidans’ı seçmişti.

Röportaj: Demet Eyi

Türkiye bürokrasisinin kilometre taşlarından biriydi Necdet Seç kinöz… Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarlığı, Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarlığı, Başbakanlık Müsteşarlığı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, kırk yıllık devlet hizmeti hayatında üstlendiği görevlerin sadece birkaçı… 1927 yılında başlayan hayat hikâyesi, 2004’te ilk, orta ve lise öğrenimini gördüğü Darüşşafaka’nın Yakacık Rezidans’ında sonlandı. Darüşşafakalı Seçkinöz ömrünün son yıllarını da tüm mal varlığını bağışladığı Darüşşafaka’nın Rezidansında geçirmeyi istemişti.

Klasördeki üç belge

Necdet Seçkinöz’ün hayatını sizlerle buluşturmak için yaptığımız araştırmaya, Necdet Bey’in Yakacık Rezidans’ta yaşayan eşi Mine Seçkinöz tarafından Darüşşafaka Cemiyeti’ne teslim edilen “Bir Darüşşafakalı: Necdet Seçkinöz” klasöründen başladık. Klasördeki ilk belge 1945’te Darüşşafaka Lisesi’nden başarıyla mezun olan genç Seçkinöz’ün yüksek mühendislik eğitimini İsviçre’de yapabilmesi için Darüşşafaka Cemiyeti tarafından -o dönemdeki adıyla Türk Okutma Kurumu- verilecek bursun kararı… İkinci belge ise; Seçkinöz’ün İsviçre’ye gidebilmesi için, Cemiyet’in İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığı pasaport başvurusunun dilekçesiydi. Konuya ilişkin son belge ise Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğrenim Umum Müdürlüğü’nün, Cemiyet tarafından yüksek mühendislik eğitimi için İsviçre’ye gönderilmek istenen üç Darüşşafakalının yani Mehmet Necdet Seçkinöz, Fikret Yüksel ve Cevdet İmer’e ilişkin kararı: “…Yolculuk güçlüğü ve döviz imkânsızlığı yüzünden şu sıra İsviçre’ye öğrenci gönderilmemektedir. Bundan başka Amerika vapurlarının meşgul olmaları dolayısıyla adı geçen memlekete de altı aydan önce öğrenci gönderilmesinin mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında yukarıda adları geçen öğrencilerin memleketimizdeki yüksekokullara kaydettirilmeleri gerekmektedir.”

Necdet Seçkinöz hakkında basında yer alan haberlerin kupürleri de özenle yerleştirilmiş klasöre… 1979’da uğradığı suikast sonucu aramızdan ayrılan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı görevinde bulunan Necdet Seçkinöz ile yaptığı röportaj dikkatimizi çekiyor. Seçkinöz, 20 Eylül 1976 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan röportajında, elektrik kesintilerinin nedenlerini ve Türkiye’nin enerji politikalarını anlatıyor.

Devlet geleneğini en iyi bilen bürokrat

“Bürokratların bürokratı”, “Bürokrasinin piri”, “9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in sağ kolu”, “Demirel’in kara kutusu”, “Devlet geleneğini en iyi bilen bü rokrat” basında yer alan haberlerde Necdet Seçkinöz için kullanılan tanımlamaların birkaçı… Seçkinöz’ün Türk bürokrasisindeki yerini belki de en iyi Başbakanlık Müsteşarı olduğu dönemde yaşanan bir olay ortaya koyuyor. Seçkinöz, 1992’de devlet memurluğu yaş sınırını doldurunca, görevine devam edebilmesi için özel bir yasa çıkartılıyor. Böylelikle Seçkinöz, hakkında özel yasa çıkartılan ilk ve tek bürokrat oluyor. Seçkinöz’ün neden Türk bürokrasisinin kilometre taşı olduğunun yanıtını ise 16 Mayıs 1993’te Ekonomist dergisinde yayımlanan bir söyleşisinde bulmak mümkün: “1962’de bunaldım ve özel sektöre geçtim. Ancak yeniden devlete döndüm. Özel sektörü sevemedim. İbadet gibi bir şey... Hep öyle düşünmüşümdür. Her sabah sekize çeyrek kala gelirim. Akşam da sekiz de çıkarım. Öğlen çıkmam. Kırk yıldır bu böyledir, değişmez. Her zaman memurdan önce gelir, sonra giderim.”

Elli yıllık hayat arkadaşı Seçkinöz’ü anlatıyor

Necdet Bey’i elli yıllık hayat arkadaşı Mine Seçkinöz’den dinlemek üzere Darüşşafaka Yakacık Rezidans’a gidiyoruz. Zarafeti, içtenliği ve merhum eşinin heradı geçtiğinde sevgiyle bakan gözleriyle etkiliyor bizi Mine Seçkinöz. 1929 yılında doğan Mine Seçinköz, Ankara Kız Teknik Yüksekokulu’nda yatılı okumuş. Okulun, Gazi Üniversitesi’ne bağlanması üzerine akademik çalışmalarına üniversitede devam etmiş. Türk ve İran halılarını araştırmak üzere Şah döneminde burslu olarak İran’a gönderilen Mine Seçkinöz, dört ay İran’da yaşamış, Türk halıları ile İran halılarını karşılaştıran detaylı bir rapor hazırlamış. Seçkinöz’ün bu araştırması, kitap haline getirilirken üniversiteye de Türk halı desenleri dersi konulmuş. Ardından resim öğretmeni olarak Bolu’da Kız Teknik Enstitüsü’ne atanmış. Necdet Bey’le de orada tanışmış: “İlk görev yerim Bolu’da Kız Teknik Enstitüsü idi. Üç sene öğrencilerimle çok güzel ilişkiler kurarak orada görev yaptım. Öğrencilerimizin arasında başka illerden gelen fakat yatacak yeri olmayanlar vardı. Bunun üzerine Enstitü’nün bahçesine öğrenciler için bir yatakhane yaptırmaya karar verdik. Okul müdürümüz, Bolu’da bu konuda bize yardımcı olabilecek isimlerle görüşmeler yapmamızı istedi. Öğretmen arkadaşlarımızın yaptığı görüşmelerin sonunda Devlet Su İşleri’nin (DSİ) mühendisleri bu işe talip oldu. Bunun üzerine okul idaresi olarak hem tanışmak hem de meseleyi anlatmak için onları çaya davet ettik.”

1953-1955 yılları arasında Bolu’da DSİ’de başmühendis olarak çalışan Necdet Seçkinöz de davete katılan mühendisler arasındadır. Hikâyenin devamını yine Mine Hanım’dan dinleyelim: “Davetten hemen sonra müdire hanım, Necdet Bey’in ev adresimi istediğini bana iletti. Ailem Ankara’daydı. Bu nedenle hiç tanımadığım birine adresimi veremeyeceğimi söyledim. Bunun üzerine müdire hanım, ‘Ben, o beye baktım, gözleri hiç kötü bir göz değil. Siz adresinizi verin, ailenize de benim tarafımdan verildiğini söyleyin’ dedi. Ben hâlâ tereddütteyim, çünkü hiç tanımıyorum. Tabii etraftan  birtakım şeyler duyuyordum, çok çalışkanmış, çok efendiymiş ama hepsi o kadar… Sonra Necdet Bey’in ailesi, telefonla babamla görüşmüş. Babam da onları Ankara’ya davet etmiş, gitmişler, konuşulmuş. Bunun üzerine babam bana ‘Biz aileyi tanıdık sen de tanı’ dedi. Ardından ailelerimiz nişana karar verdi. Böylece hiç tanımadığım, sadece gördüğüm ama çalışkanlığını, efendiliğini bildiğim bir insanla ilk kez nişanda karşı karşıya geldik. Ankara’da Bulvar Palas yeni yapılmıştı, güzel bir salonu vardı. Orada aile arasında bir nişan yaptık. Nişandan altı ay sonra yani 1955’te de evlendik.” 

“Allah’ın bana bir mükâfatı”

“Necdet Bey nasıl bir insandı?” diye sorduğumuzda “Tahmin edemeyeceğiniz kadar mükemmel bir insandı” diye yanıtlıyor ve ekliyor: “Hiç sesini yükseltmezdi.  Sadece bana değil, herkese karşı öyleydi. Çok nazik, çok kararlı, çok efendi ve sosyal bir insandı. Evlendikten sonra burslu olarak bir seneliğine Amerika’ya gittik. O gezi sırasında onu o kadar iyi tanıdım ki… Hiçbir zaman efendiliğini bozmazdı. Yemeyi, içmeyi, gezmeyi, güzel yaşamayı çok severdi. Hatta nişanlılık dönemimizde, ‘Ben çok çalışayım, çok para kazanayım, birlikte gezelim’ demişti. Elli senelik mükemmel bir evlilik hayatımız oldu. Hiç pişmanlık yaşamadım. Benim üvey annem vardı, evlenmeden önce çok çekmiştim. Sanırım Allah bana bir mükâfat verdi.”

“Aklı fikri memleketteydi”

 

Necdet Bey’in evde hiçbir zaman iş konuşmadığı vurgulayan Mine Hanım, “Tam manasıyla kara kutuydu” diyor ve ekliyor: “Emeklilik döneminde de aklı fikri memlekette ne olup bittiğindeydi. Arkadaşlarıyla sürekli memleket meselelerini konuşurdu.”

Necdet Bey’in çok mükemmeliyetçi biri olduğunu ve memlekete hizmeti her şeyin üstünde tuttuğunu kaydeden Mine Hanım, “Ancak yapmadığı şeyleri yapmış, bilmediği şeyleri biliyormuş gibi gösteren birtakım yanlışlara şahit olduk. Eşim çok onurlu bir insandı. Asılsız isnat karşısında o dakika görevini bırakıyordu. Haksız ithamlarla birçok kez karşı karşıya kaldık ve her seferinde çok acı geldi” diye konuşuyor.

Her zaman mütevazı bir hayat sürmeye özen gösterdiklerini anlatan emekli resim öğretmeni Mine Seçkinöz, Çankaya’da yaşadığı bir anıyı da bizimle paylaşıyor: “Eşim Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri olunca Çankaya’da genel sekreter konutunda yaşamaya başladık. Benim için de özel bir araba tahsis edildi. Ancak ben, hususi arabayı kullanmıyordum. Çünkü arsızlık gibi geliyordu, böyle her şeyi kullanmak, her şeyi almak, kendine aitmiş gibi istemek. Konutun yakınında otobüs durağı vardı. Ben de her yere otobüsle gidiyordum. Bir gün gene araba almadan dışarı çıktım. Geri geldiğimde muhafızlar değişmişti. Yeni muhafızlar da beni tanımadıkları için içeri almadı. En sonunda içerideki hizmetlilerden birini çağırttım ve o şekilde konuta girebildim.”

" Darüşşafaka’da dürüst olmayanlar hayatını idame ettiremez"

İlk ve ortaöğrenimini Darüşşafaka’da tamamlayan Necdet Seçkinöz’ün Darüşşafaka ile tanışma hikâyesini ise Mine Hanım şöyle anlatıyor: “Necdet, babasını çok küçük yaşta kaybetmiş. Anne ve dayısıyla Bulgaristan’dan İstanbul’a göç etmiş. Tek çocuk, annesi de çok düşkünmüş Necdet’e. Fakat dayı bu durumdan çok da mutlu olmuyormuş, çünkü Necdet’in eğitiminin bozulmasından çekiniyormuş. Bunun üzerine dayısı, ‘Sen bu çocuğu bozacaksın, en iyisi Darüşşafaka’ya ver’ demiş. Annesi, çok uygun bulmasa da ağabeyinin lafını dinlemiş.”

Elli yıllık birliktelikleri boyunca Necdet Bey’in Darüşşafaka’dan hep sevgiyle bahsettiğini kaydeden Mine Seçkinöz, “ Uykuyu çok sevdiğini ve her sabah hocalarının onu uyandırdığını, arkadaşlıkların çok sağlam olduğunu söylerdi. Hakikaten de son günlerine kadar Darüşşafakalı arkadaşlarıyla görüşürdü. Hatta geçenlerde Darüşşafakalı iki arkadaşı ziyaretime geldi. Necdet’in karakterini Darüşşafaka’dan aldığını düşünüyorum. Bu kadar disiplinli, arkadaş sever, yardımsever ve dürüst olmasını –hep ‘Darüşşafaka’da dürüst olmayanlar hayatını idame ettiremez’ derdi- Darüşşafaka’nın eğitim sistemine bağlıyorum” diyor.

Demirel-Seçkinöz dostluğu

Necdet Seçkinöz’ün hayatındaki en önemli kişilerden biri de kuşkusuz 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel idi. Üniversite yıllarında başlayan dostlukları,Necdet Bey’in vefat ettiği 2004’e kadar kesintisiz sürdü. Demirel’in aktif siyaset hayatı boyunca hep en yakınındaki isimdi Necdet Seçkinöz. 12 Eylül yönetimiyle anlaşamayınca 1981’de emekliye ayrılan Seçkinöz, Demirel’le birlikte 1991’de Başbakanlık Müsteşarı oldu, Demirel’in Köşk’e çıkmasıyla da Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne atandı. İkili arasındaki dostluk bağı okadar güçlüdür ki, Başbakanlık Müsteşarlığı görevi sırasında 65 yaşını doldurduğu için emekliye ayrılması gereken Seçkinöz’ün görev süresini üç yıl uzatan özel yasa bile çıkartır Demirel…

Necdet Bey’in vefatından sonra da Demirel ile görüşmeyi sürdürdüklerini belirten Mine Seçkinöz, merhum eşi ile Demirel arasındaki dostluğu şöyle anlatıyor: “İkisi de İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun. Ayrıca Demirel’in erkek kardeşi Şevket Demirel, Necdet’in sınıf arkadaşı. Oradan tanışıyorlar. Necdet, Bolu’da DSİ’nin müdürüyken, DSİ Genel Müdürü Süleyman Demirel idi ve Necdet’in ne kadar çalışan biri olduğunu biliyordu. Bir de Necdet, çok dürüsttü ve katiyen parayla işi yoktu. Hatta Demirel ona, ‘Sen parayı sevmiyorsun, o nedenle hep yanımda ol’ derdi.”

Darüşşafaka’da sonlanan hayat Darüşşafakalı Necdet Seçkinöz, ömrünün son yıllarını Yakacık Rezidans’ta geçirdi ve hayata gözlerini Maltepe Özel Bakım Ünitesi’nde yumdu. Mine Hanım, Yakacık Rezidans’ta yaşamaya karar verme süreçlerini ise şöyle anlatıyor: “Biz, her zaman en güzel tatilleri yapmaya çalışıyorduk. Bir bayram tatilini de İstanbul The Marmara Oteli’nde geçirmek için rezervasyon yaptırdık. O sırada Darüşşafaka’nın idarecileri de bizi Yakacık Rezidans’a davet etti. Bunun üzerine tatilimizin iki gününü Rezidans’ta geçirip ardından otele geçmeye karar verdik. Yakacık’a geldik. Bizi çok güzel karşıladılar. İki gün boyunca Rezidans’ta kaldık. Çok beğendik. Bu kadar güzel bir yere olabileceğini tahmin etmemiştik. Gerçi Necdet, Cumhurbaşkanı Demirel ile açılışında bulunmuş ama içini gezmemiş. Oteldeki rezervasyonumuzu iptal ettik.Tüm tatilimizi burada ge çirdik. Ankara’ya gittiğimiz zaman sevgili eşim, ‘Mine, biz de Darüşşafaka’nın Rezidansı’na üye olalım mı?’ diye sordu. ‘Çok güzel olur’ dedim. Ama Ankara’da çok güzel bir evimiz ve çok sevdiğimiz dostlarımız vardı. Bu nedenle tüm mal varlığımızı Darüşşafaka’ya bağışladık ve Rezidans’ta yerimizi ayırttık. Arada bir gelip kalsak da Ankara’da yaşamaya devam ettik. Eşim Parkinson hastasıydı. Hatta bundan ötürü Demirel’den ayrılmak istemiş fakat Demirel, ‘2000 yılına kadar beraberiz, hiçbir yere gitmeyeceksin’ demişti. Eşim, 2000’de emekli olunca da arada bir gelip kaldık. Ancak 2002’de eşimin rahatsızlığı artınca Darüşşafaka Maltepe Özel Bakım Ünitesi’nde kalmaya başladı. Ben de bu süre boyunca sabah Maltepe’ye gidiyor, akşam Yakacık’a dönüyordum. Özel Bakım Ünitesi fevkalade bir yerdi. Her banyo yaptırdıklarında sisteme hayran kalırdım. Hem benim hem eşim için çok rahattı. Bu nedenle Darüşşafaka’ya bir kez daha teşekkür ediyorum.” 

Necdet Seçkinöz kimdir?

1927’de İstanbul’da doğan Necdet Seçkinöz, orta ve lise öğrenimini Darüşşafaka Eğitim Kurumları’nda tamamladı. 1952’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirerek DSİ Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. 1953-1955 yıllarında Bolu’da DSİ’de baş mühendis olarak görev yapan Seçkinöz, 1957’de sulama projeleri üzerinde staj yapmak üzere ABD’ye gönderildi. Seçkinöz, dönüşünde Proje ve İnşaat Dairesi’nde Tatbikat Fen Heyeti Müdürlüğü’ne atandı. 1962 yılına kadar bu görevde kaldı. 1962-1968 yıllarında özel sektörde, 1969-1971 arasında ise Bayındırlık Bakanlığı Demiryollar ve Limanlar İnşaat Genel Müdürlüğü’nde genel müdür yardımcısı olarak çalıştı. 1971’de Bakanlığın Hava Meydanları ve Akaryakıt Tesisleri İnşaat Genel Müdürlüğü’ne atanan Necdet Seçkinöz, birkaç ay sonra müşavirliğe, 1972’de Bayındırlık Bakanlığı Yapı İşleri Genel Müdürlüğü’ne, 1974’te tekrar müşavirlik görevine atandı. 1975’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı olan Seçkinöz, 1977’de Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarlığı’na tayin edildi. Seçkinöz 1978’de bu görevden ayrıldı ve 1979’un Aralık ayından 1981’in Ocak ayına kadar tekrar Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarlığı yaptı. 1981’de emekli olan Seçkinöz, Demirel’le birlikte 1993’te Başbakanlık Müsteşarı oldu, Demirel’in Köşk’e çıkmasıyla da Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne atandı. Hayırsever kişiliğiyle tanınan ve Ankara’da bir ilköğretim okulu yaptıran Seçkinöz, 7 Şubat 2004’te son iki yılını geçirdiği Darüşşafaka Maltepe Özel Bakım Ünitesi’nde hayata veda etti.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Dr. Bülent Fahri Akınsal (DŞ'1948)

Dr. Bülent Fahri Akınsal (DŞ'1948)

“Keşke herkes bu aziz kurumun geleceğe daha güçlü taşınmasına katkı sunsa…”

1940-1948 yılları arasında Darüşşafaka’da okuyan ve birincilikle mezun olan, ardından Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiren Dr. Bülent Akınsal, 2011 yılından bu yana yaşamını kendisi gibi doktor olan eşi Günseli Hanım’la birlikte Urla Rezidans’ta sürdürüyor. Şimdi Günseli ve Bülent Akınsal çiftini 2012 yılında Darüşşafaka Rezidans dergisine verdikleri röportajla daha yakından tanıyalım.

Darüşşafaka’nın eğitimle hayatını değiştirdiği binlerce çocuktan biri Dr. Bülent Fahri Akınsal… Bugün yaşamını eşi Günseli Hanım’la birlikte Urla Rezidans’ta sürdüren Bülent Akınsal’ın Darüşşafaka’ya başladığında yıl 1940 idi. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın yeryüzünü kasıp kavurduğu, o kıtlık yıllarıydı. Okulun değişmeyen yemek menüsünü bulgur pilavı, mercimek çorbası ve ekmek olduğunu ve genelde doymadıkları için de bahçedeki asmanın filizlerini yediklerini anlatan Bülent Bey, tüm bu yokluğa karşın çok iyi bir eğitim aldıkların belirtiyor. Darüşşafaka’dan 1948 yılında birincilikle mezun olan ve Ankara Tıp Fakültesi’ne giren Bülent Bey, 1954’te de burayı bitiriyor. 1958-1962 yılları arasında Haseki Hastanesi Heybeliada Sanatoryumu’nda ihtisasını tamamlayarak, iç hastalıkları ve göğüs hastalıkları uzmanı oluyor. 1962’de Dr. Günseli Hanım ile evlenen Akınsal, 1963’te eşiyle birlikte Almanya’ya giderek, çok sayıda klinikte astım ve alerji araştırmaları yapıyor. 1972’de yurda dönen Akınsal, Ankara Atatürk Göğüs Cerrahi Merkezi’nde Astım Servisi’ni kurarak, klinik şefi oluyor. 1976-1983 yılları arasında Koşuyolu Astım Hastanesi’ni kuran Akınsal, 1983’te Astım-Alerji Kliniği hocalığından emekli oluyor. 2004 yılında Antalya Konyaaltı’nda eşiyle birlikte zihinsel engelli çocuklar için isimlerini taşıyan bir okul yaptıran Bülent Bey, aynı yıl “hayatımı borçluyum” dediği Darüşşafaka’ya da vasiyet bağışında bulunuyor. Ardından eşiyle birlikte rezidans bağışçısı olan Bülent Bey, şimdi kendisi gibi doktor olan eşi Günseli Hanım’la birlikte Urla Rezidans’ta 35 yıllık çalışma hayatının yorgunluğunu çıkarıyor.

Dr. Günseli ve Bülent Akınsal (DŞ'48)...
Dr. Günseli ve Bülent Akınsal (DŞ'48)...

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?

Beş yaşındayken babamı kaybetmişim. Süvari subayı İsmail Fahri’nin oğluyum. Ablam ve ağabeyimle üç ayda bir aldığımız yetim maaşıyla o sıkıntılı günleri geçirdik. Ağabeyim askeri mektebe, ablam da İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne gitti. Halide Edip Adıvar’ın talebelerindendi, hem hocalık yaptı hem de üniversiteyi bitirdi. 1940 yılında dördüncü sınıfa geçtiğim zaman komşumuzun çocuğu, Darüşşafaka’ya gidiyor, orada leyli (yatılı) olarak okuyordu. Hafta sonları eve gelirdi, çok güzel bir üniforması vardı. Ben de onların ön ayak olmasıyla Darüşşafaka imtihanlarına girdim. Sınavı kazandıktan sonra önce sağlık, ardından da aile tetkikinden geçtim. Fakat o yıl sınavı kazanan öğrenci sayısı çok olunca okula girmek için bir de kura çekilişi yapıldı. Üzerinden onca yıl geçse de kura çekilişi için Darüşşafaka’ya gittiğim günü hiç unutmadım. O zaman Darüşşafaka, Fatih Çarşamba’da idi. Bir tarafı Haliç’e bakardı ve yüksek duvarlarla çevrilmiş kocaman bir bahçesi vardı. Yanımda annem vardı. Benim gibi sınavı kazanmış, sağlık kurulundan, mali tetkikten geçmiş çocuklar sırayla kura heyetinin önüne gidiyor ve kura çekiyor. Çektiği kâğıtta ya “boş” ya da “mektep” yazıyor. “Mektep” yazan kâğıt çıkarsa Darüşşafaka’ya girmeyi kazanıyor. Sıra bana geldi. Kâğıdı çektim, açtım ve jüriye karşı okudum: “Mektep”… Dönüp anneme baktım, ağlıyordu…

Sonra?

Darüşşafaka’ya girdiğim için mutluydum ama o yaştaki her çocuk için annesinden ayrılmak zordur, benim için de zordu. Çarşamba günleri, ziyaret günüydü. İstanbul’da ikamet eden çocukların aileleri mümkün mertebe okula gelirdi. Gelirken de evde ne varsa -reçel, yemiş, ekmek- getirirler, hepimiz annesinin getirdikleri paylaşırdı. İkinci Dünya Harbi’nin olduğu senelerdi, ülke kıtlık içinde... Okulda anca bulgur pilavı veriyorlar, sabahları mercimek çorbası, bir de ekmek… Tabii gençlikte o yemeklerle doymazdık. Bahçede asma üzüm vardı, onun filizleri yerdik. Harp senelerini böyle geçirdik. O yıllarda –sanırım halen öyle- Darüşşafaka’da bir sene kalanı, okulda tutmazlardı. Mecburen çok çalışıyorduk. Bilen bilmeyene sorardı. Hocalarımız çok iyi, idealist insandı. Çoğu gönüllü olarak görev yapardı, yani Darüşşafaka’dan para almak için değil de bizlere eğitim vermek için... Zevkle gelirlerdi.

Dr. Bülent Akınsal
Dr. Bülent Akınsal

Hafta sonları evinize gider miydiniz?

Cumartesi ve pazar izin günümüzdü. İki çeşit üniformamız vardı. Bir dahiliye –çuhadan, kalın, soğuğa dayanıklı- diğeri ise dışarı çıktığımız zaman giyindiğimiz kasketli takım elbiseydi. Yakamızda Darüşşafaka Lisesi yazardı. Ayakkabılarımız boyalı, kıyafetlerimiz ütülü, süslü bir şekilde evlerimize giderdik. Pazar akşamları da evden okula dönerdik. Tabii, sadece aileleri İstanbul’da olanlar, hafta sonu izne çıkabiliyordu. Benim okuduğum yıllarda Erzincan depremi oldu. Depremzede çocuklardan Darüşşafaka’nın koşullarına uygun olanlar, bizim okula imtihansız alındı. İş Bankası, bu çocukların masraflarını karşıladı. Çok iyi yetiştiler, yüksek kademelere ulaştılar, zaten pek çoğunu yine İş Bankası tuttu.

Darüşşafaka’dan ne zaman mezun oldunuz?

1948 senesinde Darüşşafaka’yı bitirdim. O zaman Darüşşafaka, mezunları için takım bir elbise yaptırıyor, biraz da para veriyordu. Ben de Darüşşafaka’ya böyle veda ettim. Askeri Tıbbiye düşünüyordum ama olmadı. Halbuki Darüşşafaka’yı birincilikle bitirmiştim. Hukuk fakültesine başlamışken, gazetede Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazananlar listesinde ismimi gördüm. O zamanda bir halam, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hocaydı. Hatta halam fakültenin kurulmasıyla görevlendirilenlerdendi. Halamın da orada olması bana güç verdi. 1954’te tıbbı bitirdim ve hemen askere gittim. Iğdır’da bir askeri hastanede doktor olarak vazifemi tamamladım. O zaman iki seneydi askerlik. Ayrıca tıbbiyede son sınıfta burs almıştım. Onun mecburi hizmetini de orada tamamladım. 58 senesinde ihtisas imtihanına girebilmek için tayinimi İstanbul’a aldırdım. O yıllar ihtisasta her bölüme maaş vermiyorlardı, oysa benim para kazanmam gerekiyordu. Maaşlı ihtisas alanları arasında göğüs hastalıkları vardı. Onun sınavına girdim ve kazandım. İki sene Haseki Hastanesi’nde, iki sene Heybeliada Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde ihtisas yaptım. 63 senesinde göğüs hastalıkları ve iç hastalıkları alanında ihtisasımı tamamladım. Haseki Hastanesi’nin benim için özel bir önemi var, çünkü eşimle de orada tanıştık. Ben, dahiliye ihtisasımı yapıyordum, Günseli ise kulak burun boğaz dalındaydı. Nöbetlerde gelir, yardım ederdi. 62 senesinde de evlendik.

O zaman Günseli Hanım, biraz da sizi tanıyalım…

1931’in Eylül’ünde Bursa’da doğdum. Annem Bursa Kız Muallim Mektebi’nden mezun bir öğretmen, babam ise askerdi. Babamın görevleri nedeniyle hemen her seneyi başka bir şehirde geçirdim. İlk mektebe İzmir’de başladım, dördüncü sınıfa kadar Van’da okudum, beşinci sınıfı İstanbul’da bitirdim. Altıncı sınıf Ankara Maarif Okulu’nda, 7. sınıfı Bursa Kız Muallim Mektebi’nde, 8. sınıfı Bakırköy Kız Ortaokulu’nda, 9. sınıfı İstanbul Kız Lisesi’nde, 10. sınıfı Ankara Kız Lisesi’nde, 11. sınıfı İstanbul Kız Lisesi’nde tamamladım. 1948’de İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdim ve ilk defa altı sene aynı okulda eğitimime devam ettim. O yıllar tıbbiyede kız talebe sayısı azdı. Pekiyi dereceyle fakülteyi bitirdim. İhtisasa başladım. Bir ara burs kazandım ve İngiltere’ye gittim. Fakat vatan özlemi ağır bastı, altı ay kaldım. Ardından ihtisasıma Haseki Hastanesi’nde devam ettim. Evlendikten bir sene sonra eşimle mütehassıs (uzman) olarak Almanya’ya gittik.

Peki neden Türkiye’de değil, Almanya’ya da çalışmayı tercih ettiniz?

İkimiz de uzman olmamıza rağmen 600’er lira maaş alıyorduk. Birimizin maaşıyla geçinirken diğerininkini biriktirmeye çalışıyorduk. Almanya’da hekimler için koşullar daha iyiydi. İkimiz de tayinimizi çıkardık ve Almanya ya gittik. 1972 yılına kadar Almanya’nın muhtelif şehirlerinde hekim olarak çalıştık. Ardından Türkiye’ye dönme kararı aldık. Ben, Ankara Hastanesi’nde kulak burun boğaz başasistanı, eşim ise Ankara Atatürk Sanatoryumu’nda başasistan olarak çalışmaya başladık. 1976’ya kadar Ankara’da çalıştık. Ardından tayinim Heybeliada’ya çıktı. Fatih’te oturuyorduk, ilk otobüsle Sirkeci’ye gider, ilk vapura biner, sabah sekizde vazifemizin başında olurduk. Öyle çalıştık biz... Ben 25, eşim 35 senenin sonunda emekli oldu. Adımız hiç kötü hadiseye karışmadı, şerefli şekilde emekli olduk. Eşim emekli olduktan sonra muayenehanesi devam etti, benim ise sadece bir sene muayenehanede çalışmışlığım var, hep tam zamanlı çalıştım, sabah sekizden akşam dört bucuğa… Nöbetçi olduğumuz zaman sabah sekizden ertesi gün beşe kadar çalışırdım. Almanya’da nöbetlerin ertesi günü doktorlar izinlidir. Aynı zamanda nöbet tutulunca ekstra para verirlerdi. O zaman Almanların doktora ihtiyacı çok fazlaydı. İkimiz de aynı hastanede çalıştığımız için ikimizi birden kaybetmemek için bize her türlü imkânı yaratmışlardı. Eşim de yedi-sekiz senedir muayenehanesini kapattı, artık tam bir emekli hayatı yaşıyoruz.

Antalya’da engelliler için bir okul yaptırdığınız biliyoruz. Dr. Günseli - Bülent Akınsal İlköğretim Okulu ve İş Okulu… Bu süreci bizimle paylaşır mısınız?

Günseli Akınsal: İkimiz de asker çocuğuyuz, benim anne tarafım ise hep eğitimcidir. Hayatımız boyunca eğitime ve eğitimcilere sevgi, saygı ve hürmet besledik. Bu nedenle Almanya’da çalıştığımız günlerin birikimi olan maddi imkânları eğitime bağışlamayı ve bir okul yaptırmayı düşündük. Ardından da Antalya’da zihinsel engelli çocuklara ait bir okulun yapımı için gerekli maddi desteği sağladık. Okulun temeli 2004’ün Aralık ayında Dünya Özürlüler Günü’nde atıldı. Vali ve başka hayırseverlerin de desteğiyle beş buçuk ayda tamamlandı. 2005’in Mayıs’ında 16 derslik, 8 atölyeden oluşan okulumuz açıldı. Şu anda 260 talebesi, 50 öğretmeni var. Sınıflar 12 kişilik… Antalya’da beyaz bayrak aldı. Burada 12 ile 21 yaş arası çocuklar, eğitim görüyor. Çocuklar, 6,7 ve 8. sınıfı burada okuyor. Ardından yeteneklerine göre sekiz atölyeden birini seçiyorlar. Son senede turizm okullarında staj görüyorlar. Geçtiğimiz sene 35 mezunumuz sigortalı bir işe yerleşti. Böylelikle çocuklar, tüketici olmaktan çıkıp üretici duruma geçiyor. Milli Eğitim Bakanlığı’na yalnızca öğretmenlerin maaşını veriyor. Okul yardımseverlerin desteğiyle ayakta duruyor. Öğrencilerin kulak burun boğaz muayenesini ise ben yapıyorum. Sırf bu okul yüzünden yılın sekiz ayını Antalya’da geçiriyoruz. Bu bize onur veriyor. Öğretmenleri “çocuklarımız”, talebeleri de “torunlarımız” diye seviyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı, bize okulda şeref odası tahsis etti. Günümüzü büyük bölümünü orada geçiriyoruz. Orası bize gençlik, neşe veriyor ve başarmanın mutluluğunu yaşatıyor.

Neden doktorluğu seçtiniz?

Bülent Akınsal: O zamanın şartlarında sadece Askeri Tıbbiye vardı. Tıbbiye fikri oradan çıktı.
Günseli Akınsal: Beş yaşımdan itibaren ben hep doktor olacağımı söylerdim. Lisedeyken herkes bana “doktorluk ağır meslek, öğretmen, kimyager ol” diyordu, sadece babam bana destek oldu. Ne mutlu ki ben de bu hayalime muvaffak oldum.

Urla Rezidans’ta yaşama kararını nasıl aldınız?

Darüşşafakalı olmam sebebiyle kuruluşundan bu yana Darüşşafaka Rezidansları’nı biliyordum. Fakat ikimiz de rezidanslarda yaşamayı düşünmüyorduk. 2004 yılında okul yaptırmaya başladığımız zaman eşime dedim ki, “Ben, Darüşşafaka’ya da borçluyum. Her şeyimi okula vermekle doğru bir iş yapmış olmam.” Hemen bir vasiyetname yaptım, vefatımdan sonra bütün mal varlığımı Darüşşafaka’ya bıraktım. 2011 yılında Urla Rezidans’a bir ziyaretimiz oldu. Bir hafta kaldık. Gerçekten de beklentimizin çok üstünde bir yer ve hizmet anlayışıyla karşılaştık. Şu an kendimize bakabiliyoruz ama daha ileri yaşlarımızda bunu yapamayabiliriz. Böyle bir durumda en iyi bakımı Darüşşafaka’nın rezidanslarından alabileceğimizi gözlerimizle gördük. Bunun üzerine Urla Rezidans’ta bir daire aldık. Fakat yerleşmedik, kendi evimizde yaşamaya devam ettik. Rezidansta yaşamaya ise geçirdiğim bir kaza sonucu başladık. Şöyle ki eşimle birlikte katıldığımız bir Karadeniz seyahatinde banyoda düştüm, yedi kaburga kırıldı. İtinalı bir bakıma ihtiyacım vardı, bunu da anca Darüşşafaka sağlayabilirdi. Uçağa atladık, Urla Rezidans’a geldik. Kemikler kaynaya kadar burada kaldık. Tabii bu esnada yeni ahbaplıklar edindik, buradaki rahatlığa alıştık. Günlerimizin hem verimli hem de güzel geçtiğin gördük. Kendimizi bir aile muhitinde hissetmeye başladık. Netice itibarıyla buraya o kadar alıştık ki, artık eve gitmeyi istemiyoruz.

Gezilere katılmaya devam ediyorsunuz…

Gezilere katılıyoruz. Rezidansta da hiç boş bırakmıyorlar. İzmir ve Urla’da gitmediğimiz yer kalmadı. O kadar çok etkinlik organize ediliyor ki yetişemiyoruz. Her şeyimizle ilgileniyorlar. İlaçlarımız odamıza kadar geliyor. Doktorlar sürekli bizimle meşgul oluyorlar. İmkânı olan herkesin ileri yaşlarını geçirmek için Darüşşafaka Rezidansları’nı seçmelerini tavsiye ediyorum. Böylelikle hem kendi geleceklerini garantileyebilir hem de annesi veya babası hayatta olmayan, maddi durumu yetersiz çocukların iyi eğitim almalarını katkı sunabilirler. Darüşşafaka, tarihi boyunca hep güzel işler yaptı ve yapmaya devam ediyor. Eğer birileri o yıllar Darüşşafaka’ya bağış yapmasaydı, ben Darüşşafaka’da okuyamaz, doktor da olamazdım. Onun için Darüşşafaka’ya bağış yapanlara saygım, hürmetim ve sevgim sonsuz. Onları takdirle yad ediyorum.

Yakın tarihte Darüşşafaka Eğitim Kurumlarını ziyaret ettiniz. O anki duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?

Okula her gittiğimde çok duygulanıyorum, çünkü oradaki küçük yavruları, öğretmenleri görünce kendi çocukluğumu hatırlıyorum. Tabii şimdi ki Darüşşafaka, bizim okuduğumuz yıllardaki Darüşşafaka’dan o kadar farklı ki… İnsan gözlerine inanamıyor. Modern bir kampüs, modern sınıflar, yabancı öğretmenler, çocuklar iki lisan öğreniyor, kolej eğitimi alıyorlar. Bunlar beni, çok heyecanlandırıyor. Ayrıca bizim zamanımızda yalnız babası ölmüş, erkek çocuklar alınıyordu. Oysa 40 yıl önce babası hayatta olmayan kız öğrencileri de almaya başladığından şimdi kız-erkek karma bir eğitim var. 14 Nisan 2012 tarihinde gerçekleştirdiği tüzük değişikliğiyle annesi hayatta olmayan çocuklara da kucak açarak, öğrenci profilini daha da zenginleştirdi. Bu kararın alınabilmesi için eşimle birlikte İstanbul’a giderek, Olağanüstü Genel Kurul’a katıldık ve oyumuzu kullandık. Annesi hayatta olmayan çocukların da Darüşşafaka’da okuyabilmesinden ötürü çok mutluyuz.

Eşinizle birlikte “Darüşşafaka Velilerini Arıyor” programı kapsamında Darüşşafaka’da okuyan bir öğrencinin bir yıllık eğitim giderini bağışlayarak “Darüşşafaka Velisi” oldunuz. Bir Darüşşafakalı olarak Darüşşafakalılarn velisi olmak sizin için ne ifade ediyor?

Tarifsiz bir duygu bu… Öyle ki vasiyetnameme bu velilik payesinin devamı için bir madde eklettim. Vefatımdan sonra menkul değerlerim Darüşşafaka tarafından değerlendirilecek ve her sene bir kız ile bir erkek çocuğunun velisi olmam için gerekli para Darüşşafaka’ya aktarılacak. Keşke herkes böyle yapsa ve aziz kurumu geleceğe daha güçlü taşınmasına katkı sunsa…

Bir Darüşşafakalı olarak Darüşşafaka öğrencilerine nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Ben, Darüşşafaka’da dürüstlüğü, çalışmayı, çalışkanlığı, hayat mücadelesini öğrendim. Darüşşafaka, bana hayatta nasıl yaşanılması gerektiğini öğretti. Şimdiki çocuklar, bundan fazlasını Darüşşafaka’dan alıyor. Benim arzum, hepsini Darüşşafaka’dan sonra da eğitimlerine aynı kalitedeki okullarda devam etmeleri ve iyi mevkilere gelmeleridir. Mezunlarının Darüşşafaka’yı unutmaması gerekir. Bizler, bir hayır kurumunun eseriyiz. Darüşşafaka’nın bizlere sağladığı fırsatı, başka çocuklara da tanıyabilmesi için iyi mevkilere geldiklerinde Darüşşafaka ile bağlarını sürdürmeleri, onu destekleri lazım. Ayrıca emekli olmuş, yaşını almış Darüşşafakalıların da Darüşşafaka’ya hizmet borcunu ödemeleri için vasiyette bulunmaları arzu ediyorum. Biz Darüşşafakalılar, sahip olduğumuz her şeye çalışarak, emek harcayarak sahip olabilmiş insanlarız. Hiçbirimiz aileden kalan bir mirasla zenginleşmiş değiliz. Geriye dönüp bakarsak hayatta elde ettiğimiz her şeyin arkasında Darüşşafaka’dan aldığımız eğitim olduğunu görürüz.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Bedii Küçüküçerler (DŞ'49)

Prof. Dr. Bedii Küçüküçerler (DŞ'49)

"Beni 1941’e götürün, yine Darüşşafakalı olurum”

Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nde diş hekimliği bölümünün kurulmasında görev alan ve yüzlerce diş hekimi yetiştiren Prof. Dr. Bedii Küçüküçerler, "Beni 1941’e götürün, yine Darüşşafakalı olurum” diyor.

Röportaj: Demet Eyi

Okula başlarken Darüşşafaka'nın verdiği Sümerbank ayakkabısını hâlâ sakladığını söylerken gözlerinden yaşlar süzülüyor: "Her yıl yazlık ve kışlık olmak üzere paltodan çoraba kadar tüm kıyafetlerimizi Darüşşafaka verirdi. Ayakkabılarımız Sümerbank marka olurdu, hâlâ saklarım Darüşşafaka'nın verdiği o Sümerbank ayakkabılarından bir çift…"

Dile kolay 68 yıl geçmiş Prof. Dr. Bedii Küçüküçerler'in Darüşşafaka Lisesi'nden mezuniyetinin üzerinden... Fakat sanki dünmüş gibi anlatıyor Darüşşafaka yıllarını... O, "386 Bülent Demirsoy, 381 Ahmet Neşet Atay, 270 Hasan Şimşek, 294 Burhanettin Ağıryürüyen, 22 İsmet Tetikkurt, 360 Semih Çalıkkocaoğlu, 8 İsmail Hakkı Batuk" diye bir solukta sıralarken sınıf arkadaşlarının isimlerini, ben kendi okul numaramı hatırlamaya çalışıyorum.

Sözlerine "Beni 1941’e götürün, yine Darüşşafakalı olurum” diye başlayan Küçüküçerler, adeta Darüşşafaka'nın öğrencilerinde yarattığı bağlılığın, sevginin ete kemiğe bürünmüş hali…

1930 doğumlu Mehmet Bedii Küçüküçerler, babasını dört yaşında kaybediyor. İlkokul yıllarında Fatih’te oturan bir akrabasını ziyarete giderken, yolda gördüğü bir grup liseli öğrencinin formasını o kadar beğeniyor ki, "Ben de bu formayı giyeceğim" diye tutturuyor. Ailesinin yaptığı araştırmalar, onları Darüşşafaka'ya götürüyor. 

İlkokul bitince Darüşşafaka imtihanına başvuran Küçüküçerler, üzerinden geçen 75 yıla inat aynı heyecanla anlatıyor sınav gününü: “Hastayım, ateşim var. Sınava gittim, yüzüm al al... Görevli elini alnıma koydu, gitti bir hap getirdi: Gripin... Yutturdu bana... İmtihan başladı, adam gidip gelip alnımı tutuyor. Yine de verdim imtihanı...”

“Hâlâ saklarım, Darüşşafaka'nın verdiği o Sümerbank ayakkabısını”

Takvimler 1941’i göstermektedir, Küçüküçerler, o çok beğendiği formayı giymesini sağlayan sınavı verdiğinde... Böylelikle 6. sınıfı Darüşşafaka’da okumaya başlar. Okula başlarken Darüşşafaka'nın verdiği Sümerbank ayakkabısını hâlâ sakladığını söylerken gözlerinden yaşlar süzülüyor: “Her yıl yazlık ve kışlık olmak üzere paltodan çoraba kadar tüm kıyafetlerimizi Darüşşafaka verirdi. Ayakkabılarımız Sümerbank marka olurdu, hâlâ saklarım Darüşşafaka'nın verdiği o Sümerbank ayakkabılarından bir çift…”

“Ben, 346 Bedii Küçüküçerler, Darüşşafaka mezunu”

1949'da Darüşşafaka Lisesi'ni birincilikle bitiren Küçüküçerler olgunluk imtihanını da İstanbul birincisi, Türkiye ikincisi olarak veriyor: “Üniversiteye gidebilmek için olgunluk imtihanını vermek icap ediyordu. Kompozisyon, fizik, kimya ve matematik derslerinden sınava giriyorduk. Kompozisyondan 9, diğerlerinden 10 aldım. Sınavı 39 puanla verdim. Sinirlendim, ‘Niye 40 değil?’ diye... O yıllar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletlerce yeni kabul edilmişti, ben de kompozisyon sınavında onu yazmıştım. Cumhuriyet gazetesinden de kompozisyonumu okumuş, beğenmişlerdi. Jüri üyesini buldum, İstanbul Erkek Lisesi’nden bir Türkçe öğretmeni idi. Yanına gittim, neden dokuz puan verdiğini sordum. ‘Sen kimsin?’ dedi. ‘Ben, 346 Bedii Küçüküçerler, Darüşşafaka mezunu...’ Öğretmen, sekreterden sınav kağıtlarını istedi. Benim kağıdımı buldu, iki yerde virgülü yanlış kullandığım için puan kırdığını söyledi. Yine de olgunluk imtihanında İstanbul birincisi, Türkiye ikincisi oldum. İftihar ederdim, çünkü Darüşşafakalıydım ben...”

“Açılmadık kapı bırakmadı, Darüşşafaka bize”

Yüzünde kocaman gülümseme ve gururla şöyle konuşuyor Küçüküçerler: “İstediğim her üniversiteye girebiliyordum. Sadece Yıldız Teknik Üniversitesi'nin imtihanı vardı, onu da kazandım. Açılmadık kapı bırakmadı, Darüşşafaka bize...”

İstediği üniversiteye girebilmesine karşın annesinin hukuk eğitimi alması için ısrar ettiğini belirten Küçüküçerler, “Annem, ‘Oğlum biz seni okutamayız. Bizim aile hep hakim, savcı... Sen de hukuk fakültesine gir’ dedi. Çünkü annemin amcası Numan Aksoy, hukukçuydu. Onun oğlu Prof. Dr. Muammer Aksoy yine hukukçu... ‘Ben hakim olmayacağım’ deyip, evden kaçtım. Sınıf arkadaşım Haluk’un evinde kaldım. Annem karakola gidiyor, kayıp bildirimi yapıyor. Hukuk fakültesinin kayıtları dolunca eve döndüm” diye anlatıyor.

Ardından İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Yüksekokulu’na kayıt yaptıran Küçüküçerler, bu tercihinin nedenini şöyle açıklıyor: “Çünkü diş hekimliği üç seneydi, Teknik Üniversite beş... İki sene fazla okumam lazım. Oysa bir an önce okulu bitirip para kazanmam gerekiyordu. Ancak benim girdiğim sene diş hekimliğini de dört sene yapıverdiler.”

“Darüşşafaka, bambaşka bir okul”

Sözü dönüp dolaştırıp 40'lı yıllarda Darüşşafaka’da aldıkları eğitimin kalitesine getiren Küçüküçerler, “Fransızca okuduk ve iyi bir Fransızcayla mezun olduk. Çok kıymetli hocalarımız ve sıkı bir disiplin vardı. Örneğin ilk yıl, yarı sömestrde karne aldık. Benim on bir dersin dokuzu zayıf geldi. Sadece müzik ve jimnastik dersinden geçmiştim. Ceza olarak zayıfları düzeltene kadar ev iznimi iptal ettiler. Bunun üzerine öyle bir ders çalıştım ki birinci sınıfı ikmalsiz geçtim” diye konuşuyor.

“Darüşşafaka, bambaşka bir okul” diyen Küçüküçerler, “Oradaki disiplini hiçbir yerde görmedim. O yıllarda biz, ütüsüz kıyafet giymezdik. Ütühanemiz vardı, eğer sıra gelmezse cumadan pantolonlarımızı yatağın altına koyardık. Cumartesi kalktık mı hepsi ütülenmiş olurdu. Eller uzatılır, tırnaklara bakılırdı. Hepimizin diş fırçası vardı. Sınıf öğretmenimiz Rüştü Bey, her akşam bizleri yatırırken dişlerimizi fırçalayıp fırçalamadığımızı kontrol ederdi. Rüştü Bey, özellikle yorganı kafasına kadar örtmüş olanların ne tarafa yattığına bakardı. Eğer sola yatmışsa sağa çevirirdi. Çünkü kalbin sıkışmasından korkardı. Ben, hayatım boyunca hep sağ tarafıma yatarım. Ben de iki kızımı orada gördüğüm disiplinle yetiştirdim. İkisi de okudu. Büyük kızım Gökşin Bozkurt, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden mezun… Küçük kızım Ayşin Kabalak ise aynı üniversitenin bale bölümünü bitirdi. Halen profesör olarak aynı bölümde öğrenci yetiştiriyor” diyor.

“Biz Darüşşafakalılar kardeşten daha yakınız”

“Biz Darüşşafakalılar kardeşten daha yakınız” diyen Küçüküçerler, bir solukta sayıyor sınıf arkadaşlarının isimlerini, hem de okul numaralarıyla: “386 Bülent Demirsoy, tıp fakültesini bitirdi, dahiliye uzmanı oldu. 381 Ahmet Neşet Atay, Ürgüp Maarif Müdürü oldu. 270 Hasan Şimşek, veterinerdi ve Gülhane Hayvanat Bahçesi Müdürlüğü’nü yaptı. 294 Burhanettin Ağıryürüyen, 22 İsmet Tetikkurt, 360 Melih Çalıkkocaoğlu, 8 İsmail Hakkı Batuk…” 

İsmail Hakkı Batuk’un ismini söylerken duruyor: “İsmail Hakkı fevkalade çalışkan, dürüst, yakışıklı, sınıfın en iyilerinden birisiydi. Cumhurbaşkanı Maliye ve Ekonomi Danışmanlığı görevine kadar yükselmişti, o yıllar sık sık gazetelere çıkardı. Biz de Darüşşafakalı diye övünürdük.”

“Zor yıllardı” diyor Küçüküçerler, Darüşşafaka’da okuduğu yıllar için ve ekliyor: “Harp yıllarıydı, Almanlar kapımıza kadar dayanmıştı. Ama Darüşşafaka bizi aç açık bırakmadı hiç…” 

“Beşiktaş, Darüşşafaka formalı öğrencileri şeref tribününe ücretsiz alırdı”

“Ben Beşiktaşlıyım. Çünkü Beşiktaş, Darüşşafaka formalı öğrencileri şeref tribününe ücretsiz alırdı” diyen Küçüküçerler, Darüşşafaka'dan mezun olduktan sonra bir buçuk yıl Galatasaray’da futbol oynadığını ancak bir başka Darüşşafakalı futbolcu Galip Haktanır’ın bir maçta bacağını kırması yüzünden futbol kariyerinin bittiğini gülerek söylüyor.

ABD’deki 255 üniversiteye tek tek mektup yazıyor

Üniversiteden mezun olduktan sonra Erzurum'da yedek subay olarak vatani görevini yapan Küçüküçerler, Erzurum’dan geldikten sonra İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Yüksekokulu’nda bir buçuk sene asistan olarak çalışıyor, ardından da ABD’ye gidiyor. Küçüküçerler’in ABD’ye gidiş öyküsü ise bir hayli ilginç: “Ben, İngilizceyi Erzurum'da yedek subayken öğrendim. Orada Amerikalı çene cerrahı bir yarbay vardı. Kitaplar getirir, bana İngilizce öğretmeye çalışırdı. O kitapları aldım, yürüdüm. Terhis olunca da Amerikan Konsolosluğu’nda imtihana girdim, orta seviyede kazandım. Ardından ABD'deki 255 yüksekokula ve fakülteye teker teker daktiloyla mektup yazdım. Aynı olmasınlar diye kopya kağıdı bile kullanmadım. Günlerimi aldı. Her mektup 23 kuruşa gidiyordu Amerika’ya... Doğru dürüst param yoktu, yine de gönderdim. İki üniversiteden olumlu yanıt aldım. New York Üniversitesi’ni tercih ettim. 1957’de Yozgat şilebiyle Amerika’ya gittim. Cebimde sadece 52 dolar vardı.”

Biraz daha dolar edinmek için dayısı Orgeneral Nazmi Ataç’tan istediği yardıma dair anısı o yılların Türkiyesi için tarihi bir anekdot da oluşturuyor: “Dayım, 8. Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Tunaboylu’nun arkadaşıydı. Amerika'ya gitmeden önce onu ziyaret ettim, Maliye Bakanı Hasan Polatkan’dan benim için 50-100 dolar daha isteyip isteyemeyeceğini sordum. Birden ayağa kalktı ve ‘Böyle işlere ben karışmam yeğenim’ dedi.”

Amerika’daki ilk yılında maddi açıdan çok zorlandığını söyleyen Küçüküçerler, “Her işte çalıştım. Hafta sonları kapı kapı dolaşıp kar küredim. Uzun yol TIR şoförlüğü yaptım. Öte yandan geceleri yabancılar için açılmış lisan okuluna gidiyordum ve New York Üniversitesi’nde çene cerrahisi ihtisası yapıyordum.  Birinci seneyi tamamladıktan sonra ihtisas imtihanını verdim.”

Bu süreçte İngilizcesini öyle ilerletiyor ki “Yardımcı profesör olarak üniversitede Amerikalı çocuklara ders vermeye başladım” diyor ve ekliyor: “Orada öğrenciler serbestler... Birgün derse girdim, öğrencinin biri ayağını sıranın üstüne uzatmış. Ben de kürsüdeyim. ‘İndir o ayağını yere’ dedim. ‘Niye?’ dedi. ‘Türkiye’de hocaların karşısında ayak tabanı gösterilmez’ dedim. İndirdi ama beni de rektörlüğe şikayet etti. Ancak rektör beni koruyarak, ‘onun adetlerine saygı göstermen lazım’ demiş.”

ABD'de pek çok bilimsel makalesi yayınlanan Küçüküçerler, orada profesör oluyor. Çene cerrahisi alanında ABD'de çeşitli hastanelerde çalışıyor ve muayenehane açıyor. Elli dolarla başladığı ABD macerasında altıncı yılını tamamladığında, senede 150 bin dolar geliri olan başarılı bir diş hekimi ve akademisyene evriliyor. 

Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nde diş hekimliği fakültesini kuruyor

Küçüküçerler, Türkiye'ye dönüş öyküsünü ise şöyle anlatıyor: “Birgün muayenehaneme Prof. Dr. Kazım Aras geldi, suratı şişmiş, diş ağrısından muzdarip... Ankara Üniversitesi'nden görevli olarak gelmiş ve uçakta dişi ağrımaya başlamış. Gittiği doktor çene cerrahına gitmesini tavsiye edince o da araştırıyor ve beni buluyor. Küçük bir operasyonla dişini çıkardım. Teşekkür edip, gitti. Türkiye'ye döndüğünde beni, Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya tavsiye ediyor. Ardından Prof. Dr. Doğramacı’dan mektup geldi, bana Hacettepe Üniversitesi'nde Diş Hekimliği Fakültesi'ni kurmayı teklif ediyordu. Tabii çok heyecanlandım. Koşulları konuştuk, teklif ettiği maaş ve olanaklar çok iyiydi. SSK Müdür Yardımcısı olan bir yakınım vardı, ona danıştım. Mebusların bile bu kadar maaş almadığını söyledi. Muayenehanemi toparladım, İstanbul’a gönderttim. 1963’ün sonunda Hacettepe Üniversitesi’nde göreve başladım.”

Hacettepe Üniversitesi’nde Diş Hekimliği Bölümü’nün kurulması için kolları sıvayan Küçüküçerler, “ABD'deyken alınması gereken aletleri yazıp göndermiştim, ama geldiğimde hiçbir şey yoktu. Gerekli aletleri aldırttım. Gerektiğinde sıva yaptım. Aletleri monte ettik. İki ay çalıştıktan sonra maaş aldım. Bana teklif edilenin çok altındaydı. Mektubu alıp, Doğramacı’nın yanına gittim. Gerekli düzeltmenin yapılacağını söyledi. Ancak yapılan zam da yetersizdi. O maaşla geçinmek imkansızdı. Sırf vatanımda çocukları yetiştirmek için dönmüştüm. Ancak verilen sözlerin yerine getirilmemesi beni hayli üzdü. Yine de iki yıla yakın orada görev yaptım. Ardından ayrılarak, muayenehane açtım. Bir yıl sonra rahmetli Prof. Dr. Cihat Borçbakan, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı Diş Hekimliği Yüksekokulu’nu kurmam için beni davet etti. Yanıma iki doçent, bir profesör alarak çalışmaya başladım. Bir yandan da muayenehanede çalışıyordum. ABD’de profesör olmuştum ancak Türkiye kabul etmeyince yeniden hem doçentlik hem de profesörlük imtihanına girdim. Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Yüksekokulu’nda profesör oldum. 1978’de de oraya dekan seçildim. Tabii, üniversitelerin en hareketli olduğu yıllardı. Sürekli eylem oluyordu. Lakin Diş Hekimliği'nde anarşiyi durdurdum. Sağı da solu da patakladım. Beni, Süleyman Demirel’e şikayet ettiler. Demirel aradı, ‘Ellerine sağlık’ dedi. 1981’de dekanlıktan ayrıldım, sağlığım bozulmuştu” diye anlatıyor.

“Bedii Bey dolgu yapmaz adeta çakar”

1984’te üniversiteden emekli olan Küçüküçerler, ardından İstanbul’da muayenehane açıyor ve 18 yıl da orada çalışıyor: “Muayenehaneyi bırakalı on sene oldu ama hâlâ duruyor. Her gün gidiyor, aletlerin tozunu alıyorum. Şimdi o aletleri, Darüşşafaka’nın revirine bağışlamak arzusundayım. Yeniden başa gitsem gene diş hekimi olurdum. Piyasada, İstanbul ve Ankara Üniversitesi’nde ‘Bedii Bey dolgu yapmaz adeta çakar, onun dolgusu düşmez’ diye isim yapmıştım.”

70’li yılların sonlarında Darüşşafakalı üç gence üniversite eğitimleri boyunca burs veren Küçüküçerler, “Çocukların isimlerini vermeyeceğim, belki izzetinefislerine dokunur. Birisi genel cerrah oldu, biri İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdi, orada asistan oldu, ardından da kendi şirketini kurdu. Bir de fizik uzmanı, o da Amerika’da çalışıyor. Onlar da bilmez beni... Ama ben hep takip ettim, başarılarıyla mutlu oldum” diye duygularını ifade ediyor.

Yüzlerce diş hekimi yetiştirse de Ankara Üniversitesi’nde öğrencisi olan merhum Prof. Dr. Bülent Zeytinoğlu’nun (DŞ’66) adını mutlulukla söylüyor: “O da Darüşşafakalıydı.” 

Meslektaşı Prof. Dr. Ümit Gazilerli'nin Darüşşafaka Urla Rezidans bağışçısı olmasından gururla bahseden Küçüküçerler, “Benim için her şeyin durduğu iki konu var: Biri Darüşşafaka diğeri Atatürk... İkisinin de sevgisi bambaşka... Yolum düştüğünde Fatih'teki tarihi binamıza giderim, tarihi binaya bakar geçmişi hatırlarım” diye sözlerini noktalıyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Mehmet Beyazova (DŞ'63)

Prof. Dr. Mehmet Beyazova (DŞ'63)

“Darüşşafaka ve Darüşşafakalı olmak bana hep gurur verdi”

Prof. Dr. Mehmet Beyazova (DŞ’63), ülkemizde fizik tedavi ve rehabilitasyon denildiğinde ilk akla gelen bilim insanları arasında yer alıyor. Tekirdağ’da doğan ve ilköğretimini Edirne Şehit Asım İlkokulu’nda tamamlayan Beyazova’nın eğitimle değişen yaşam  hikâyesi 1955’te gazetede gördüğü Darüşşafaka sınavı ilanına müracaat etmesiyle başlıyor. O yılları, “Darüşşafaka’yı hiç bilmiyordum. Nasıl bir ortama gideceğim, nelerle karşılaşacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey bir sınav olduğu ve bu sınavı başarmam gerektiğiydi. O yıl Darüşşafaka’yı kazananlar arasında en sonlarda yer alabilmiştim ama başarmıştım” diye anlatıyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazan ilk 10’in içindeydi

Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giren Beyazova, doktor olma kararında Darüşşafaka’nın etkisini şöyle açıklıyor: “Lise birinci sınıftayken geçirdiğim uzun süreli bir hastalık nedeniyle okula devam edemedim. O zor zamanlarımda hem okulda hem de tedavi olduğum hastanelerde gördüğüm şefkat beni, çok etkiledi. Hastalanmadan önce aklımda mimarlık okumak vardı. Ama bir hasta olarak yaşadıklarım beni tıbba yönlendirdi ve şüphesiz Hacettepe Tıp Fakültesi’ni kazananlar listesinde ilk 10’un içinde yer almam Darüşşafaka’nın sağladığı eğitim sayesinde oldu.”

Uzmanlık eğitimin Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Ankara Numune Hastanesi’nde fizik tedavi ve rehabilitasyon alanında yapan Dr. Beyazova, başasistan ve şef muavini olarak Ankara Rehabilitasyon Merkezi’nde görev yaptı. 1983 yılında aldığı davet üzerine Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geçerek, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı’nın kuruluşunda aktif görev üstlendi. 1987’de “doçentlik” ve 1994’te “profesörlük” unvanını alan Prof. Dr. Beyazova, Darüşşafakalı olmanın hekimlik hayatını nasıl etkilediği sorusuna şu yanıtı veriyor: “Bilgiye ulaşma yeteneği, iyi düzeyde yabancı dil, araştırma merakı hekimlik hayatımı kolaylaştıran ve renklendiren şeylerdi. Darüşşafaka’da kazandıklarımız sadece bilgiyle sınırlı değil. İnsan sevgisi, başkalarına saygı, bencil olmama, iletişim, birlikte problem çözme yeteneği ve alışkanlığı, iş birliği, hizmet aşkı, paylaşım, empati gibi özellikler de okulda pekişti. Bütün bunlar hekimin kişiliğinin oluşumuna katkı yapan çok olumlu özellikler.”

“Bildiklerimi başkalarıyla paylaşmaktan her zaman çok haz duydum”

Yerli ve yabancı dergilerde birçok bilimsel makalesi yayınlanan, çok sayıda tıp meslek derneğinde kuruculuğunu üstlenen ve halen Omurilik Hastalıkları Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Prof. Dr. Beyazova, mesleki hedefinin her zaman araştırmak, öğrenmek, daha çoğunu öğrenmek ve bu bilgileri uygulayarak, insanlara yararlı olmak olduğunu belirtiyor. Prof. Dr. Beyazova, “Bildiklerimi başkalarıyla paylaşmaktan her zaman çok haz duydum. Mesleğimde beni en mutlu eden şeyler öğrenciler ve araştırma görevlileriyle paylaştıklarım oldu” diyor. 2012’de Darüşşafaka Ömran ve Yahya Hamuluoğlu Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi’ne başhekim olan Dr. Beyazova, “Darüşşafaka ve Darüşşafakalı olmak bana hep gurur verdi. Beni bu göreve çeken başlıca etmen kendi branşımda Darüşşafaka için hizmet etme fırsatı idi. Bu merkezdeki varlığımın temel nedeni bu” diyor.

Darüşşafaka’daki yılları hâlâ özlemle yad eden Prof. Dr. Beyazova, şöyle konuşuyor: “Darüşşafaka yıllarım unutulmayacak pek çok anıyla dolu. Kimi zorluklarla kimi güzelliklerle bezeli. Pek çoğu güzel. Giderek can parçası haline gelen arkadaşlarla paylaşılan spor, müzik, kitap, satranç deneyimleri ve daha niceleri. Türk Halk Müziği grubumuzla yıllarca çok başarılı çalışmalar yapmıştık. Ortaokuldayken sabah ilk kalkışta ve uzun aralarda teneffüs ziliyle daha çok Klasik Batı Müziği yayınımız vardı. Yıllar önce kaybettiğimiz can arkadaşımız Rıfat Akal ve ben bu yayının yürütülmesinde görev almıştık. Birçok uzunçalar plaklar vardı. Elektromekanik bir sistem zilin çalmasıyla birlikte devreye giriyordu. Bunu Rıfat ile biz ayarlıyorduk. Müziği seçme yetkisi de bizdeydi. Çoğunlukla Çaykovski’nin bale müziklerini çalardım. Bu görev, Klasik Batı Müziğini tanımamıza büyük katkı sağladı.”

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Vefa Tarhan (DŞ'67)

Prof. Dr. Vefa Tarhan (DŞ'67)

“Bugün Vefa Tarhan başarılıysa, bunda en büyük pay Darüşşafaka’nın”

Ekonominin Darüşşafakalı üstadı...

European Economic Association tarafından 2000’de dünyanın en önemli 1000 ekonomisti arasında 107. sırada gösterilen Prof. Dr. Vefa Tarhan 1984’te Loyola’da, 1990’da Northwestern Üniversitesi’nde, 1999’da ise Washington Üniversitesi’nde “Senenin en değerli profesörü” seçildi. 2011’de Loyola Üniversitesi’nde yılın en başarılı araştırmacısı ödülünü alan Prof. Dr. Tarhan, “Almanya’da zeki bir insansanız, keşfedilebilirsiniz ama Türkiye’de hele de 1960’lı yıllarda kim keşfedecekti beni, Darüşşafaka olmasaydı?” diyor.

Röportaj: Demet Eyi -Darüşşafaka Dergisi (Ağustos 2012)

Merzifon doğumlu Prof. Dr. Vefa Tarhan ilkokul öğrenimini bu ilçede tamamladıktan sonra 1960’ta girdiği Darüşşafaka’dan 1967’de mezun oldu. Ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi okuyan Tarhan, Fulbright bursuyla gittiği University of California’dan ekonomi doktorasını aldı. 1990-1999 yılları arasında Loyola University Chicago’nun finans bölümü başkanlığını yaptı. 1999’da aynı üniversitede “Ralph Marotta Chair Professor of Finance” kürsüsüne seçildi. 1988-1990 ve 1997-1999 senelerinde Northwestern Üniversitesi’nin Kellogg Graduate School of Management bölümünde “Visiting Professor” olarak görev aldı. Hâlâ Northwestern’da görevli olan Tarhan, ayrıca Türkiye Forbes’da köşe yazarlığı yaptı. Hayatına 22 yaşında gittiği ABD’de yön vermesine karşın zamanının büyük bölümünü Türkiye’nin ekonomik sorunlarının çözümüne ayıran Tarhan, 2012 yılında Darüşşafaka Dergisi için verdiği röportajda Darüşşafaka'nın hayatında yarattığı değişimi anlattı.

Darüşşafaka’ya giriş öykünüzü bizimle paylaşır mısınız?

Benim öyküm de her Darüşşafakalının öyküsü gibi başladı. On bir yaşında babamı kaybettim, beşinci sınıftaydım. Bu çok kötü olay, iyi olay haline geldi. Yanlış hatırlamıyorsam o yıllar Merzifon’da ortaokul bile yoktu. Babamın ufak bir bakkal dükkânı vardı, çok yoksulduk. Babamın cenazesi için İstanbul’dan bir akrabamız gelmişti, onun sayesinde Darüşşafaka’dan haberdar olduk. Sınavı beşincilikle kazandım, okulu birincilikle bitirdim. Ardından Robert Kolej’e girdim.

Neden ekonomi alanında okumayı seçtiniz?

Ekonomiyi tercih ettiğim zaman herkes benim için çok üzüldü, çünkü bütün üniversitelerin mühendisliklerine birincilikle girebiliyordum. O zaman mühendislik çok revaçtaydı. Ama hoşuma giden bir konu değildi. Aslında en fazla okumak istediğim alan siyasal bilimlerdi. Ancak çok fazla bir gelecek görmemiştim. Mezun olduktan sonra ne yapacaktım? İkisi arasında bir yer olduğu için ekonomiyi seçtim. Ardından da ekonomi üzerine doktora yaptım. Kariyerimin başlangıcında ekonomi alanında araştırmalarım oldu, bilhassa para politikaları üzerine… Birtakım araştırmalarım dünya çapındaki üniversitelerin doktora programlarında kullanıldı. Son 15 yıldır ise Türkiye’de çok fazla bilinmeyen kurumsal finansman alanında araştırmalar yapıyorum. 

Darüşşafaka yıllarınıza geri dönersek, o yılları nasıl hatırlıyorsunuz?

İlk üç ay inanılmaz zordu. Aynı durumu Amerika’ya gittiğimde de yaşadım. Ben değişiklikten hoşlanmıyorum, anladığım kadarıyla… Ancak birinci sınıf eğitim aldım, hem de ücretsiz... Çorabımızdan iç çamaşırımıza kadar karşılanıyordu. Evet, Darüşşafaka’daki tüm öğrencilerin maddi durumu kötüydü ama fakirin de fakiri vardı. Onlar için “bekâr maaşı” verilirdi. Ben de alırdım, ama o parayı biriktirmem gerekirdi, çünkü tatillerde o parayla Merzifon’a gidebiliyordum. Hiç unutmam, Dolmabahçe Stadyumu’ndaki maçlara yol parası vermemek için Fatih’ten yürürdüm.

Darüşşafaka’nın hayatınızda yarattığı değişimi nasıl özetlersiniz?

Beni hem insan hem bilim adamı olarak tanımladı. Bütün karakterimi oluşturan Darüşşafaka’dır. Eğer ben iyi bir insansam, başarılı bir insansam, iyi bir bilim adamı olmuşsam sebebi Darüşşafaka... Gerisi hikâye… Çünkü kişiliğimin oluştuğu, biçimlendiği yılları Darüşşafaka’da geçirdim. Çalışma disiplinimi, insanlara davranış biçimimi, dünyaya bakış açımı, kısacası her şeyimi orada kazandım. Geldiğim yere şansla geldim, en büyük şansım da Darüşşafaka’dır. Bu nedenle Darüşşafaka için ne yapabilirim diye düşünüyorum. Her platformda Darüşşafaka’ya değinmeye, elimden geldiği kadar bağış yapmaya çalışıyorum.

En yakın arkadaşınız kimdi?

Osman Osmanoğlu… Hâlâ da görüşürüz.

Başarınızı neye borçlusunuz?

Darüşşafaka’nın sunduğu fırsat olmasaydı, böyle bir başarıdan söz etmek sanırım mümkün olmazdı. Bugün Vefa Tarhan başarılıysa, bunda en büyük pay Darüşşafaka’nın...

Neden Amerika’da yaşamayı seçtiniz?

Amerika’ya doktora için gittim. Giderken orada yaşamak gibi bir hedefim yoktu. İlk aylar çok zordu. Tabii Darüşşafaka’ya geldiğim gibi 11 yaşında değildim ama yine de zorlandım. Amerika’da neden yaşıyorum? Çünkü orada “meritokrasi” diye bir kavram var. Meritokrasi, insanları katkılarına göre değerlendiriyor. Hiçbir ülke bu konuda mükemmel değil, ama ABD en yakın olan ülke... Orada bir işe iyiyseniz girersiniz. Yani Amerika sadece kabiliyete bakıyor. 11 Eylül’e kadar da göçmenlere kucak açan bir ülkeydi, çünkü en iyi beyinleri çekmeye çalışıyor. Oysa Türkiye, kişilerin kabiliyetinden ziyade kayırmalarla işlerin yürüdüğü bir ülke… Bu zihniyetten ötürü tercihimi ABD’den yana kullandım, çünkü ben “etik” kavramına inanırım. Bu da yine Darüşşafaka’nın verdiği bir değer...

Peki, Türkiye’nin ekonomisinin başında olsaydınız, nereden başlardınız?

Türkiye’nin birtakım kronik problemleri var. Bunların en başında cari açık geliyor. Bir de son dokuz yılda oluşan yeni sorunlar var. Mesela özel sektörün döviz borcu gibi… Bu noktada benim ilk başlayacağım alan cari açık olurdu. Cari açığa karşı hükümetin hazırladığı bir teşvik paketi var. Herkes harika olduğunu söylüyor ama ben inceledim ve bir sürü eksik gördüm. Bu noktada cari açığı kalıcı olarak çözecek alternatif bir program oluşturdum. Evet, Amerika’da yaşayabilirim ama ülkemin sorunlarını yakından takip ediyor ve çözüm üretiyorum.

Sizi tanıyan herkes çok mütevazı bir insan olduğunuzu söylüyor…

Benim mütevazı olmama hakkım yok. Babanız ölüyor, ortaokulun bile olmadığı bir yerdesiniz. Almanya’da zeki bir insansanız, keşfedilebilirsiniz ama Türkiye’de hele de 1960’lı yıllarda kim keşfedecekti beni, Darüşşafaka olmasaydı? Tabii bana sunulan fırsatı değerlendirebilmişim ama nasıl inkâr edebilirim bunu ve nasıl mütevazı olmayabilirim?

Unutamadığınız bir anınız var mı?

Evet… Üzerinden geçen onca yıla rağmen gözümün önünden hiç gitmeyen bir anı… Ben konuşma kabiliyetimi babamdan almışım sanırım, çünkü babam ilkokul mezunuydu ama tüm Merzifon eşrafı onun sohbetini dinlemek için gelirdi. Babamın konuşma kaynağı TRT Radyo’nun haberleriydi. O haberleri öyle güzel anlatırdı ki herkes soluksuz onu dinlerdi. Ben de hep, “Öyle bir adamım ki konuşmam için beş lira verecekseniz, susmam için 10 lira vermeniz gerekir” derim. Bu insanlar babamı severdi. Babamın ufak bir bakkal dükkânı vardı, bankadan kredi alır Samsun’a gider bakkalda satacağı malları alırdı ve zar zor geçineceği bir gelir elde ederdi. Vefat ettiği zaman Samsun’dan yeni gelmiş, mal almıştı. Dolayısıyla bankaya kredi borcu vardı, o borcun ödenmesi için de paraya ihtiyacımız vardı. Bu nedenle bakkaldaki mallar açık artırmayla satışa çıkarıldı. Tüm eşraf toplandı, çoğu babama göre zengin insanlardı. O insanların yerinde ben olsaydım, Rasim Tarhan ailesine yardım etmek için unun fiyatı iki liraysa üç lira verirdim. Ancak bırakın fazla vermeyi, daha ucuza almaya çalıştılar. Dükkânın karşısındaki kaldırımda oturmuş, ağlayarak insanların babamın vefatından hemen sonra o küçük dükkândaki malları nasıl daha ucuz alabilmek için yarıştığını izledim. O görüntüyü hiç kaybetmedim.

Daçkalı öğrencilere ne tavsiye edersiniz?

Bence zekâ dünyada çok… Çok zeki insanla tanıştım ama çalışkanlık ve azim yoksa, zekâ tek başına işe yaramıyor. Hayata atıldıklarında mutlaka başarısızlıkları olacaktır. O başarısızlıkların kendilerini yenmesine müsaade etmesinler… Her yere düştüklerinde, kalkıp devam etsinler. Belki çok fakir bir aileden geldiğim, şans ve Darüşşafaka sayesinde burada olduğum için başarıya açım… Ben, günde bir öğün yemek yerim. Evet, bir öğün yemekle yaşayabiliyorum ama bir ay herhangi bir yayında makalem çıkmazsa kendimi işe yaramaz hissederim. Bir de insanın kendisine saygısı çok önemli… Sabah kalktığımda aynada gördüğüm adam benim için çok önemli ve her zaman yaptığım iş, kendime olan saygımı artıyorsa, o işi yapmayı seçtim. Onlara da bunu tavsiye ederim.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
İşadamı Cemal Olgun (DŞ'67)

İşadamı Cemal Olgun (DŞ'67)

“Darüşşafaka’nın kalbimizde, hayatımızda çok özel bir yeri var”

Darüşşafaka Lisesi 1967 mezunu ve bağışçısı Cemal Olgun...

1967 Darüşşafaka mezunu, iş insanı Cemal Olgun, “Bizler,1960’lı yıllara göre oldukça özgür bir ortamda okuduk. Örneğin, öğretmenlerimizle ciddi tartışmalara girerdik. Kişilik haklarımıza kesinlikle müdahale edilmezdi. Bizde hiçbir zaman dayak yoktu. Gerçekten özgür bir ortamda ve yüksek kalitede eğitim aldık. Darüşşafaka’yı bu hale getiren ise yine Darüşşafakalı bir ağabeyimiz Fettah Aytaç’tır. Onun Darüşşafaka’yı kolej haline getirmesini Türkiye’ye yapılmış en büyük hizmetlerden biri olarak görüyorum” diyor.

Röportaj: Demet Eyi- Darüşşafaka Dergisi (Mart 2011)

Darüşşafaka’da 1960-67 yılları arasında okuyan Cemal Olgun, bugün Türkiye’nin en önemli gübre üreticilerinden Ost Olgun Dış Ticaret AŞ’nin sahibi… Darüşşafaka Velilerini Arıyor Programı kapsamında bir öğrencinin on yıllık eğitim masrafı olan 100 bin lira bağış yapan Cemal Olgun ile hem bu bağışının nedenlerini hem Darüşşafaka’da geçen yedi yılını hem de Daçkalı olmanın kendisi için ne ifade ettiğini konuştuk.

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?

1949 İzmit doğumluyum. Darüşşafaka’ya 1960 yılında girdim. Kuleli Askeri Lisesi’ne müracaat etmeye hazırlanırken tesadüfen Darüşşafaka’nın sınavından haberdar olduk. O yıllar Adapazarı’nda ikamet ediyorduk. İlkokuldayken en büyük hayalim subay olmaktı. Bu nedenle ilkokul öğretmenim askeri liseyi tavsiye etmişti. Babam hayatta olmadığından annemle İstanbul’a geldik. O esnada bir yakınımız anneme Darüşşafaka’nın imtihanına girmemi de tavsiye etmiş. Sınava girdim, birkaç hafta sonra sonuçlar açıklanacaktı. Annemle sonuçları öğrenmek için Fatih’teki okul binasına gittik ve kazanamadığımı gördüm. Üzgün bir halde okuldan ayrılırken, Darüşşafakalı bir ağabey ne olduğunu sordu. Sınavı kazanamadığımı söyleyince “Bir de ben bakayım” dedi. O da listeye baktı. Meğer on sekizincilikle girmişim. O an annemle yaşadığımız mutluluğu anlatamam. Böylece 1960’ta Darüşşafaka’ya başladım. Bir sene İngilizce hazırlık, üç sene ortaokul, üç sene de lise eğitiminin ardından 1967’de Darüşşafaka’dan mezun oldum.

Ardından da Robert Kolej Yüksekokulu Makine Mühendisliği Bölümü’ne girdiniz…

Evet. O yıllarda bütün üniversite branşları için ayrı imtihanlara girilirdi. Robert Kolej Yüksekokulu’ndan davet gelmişti, imtihanına girdim ve kazandım. İstanbul Üniversite Tıp Fakültesi’nin deimtihanını kazandım. Fakat hayalimde ODTÜ veya İTÜ vardı. Onların da imtihanına girmeyi düşünürken aniden bu üniversitelerin imtihanlarına girmemeye karar verdim ve Robert Kolej Yüksekokulu Makine Mühendisliği Bölümü’ne kaydımı yaptırdım. 1971’de Robert Kolej’den mezun oldum ve hemen çalışmaya başladım. O günlerde çok önemli boyutta bir yatırım olan ve Türkiye’de ilk defa alüminyum türevleri üretecek Nasaş Alüminyum AŞ’de kurucu mühendis olarak iki sene çalıştım. Arkasından türbin ve pompa üreten Türbosan AŞ’de iki yıl çalıştım. Bu arada evlendim, ardından da hemen vatani görevimi yerine getirmek üzere askere gittim. 1974 Kıbrıs Harekatı döneminde askerlik yaptım. Askerliğimi yaparken, kısa dönem askerlik çıktı ve bütün eski arkadaşlarım 30-40 gün askerlik yapıp işlerine dönerken bizler on sekiz ay askerlik yaptık. Bu durum canımı çok sıkmıştı fakat o süreçte kendi başıma düşünme fırsatı yakaladım ve şu an çalıştığım şirketi kurma kararını da o süreçte aldım. Oysa kısa dönem askerlik yapsaydım, daha önceki çalıştığım şirketteki pozisyonum da maaşım da çok iyiydi, büyük ihtimalle hayatıma orada devam ederdim. 1976 yılında kendi şirketimi kurdum. Başlangıçta Türkiye’deki şirketlere makine ekipmanı sağlayan yabancı firmaların mümessili oldum. Bunun yanı sıra henüz daha millileştirilmemiş olan boraks minerallerinden kolemanit ihracatı ve demir dışı metallerin ithalatına başladım. Yugoslavya ile metal ticareti yaparken, Yugoslavya’daki gübre fabrikalarının Türkiye’ye gübre satmak istemeleri üzerine onlarla beraber gübre işine girdik ve 1980’lerin sonundan itibaren diğer işleri tamamen bırakarak, sadece kimyasal gübre alanında uzmanlaştık. Bugün Türkiye’nin önde gelen kimyasal gübre şirketlerinden biriyiz. 2006 yılından itibaren de gübre üreticisi olduk. Şu an İskenderun’da senede 300 bin ton kapasiteli bir fabrikamız var. Bu arada üç çocuğum ve dört torunum bulunuyor.

Geriye baktığınızda Darüşşafaka’daki yedi yılı nasıl hatırlıyorsunuz?

Darüşşafaka’nın şu anki eğitim seviyesini takip etmediğim için bilemiyorum ama benim dönemimde kendisiyle eş değer kurumlara göre çok daha iyi eğitim veren bir kurumdu. İngilizce tedrisat yapılırdı. Bizler, 1960’lı yıllara göre oldukça özgür bir ortamda okuduk. Tabii kendimi, normal ya da özel liselerde okuyan arkadaşlarımla kıyaslıyorum. Mesela Alman Lisesi’nde, Dame de Sion’da, Pertevniyal Lisesi’nde okuyan arkadaşlarım vardı ve onlar daha baskıcı bir ortamda eğitim görüyorlardı. Oysa biz, Darüşşafaka’da öğretmenlerimizle ciddi tartışmalara girerdik. Kişilik haklarımıza kesinlikle müdahale edilmezdi. Bizde hiçbir zaman dayak yoktu. Oysa o zamanlar okullarda dayak yaygın bir uygulamaydı. Gerçekten özgür bir ortamda ve yüksek kalitede eğitim aldık. Darüşşafaka’yı bu hale getiren ise yine Darüşşafakalı bir büyüğümüz, ağabeyimiz Fettah Aytaç’tır. Onun Darüşşafaka’yı kolej haline getirmesini Türkiye’ye yapılmış en büyük hizmetlerden biri olarak görüyorum. Benim için Fettah Aytaç, bu ülkenin tanınmayan, bilinmeyen kahramanlarındandır. Darüşşafaka bize sadece iyi bir eğitim değil, yön de verdi. Öğretmenlerimiz bize sadece eğitim vermez, sosyal hayata da hazırlarlardı. Bir de Darüşşafaka yatılı bir okul... Babası hayatta olmayan, anneye bağımlı çocuklar, yatılı okul hayatına başladıklarında birdenbire şok yaşıyor ve bu durum onları, çok ciddi bir kardeşlik bağına itiyor. Darüşşafaka’daki arkadaşlıklar, arkadaşlıktan çok daha ötedir. Ciddi bir ağabey-kardeş ilişkisi ve kalıcı dostluklar yaşanır Darüşşafaka’da… Mezuniyetimin üzerinden otuz beş sene geçti ama dönem arkadaşlarımın hiçbiriyle bağım kopmadı. En önemlisi ben, Daçkalılarla 1960’lı yıllarda nasıl bir ilişkim varsa hâlâ aynı ilişkiyi sürdürüyorum.

Darüşşafaka yıllarınıza dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Darüşşafaka yıllarıma dair yaşadığım kötü bir olayın bile hep güzel yanını hatırlıyorum. Örneğin 1964 ya da 65 yılıydı. Günlerden pazardı. Yatakhanede soyunurken, korkunç bir zelzele başladı. Müthiş bir panik ve korku yaşadık ama buna rağmen canımız kurtarmaya çalışırken, herkes birbirine yol veriyordu. Düşünebiliyor musunuz, öyle bir korku içinde bile Daçkalılar kendi canlarından önce diğerlerini düşünmüş ve hiç kimse ezilmeden yatakhane boşaltılmıştı. Belki de bu nedenle Darüşşafaka’nın kalbimizde, hayatımızda çok özel bir yeri var.

Sizin için özel olan bir öğretmen var mıydı?

Benim için hepsi özel… Örneğin bir kimya öğretmenimiz vardı: Edith Orhon, hâlâ hayatta. Kimya dersini bize sevdiren, bizimle öğretmenden ziyade arkadaş gibi iletişim kuran biriydi. Nitekim daha sonra sınıf arkadaşım Barbaros Okan’ın kayınvalidesi oldu. Bana mühendisliği ve matematiği sevdirense Turgut Paylı’dır. Müthiş bir öğretmendi. Üç saat arka arkaya yapılan matematik ve geometri dersi genelde öğrenciyi mutsuz eder ama Turgut Hoca, araya öyle güzel anekdotlar serpiştirir, bambaşka konulara geçip o yaştaki çocuğun hayal dünyası içinde bazı yollar gösterir, dersi öyle bitirirdi ki, üç saatin nasıl geçtiğini anlamazdık. Keza resim hocamız da öyle. Genelde resim dersi okullarda biraz formalitedendir, yani müfredatta olduğu için yapılan ve önemsenmeyen bir derstir. Oysa biz, gayet ciddi resim ve müzik dersi görürdük. Mesela ben, resim dersinde yeşil rengi doğalına tam yakın kullanmadığım için ceza almıştım. Hocamız da Kemal Zeren idi. Müzik hocamız Tahir Sevenay da müthiş bir müzisyendi. Klasik müzikten zevk almayı ondan öğrendim. Ne yazık ki böyle hocalar artık kalmadı. Darüşşafaka’da şu anda da çok iyi bir eğitim olduğunu biliyorum ama sadece iyi eğitim de yeterli değil, o öğrencilerin topluma da iyi hazırlanması gerekiyor. Darüşşafaka’nın toplumda öne çıkacak bireyler yetişmesi lazım.

Üniversite yıllarınızda da Darüşşafaka’dan destek gördünüz mü?

Hayır. Robert Kolej’de de burslu okudum. Bu noktada bir tespitimi de paylaşmak istiyorum. Çünkü ülkemizin iki köklü kurumunda parasız okumuş biri olarak şöyle bir fark gözlemledim. Darüşşafaka’da Darüşşafaka’nın bir evladı, Robert Kolej’de ise burslu öğrenci olarak okudum. Robert Kolej Yüksekokulu kampüsünün içinde Robert Kolej Erkek Lisesi de vardı. Orada burslu okuyan çocuk ile Darüşşafaka öğrencisi arasındaki farkı etüt etme şansını yakaladım. Darüşşafaka’daki çocuk babasız ve muhtaç olduğunu çeşitli vesilelerle hissederdi. Çocuğun ergenlik döneminin geçtiği ve insanın kişiliğinin şekillendiği bir dönemde ne kadar iyi eğitim verirseniz verin, eğer çocuk birtakım baskıları hissettiyse bunu hayatı boyunca atamayabilir. Bu noktada çocuk Darüşşafaka’da okuyorsa başarılı olduğu ve burslu olarak okuduğunu bilmesi yeterlidir. Başarılı olmayan zaten okuldan atılıyor. Demek ki ölçek başarıdır. Bu sistem zaten var ama biraz daha geliştirilmesi gerekiyor. Darüşşafaka 1863’te kurulmuş bir eğitim kurumu. O dönemin sosyal yapısı ile bugün arasında çok fark var. Çağın koşullarına daha fazla adapte olmak gerekiyor, ki olunuyor da... Şu anki yönetimin son derece doğru yolda olduğunu görüyorum. Çok güzel çalışmalar yapılıyor. Ben, bu konuda oldukça mutluyum. Şu an Darüşşafaka, emin ellerde…

Darüşşafaka Velilerini Arıyor Programı kapsamında bağış yapmayı neden tercih ettiniz?

Çünkü kendimi Darüşşafaka’ya borçlu hissediyorum. Bu, maddi borçluluktan ziyade maneviyat içeren bir his… Darüşşafaka çok iyi bir müessese… Yaptığım bağışın yanlış kullanılmayacağını, doğru ellerde olduğunu biliyorum. Bundan sonra da elimden geldiğince destek olmaya devam edeceğim. Çünkü Darüşşafaka’nın buna ihtiyacı var. Fakat Darüşşafaka münferit bağışlarla yoluna devam edebilir mi, bu ayrı bir tartışma konusu… Bütün Darüşşafakalıların bir araya gelerek, bu konuda fikir üretmesi lazım. Ben, Darüşşafakalıların ve Darüşşafaka’ya gönül verenlerin desteğiyle oluşturulacak bir fonun hayali içindeyim. Dünyadaki köklü eğitim kurumlarına baktığınızda, hepsinin bir fonu olduğunu, o fonun uzman kişilerce yönetildiğini ve okulun tüm ihtiyaçlarının o fondan karşılandığını görürsünüz. Hatta bazı fonlar o kadar zengindir ki, sürekli ilave paraları vardır. Darüşşafaka’nın da böyle bir mali yapılanmaya gitmesi gerektiğine inanıyorum. Aslında bütün Daçkalıların aklında bu tür bir yapılanma var. Sadece organize olup, böyle bir fon oluşturmaya doğru adım atmak lazım. Ben, bu konuda kendimi zorunlu ve borçlu hissediyorum ve yapabileceğim her şeyi yapmaya hazırım.

Daçkalılara yönelik bir mesajınız var mı?

Herkesi Darüşşafaka’ya sahip çıkmaya davet ediyorum. Bununla da sadece maddi desteği kastetmiyorum, Darüşşafaka’nın geleceği için proje üretsin, yapıcı eleştirilerde bulunsun ve şu anki yönetimi desteklesinler. Bence şu anki yönetim Darüşşafaka’nın tarihi boyunca gördüğü en iyi yönetimlerden biri... Çok zor günlerden geçtiklerini biliyorum. Dolayısıyla Darüşşafakalıların, “Darüşşafaka’ya nasıl sahip çıkabilirim?” diye düşünmesi lazım. Darüşşafaka’nın çok daha iyi olmasını istiyorum.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Bankacı Bülent Şenver (DŞ'70)

Bankacı Bülent Şenver (DŞ'70)

“Darüşşafaka, her şeyden önce hayata düzgün insan yetiştiren bir okul”

Ekonomist, bankacı, stratejik yönetim danışmanı Bülent Şenver (DŞ’70), Darüşşafaka’nın hayatına dokunduğu onlarca çocuktan biri… Türkiye'nin yakın tarihinde ekonomi icraatlarında görev alan, iki yıl üst üste “yılın bankacısı” seçilen Şenver, aynı zamanda Darüşşafaka’nın “gözü kara” kalecisi, havada ters takla atan jimlastikçisi, Bitlis, Artvin, Kars, Karadeniz, Erzurum folklor ekiplerinin üyesi, Ateş Altılısı orkestrasının orgcusu, tiyatro oyunlarının baş aktörü, fotoğrafçılık kulübünün acar fotoğrafçısı, izcilik takımının vazgeçilmezdi. Başarılı kariyeriyle daima adından söz ettiren “Başarının Sırları” ismini verdiği yeni kitabını baskıya hazırlayan duayen bankacı Bülent Şenver , Darüşşafaka ile tanışma öyküsünü şöyle anlatıyor:

"Bizim dönemimizde Darüşşafaka sınavına beşinci sınıfı bitirdikten sonra giriliyordu. Şahsen Darüşşafaka’dan haberdar değildim. Nasıl öğrendim? Halam vasıtasıyla. Halam hemşireydi. O duymuş. Babam da vefat ettiği için beşinci sınıfı bitirirken halam, “Darüşşafaka diye bir okul var,  babası hayatta olmayan çocuklara hizmet veriyor. Seni de Darüşşafaka’nın imtihanlarına sokalım mı?” diye sordu. Kabul ettim. Önce yazılı ardından da sözlü imtihana girdim. Sınavı kazandığıma dair bir belge geldi. Ondan sonra sağlıkla ilgili raporların alınması gerekiyordu. Büyük heyecanla hepsini tamamladık. Yanımda rahmetli annem vardı. O güne dair aklımdaki ilk görüntü Darüşşafaka’nın yeşil demir kapısı…  O zamanlar o kapı, bana çok büyük gelmişti. Dev gibi demir bir kapıdan içeri girdiğimde korkmuştum. Başka bir dünyaya adım attığımı hissetmiştim. Kocaman bir yere giriyorsunuz. Adımınızı içeri attığınızda ise sizi ihtişamlı tarihi bir bina karşılıyordu. Okulun o tarihi görüntüsünün yarattığı duygu unutulmazdı. Aslında o yaştaki bir çocuk için büyük bir macera… Hiç bilmediğiniz bir ortam, tanımadığınız insanlar… Annenizi öpüp koklayıp bırakıyorsunuz ve diğer çocuklarla birlikte yeni bir serüvene çıkıyorsunuz. Her şey sizin için yeni… Her şeyi yeniden keşfediyor, öğreniyorsunuz. "

Darüşşafaka’nın hayatında ayrı bir yeri olduğu belirten Şenver, "Bizim dönemimizde Darüşşafaka’ya sadece erkek öğrenciler kabul edilirdi. Biz mezun olduktan iki yıl sonra Darüşşafaka’ya kız öğrenci alınmaya başlandı. Bizim son yıllarımızda da kız okulunun temeli atılıyordu. Kızlar için yeni bir bina yapılıyordu. Ancak biz erkek erkeğe okuduk ve bizim için kızlar demek çarşamba günü dışarıya çıkıp, yandaki Fatih Kız Lisesi’ndeki kızlara uzaktan bakmak, gülüşmek, onları tanımadan, isimlerini bilmeden göz göze gelebilmeye çalışmaktı. Bir de İstanbul Kız Lisesi vardı. Cağaloğlu’nda bulunan İstanbul Kız Lisesi kardeş okulumuzdu. Eğer aktivitelerimizde kız öğrenciye ihtiyaç olursa oradan gelirdi. Ben de okul hayatım boyunca hep bu gibi aktivitelerin içinde olurdum. Folkloru seviyordum. Bitlis, Artvin, Kars, Karadeniz, Erzurum olsun hemen hemen tüm ekiplerde oynadım. Lise son sınıfta “Bozuk Düzen” diye bir tiyatro eserini sahneye koyduk. Eserin içinde üç kız karakter vardı. Üçü de kardeş okul İstanbul Kız Lisesi’nden geliyordu. Ben, asıl oğlanı oynuyorum. Esere göre benim bir sevgilim vardı. O tiyatro eseri kısa bir süre sonra hakiki hayatımız oldu. İstanbul Kız Lisesi’nden benimle birlikte oynayan rol icabı sevgilim olan Hülya ile evlendim. Lise hayatımız bittikten sonra üniversitede nişanlandık. Üniversite biter bitmez de evlendik. Darüşşafaka, bu nedenle de hep hayatımda benimle birlikte oldu" diyor.

Sosyal açıdan oldukça aktif bir öğrenci olduğu belirten Şenver, "Darüşşafaka’da piyesler, tiyatrolar vardı. Her yıl Hayrettin Cete, İngilizce bir oyun organize ederdi. Bunun yanı sıra bir de Türkçe oyun sahnelerdik. Her ikisinde de mutlaka rol alırdım. Ayrıca sınıf takımının kalecisiydim. Güzel toplar yakalardım. Lakabım “Panter”di. Bir de “gözü kara” derlerdi. Kalenin önüne kadar gelen rakip oyuncunun ayaklarına atlar topu onun iki ayağının arasından kapıp alırdım. Basketbol oynardım. Jimnastik ekibindeydim. Hatta havada ters parende atan tek öğrenci bendim. Lise ikinci sınıftayken bir de orkestra kurmuştuk. Orkestramızın adı “Ateş Altılısı”ydı. Ben org çalıyordum. Basgitarda Kemal, ritim gitarda Yusuf, solo gitarda Faruk, bateride İlhan, solist ise Kansu idi” diye anlatıyor.

Darüşşafaka’da geçen yedi yılını "Disiplin, kural ve hayata hazırlık yıllarıydı" diye tanımlayan Şenver, şöyle konuşuyor: "O tarihte okul içi disiplin çok fazlaydı. Birtakım kurallar bugünküler gibi esnek değildi. Belki imkânlar da biraz daha kısıtlıydı. Biz orada kuralları belli olan ve kuralların dışına fazla çıkamadığımız, askerlik gibi disiplinli bir hayat yaşadık. Darüşşafaka’daki o yaşantı sonradan bize pozitif pek çok şeyler getirdi. Oradaki disiplini, standardı, kuralı, kaideyi, ilkeli ve düzenli yaşamayı hayatımızın tüm aşamalarına taşıdık. Tabii ki okul içinde muhakkak o düzene tam uyanlar ve az uyanlar vardı. Ben uyanlardandım. Hep teşekkürle, iftiharla geçerdim. Sınıf içinde ilk üç-dört arasında her zaman vardım. Hem sosyal hayatta aktiftim hem de derslerimde başarılıydım. Bizim yaşadığımız Darüşşafaka, her şeyden önce hayata düzgün insan yetiştiren bir okuldu. Güzel değerleri olan, hayat görüşü gelişmiş, vizyon sahibi, dünya insanı olmaya müsait gençler olarak yetiştik. "

Darüşşafaka’nın hayatında nasıl bir değişim yarattığı sorusuna Şenver şu yanıtı veriyor: "Darüşşafaka’ya girmeseydim, normal bir devlet lisesine gidecektim. Dolayısıyla Darüşşafaka’da öğrendiğim İngilizceyi öğrenemeyecektim. O yıllarda İngilizce bilen biri olarak liseden mezun olmak çok mühimdi. Darüşşafaka bize bu lisanı verdi. İkincisi, Darüşşafaka’yı bitirmeseydim Robert Kolej Yüksekokulu’na gitme olasılığım çok çok azdı. Çünkü Robert Kolej Yüksek paralıydı ve daha ziyade zengin ailelerin çocuklarının intihana girip, okuyabildiği bir okuldu. Buna karşın Darüşşafaka’dan sınavını kazanan sınırlı sayıdaki öğrenciye burs veriyordu. Ben de o burs sayesinde orada okuyabildim. Kısacası; Darüşşafaka mezunu olmasaydım böyle bir üniversite geçmişini de kazanamayacaktım. Dolayısıyla elimdeki bu beceri ve eğitim zenginliği olmayacaktı. Bir diğer önemli nokta ise ben, Darüşşafaka’da zor şartlar altında başarmanın antrenmanını yaptım. Yokluktan var etmek, az şeyi çok şey haline getirebilmek, küçük şeylerle kanaat ederken yüksekleri de hayal edebilmek gibi becerileri geliştirdim. Bütün bunlar oradaki duygusal yaşantının birikimi olarak hayatta önünüze çıkıyor. "

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Selçuk Mercan (DŞ'71)

Prof. Dr. Selçuk Mercan (DŞ'71)

“Bugün buradaysam, bunu bana sağlayan Darüşşafaka’dır”

Laparoskopi reflü, dalak, fıtık, yumurtalık kisti ameliyatlarını Türkiye’de ilk kez yapan cerrah O. Yine ilk kez bu yöntemle Brezilyalı bir meslektaşıyla birbirlerini görmeden yemek borusu ameliyatı yapan O. Karaciğer kist hidatiği ameliyatını dünyada ilk kez yapan O… Laparoskopik arkadan böbrek üstü tümörü çıkarma ameliyatı O’nun yarattığı bir teknik. Ve O bir Darüşşafakalı… Pek çoğunuzun tahmin ettiği gibi O, Prof. Dr. Selçuk Mercan… 

İsmi tıp literatüründe “ilk”lerle geçen Prof. Dr. Selçuk Mercan, 1971 Darüşşafaka mezunu… Darüşşafaka’dan sonra İstanbul Tıp Fakültesi’ne giren ve aynı fakültede genel cerrahi ihtisası yapan Prof. Dr. Mercan’ın hayatına yön veren olay, altı yaşındayken babasını apandisit gibi basit bir hastalıktan kaybetmesi olmuş: “Bu hadise benim cerrah olmama vesiledir, çünkü babam hastalandığında Çapa’ya gelmiş, oradan Cerrahpaşa’ya göndermişler, en son Haseki’de ameliyat olanağı bulmuş ama müdahalede geç kalınmış” diyor. Bundan ötürü hekimlik yaşamı boyunca kendisine gelen hiçbir hastayı geri çevirmeyen Prof. Dr. Mercan, “70’li yılların sonlarında yoğun kurşunlama, bıçaklama vakaları olur, acilde kuyruk oluşurdu. O yoğunlukta bile gelen hiçbir hastayı sevk etmezdim. Anabilim dalında da öğrencilerime verdiğim ilk ders, ne olursa olsun kapılarına gelen hastayı geri çevirmemeleri olur” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Mercan’ın hekimlik tutkusunu, “Üniversiteye girişte ilk on tercihim tıp fakülteleriydi. Neredeyse ülkedeki tüm tıp fakültelerini yazmıştım. Mesela Amerika’da maden jeolojisi mühendisliği bursu da kazanmıştım ama tercihimi Türkiye’de tıp eğitimden yana kullandım. Tıbba girdiğimde ise hedefim cerrah olmaktı” cümlelerinden anlamak mümkün…

İhtisası sırasında İtalya’nın Padova Üniversitesi’nde çalışan Prof. Dr. Mercan, 1986’da fakültesine dönerek kariyerine uzman olarak devam etti. 1988’de “doçent”, 1995’te ise “profesör” olan Selçuk Mercan, 1990-91 yılları arasında ise ABD’deki üç farklı merkezde dünyanın öncü isimleriyle bilimsel çalışmalar yaptı. Kariyeri boyunca İstanbul Tıp Fakültesi’nde görev yapan ve yakın tarihte Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanlığı’na atanan Prof. Dr. Mercan, Darüşşafaka’nın kendisine verdiği en önemli şeyin özgüven olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Her şeye yetişirsiniz her şeyi yaparsınız, her hedeflediğinize ulaşırsınız gibi bir özgüvenle mezun olmak çok önemli… Bunun yanı sıra eğitim kalitesi çok üst düzeydeydi. Ben üniversite hazırlık için ekstre hiçbir şey yapmadım, okuldaki eğitim yeterli oldu. Okulda hiçbir şeyin eksikliğini yaşamadık. Daçka bizi, hiç kimseye mahcup etmeden geleceğe hazırlardı. Düşünün okula terzi gelir, ölçülerimiz alınır, provalı elbise dikilirdi. Sosyal aktivite çok fazlaydı. Atletizm, basketbol, voleybol, futbol, ne tür spor varsa hepsini yapma olanağı buldum. İhtisasa girene kadar da lisanslı basketbol oynadım. Çok güzel günlerdi, ben her zaman sevgiyle, saygıyla anarım Darüşşafaka’da geçirdiğim günleri. Her zaman söylerim, bugün ben buradaysam bunu bana sağlayan Darüşşafaka’dır” diyor. Prof. Dr. Mercan, bir hekim olarak insan sevgisi, insan hayatına olan saygı, başarma hırsı gibi özelliklerini kazanma açısından da Darüşşafaka’nın çok önemli bir katkısı olduğunu belirtiyor.

200’e yakın yayını bulunan Prof. Dr. Mercan, tecrübesini gelecek nesillere aktarmak için kitap yazma çalışmalarını sürdürüyor. 

Öğrencilerini her zaman desteklediğini özellikle belirten Prof. Dr. Mercan, “Hekimlik sevmeden yapılacak bir meslek değil. Bu yüzden bu insanların desteklenmesi gerekir. Ben de elimden geldiğince öğrencilerimi, asistanlarımı, doçent arkadaşlarımı sürekli motive etmeye çalışırım. Benim yol gösterdiğim arkadaşlarımı yurt içi ve yurt dışında çok iyi yerlerde görüyorum, bu da çok büyük mutluluk veriyor,” diye anlatıyor. 

Son olarak, başarısının altında, geleceği hep önceden planlamak ve hedefler koyup onları gerçekleştirmek uğruna çalışmanın yattığını söyleyen Prof. Dr. Mercan, genç Darüşşafakalılara, Darüşşafaka’nın onlara verdiklerinin kıymetini bilmelerini, daima önlerine hedefler koymalarını ve bu ülkenin geleceğine katkıda bulunmalarını tavsiye ediyor. 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Kadir Özer (DŞ'71)

Prof. Dr. Kadir Özer (DŞ'71)

Darüşşafaka’da ağabeylerimizin çok önemli bir rolü vardı bizim yaşamımızda.

"Ben Kimim? Birçok Rengim"

“Hatırlarım bizim bir Ankara grubumuz vardı. Ankara’da üniversiteyi kazanan o gruptaki arkadaşlarla biz bir sene boyunca her cumartesi, Kızılay’daki meşhur Gima’nın altında buluşur, civcivler gibi yan yana otururduk. Darüşşafaka’nın, ortak paydalardan dolayı birbirimize çok kenetlenme, gerçekten kardeş ne demektir onu yaşayabilme, güvenle sırtını dayayabilme, bütün bu değerleri kazandırmış olması önemliydi.”

Röportaj: Bahar Paykoç

Babasını 1960 yılında sekiz yaşındayken kaybeden Kadir Özer, üç yıl sonra annesinin elinden tutarak Ankara’dan İstanbul’a geliyor, sınava giriyor ve 1963 yılında Darüşşafakalı oluyor. Sekiz sene Fatih Çarşamba’daki tarihi binada öğrenim gören Özer, ilk iki sene hazırlık sınıflarının zor geçtiğini belirtiyor: “O zamanlar çok özlem yaşadığımı, kardeşimin, annemin, teyzemin resimlerine bakıp çok ağladığımı hatırlarım. Hiç derslerle ilgilenmezdim, zaten ağırlıklı olarak İngilizceydi.”

Ancak orta 1. sınıftayken öyle bir şey yaşıyor ki, bu olay onun Darüşşafaka hayatında bir dönüm noktası oluyor. Bu hikaye, “her şerde bir hayır vardır” sözünü hatırlatıyor: “Orta 1. sınıfta dönem başlarken, yaşıyorsa kulakları çınlasın, vefat ettiyse Allah rahmet eylesin, İngilizce hocamız Gönül Soysallıoğlu beni sözlüye kaldırdı. Ben tabii yine leyla havalardayım. Kitabını kapattı, belki dersin yarısı boyunca, zil çalana kadar beni sınıfın ortasında bir fırçaladı… ‘Ben seni ilk sene göndermek istedim, şans verelim dediler, Hazırlık 2’de artık gitsin dedim, bir şans daha verelim dediler, ama bu sene seni bu okuldan göndereceğim’ dedi. Hiç korkmadım ama müthiş utanmıştım. Benim Darüşşafaka’daki dönüm noktam o oldu. Ondan sonra Darüşşafaka’ya bir başka gözlükle bakmaya başladım. Gönül Hoca’ya çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum. Çok mutsuz olmuştum, çok kızmıştım ona o zamanlar. Ama ‘ben sana gösteririm’ gibi bir psikolojiye girmiştim. Ve ondan sonra da zaten, derslerimde 180 derece bir değişim oldu. Akademik olarak gayet güzel geçti. Darüşşafaka çok yüksek standartlardaydı, hiç gözünün yaşına bakmazlardı. İlk iki sene bana şans vermiş olmaları da benim talihim herhalde.” diye anlatıyor.

“Ben psikoloji okumak istiyorum”

Lisede fen şubesine giren Kadir Özer, bunun sebebini şöyle anlatıyor: “Hep küçüklüğümden beri annem misafirler falan geldiğinde ‘oğlum elektrik mühendisi olacak’ derdi, böyle bir şey kafama işlenmiş. Fen, yüksek seviyeli bir sınıftı. Bize İTÜ’den hocalar, fizikçiler, matematikçiler gelirdi. 13 kişiydik. Fakat bir felsefe hocamız vardı, o sanatoryumda bir psikologla çalışmış olmanın kendisine ne kadar yardımcı olduğunu bizimle paylaşmıştı. Ben o zaman psikoloji demeye başladım. İlk tohumun o zamanlar ekildiğini hatırlıyorum. Fakat bunu kimseyle paylaşmadım çünkü tırnak içinde “fen”e girmişim, ya mühendisliklere ya tıbba gireceksin, hatta o zamanlar Robert Kolej’de Darüşşafakalılara kontenjan ayrılırdı.”

Üniversite sınavından sonra ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü’nü kazansa da, gönlünde yatan aslan psikoloji okumak olduğu için memnun olmamış. “Aklıma koymuşum, Hacettepe o zaman çok yeni, Türkiye’deki üniversite kriterlerinin çok önüne geçmiş bir üniversite. Amerika’dan taze doktoralarını almış hocaların oluşturduğu bir psikoloji bölümü var. Psikolojinin birçok uzmanlıkları var, ama ben insanlara yardımcı olmak, terapi yapmak istiyorum. Bunun için, Türkiye’de olmadığına göre benim mutlaka klinik psikolojide doktora yapmam lazım. Ben daha Darüşşafaka’dayken, bütün bunları gizli gizli kafamda planlamışım. Ama toplumsal baskı, annemin elektrik mühendisi olmamı istemesi falan, ben gittim ODTÜ’ye kaydımı yaptırdım. Fakat içim çok rahatsız, sonra dayanamadım anneme gittim dedim ki, ‘annecim bak ben ODTÜ Elektriğe yazıldım, bu seni mutlu ediyor ama bil ki ben mutsuzum, ben psikoloji okumak istiyorum, okursam sen mutsuz olabilirsin ama ben mutlu olurum, sana bırakıyorum kararı sen ver’. O da canım, baktı ‘evladım’ dedi, ‘sen nasıl mutlu olacaksan öyle yap’. Ben de böyle izin almış gibi koştur koştur gittim, kaydımı oradan aldım, böylelikle Hacettepe Psikoloji’ye kaydımı yaptırdım.” 

“Bir daha dünyaya gelsem yine aynı mesleği seçerim”

1975’te Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olan Özer, daha sonra planlarını tam tasarladığı gibi gerçekleştirdiğini söylüyor. Fulbright bursunu kazanarak ABD’ye gidiyor ve University of South Florida’dan klinik psikolojide Master (1978) ve Doktora (1982) derecelerini alıyor. 1984’te Türkiye’ye dönene kadar Annapolis Sağlık Merkezinde Psikoloji Servisi Direktörlüğü yapıyor. İşini hep severek yaptığını söyleyen Özer, “Küçüklüğümden beri biraz utangaç, çekingen, pek katılmayan, çok gözlemci bir tarafım vardı. Niye böyle davranırlar, niye ben böyle hissediyorum, böyle davranıyorum diye merak ederdim. Bir daha dünyaya gelsem yine aynı mesleği seçerim, hiç kuşkum yok bundan. Bizim meslekte tabii bize ‘ben çok mutluyum’ diye gelmiyor insanlar, ‘mutsuzum’ diye geliyorlar, biraz o tarafı karanlıktır, canı yanan insanlarla çalışıyorsunuz. Ama o insanların buradaki çalışmayı bir değişime vesile ettiğini görmek, kendilerinin bu dengelerini kurduklarını görmek, işte bizim mesleğin de bizi ayakta tutan, motive eden tarafı o” diyor. ABD’den döndükten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde bir yıl tam zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışan Özer, bugüne kadar İstanbul, Boğaziçi, Marmara ve Bilgi Üniversitelerinde yarı zamanlı ders vermiş. 2004-2012 yılları arasında Doğuş Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji Lisansüstü Programlar Koordinatörlüğü yapan Özer, halen Uluslararası Final Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yapıyor. 13 kitabı var.

Bilişsel varoluş: anlamları tazelemek üzerine kurulan bir terapi yaklaşımı

Uzun yıllardır kurucusu olduğu ANLAM Davranış Düşünce Değişim ve Eğitim Merkezi çatısı altında, psikoterapi ve eğitim çalışmalarını sürdüren Özer, merkezin ismini neden “Anlam” koyduğunu şu sözlerle açıklıyor: “İnsan diğer bütün canlılar içinde yaşamda anlam peşine düşen tek canlı. Bir anlam vermek durumundayız, birbirimize, birbirimizin yaptıklarına, geleceğe, şimdiye, geçmişe… Dünyaya geldiğimiz andan itibaren çevremizde var olan bir anlamlar sisteminin içine doğuyoruz. Analarımızdan, babalarımızdan, öğretmenlerimizden yaptığımız davranışlarla ilgili bir etiket sunuluyor bize. Uslu çocuk deniyor, yaramazlık deniyor, başarı deniyor, tembellik deniyor. Dolayısıyla bir anlam arayışı içindeyiz hepimiz. Ama zaman içinde ya anlamını yitirmeye başlıyor bazı şeyler, ya bazı şeylerin anlamını daha çok vurgulamaya başlıyoruz ve bunu yaparken başka şeylerin anlamını yitiriyoruz. Mesela başarının anlamını baş tacı yapıyoruz. Yaşamımızı sadece öyle bir anlama endeksliyoruz. Bu da zaman içinde topal gibi yaşamamıza neden oluyor çünkü bütün varoluşu ona endekslemek kişiyi bir yerde kısıtlamaya başlıyor, dolayısıyla onun tekrar o anlamı tazelemesi lazım. Benim bilişsel varoluş terapisi diye adlandırdığım kendi özgün yaklaşımım da temelde kişilerin anlamlarını tazelemeleri üzerine kurulan bir terapi yaklaşımıdır. Beynin biricik özelliği bir anlamlar sistemi yaratmasıdır. Yorumlarıyla, kararlarıyla, değerlendirmeleriyle bir anlam sistemi yaratıyor, işte bu anlam sistemi bazen farkında olmadan geriye tepmeye başlıyor. İşte o anlamları tekrar revize etmek, düzenlemek, yorum kalıplarımızı gözden geçirmek, bütün bunlar benim terapi yaklaşımımın özünü oluşturur.”

Gerçekten kardeş ne demektir onu yaşayabilme…

Darüşşafakalılar olarak ortak yaşamlardan gelmenin birbirini anlamayı çok teşvik ettiğini vurguluyor Kadir Özer: “Karşındaki kişinin ne hissettiğini çok rahat anlayabiliyorsun. Darüşşafaka’da ağabeylerimizin çok önemli bir rolü vardı bizim yaşamımızda. Biz de birilerinin ağabeyi olduk sonradan… Küçüğünü anlayabilmek ve büyüğüne bakıp ‘buralara kadar gelmiş, demek ki gelinebiliyor’ diyebilmek... Dolayısıyla bu anlamlar çerçevesinde birbirini çok iyi anlayan ve öyle olduğu için de çok kenetlenen gruplar haline gelebiliyorsunuz. Hatırlarım bizim bir Ankara grubumuz vardı. Ankara’da üniversiteyi kazanan o gruptaki arkadaşlarla biz bir sene boyunca her cumartesi, Kızılay’daki meşhur Gima’nın altında buluşur, civcivler gibi yan yana otururduk. Darüşşafaka’nın, ortak paydalardan dolayı birbirimize çok kenetlenme, gerçekten kardeş ne demektir onu yaşayabilme, güvenle sırtını dayayabilme, bütün bu değerleri kazandırmış olması önemliydi.” Darüşşafaka’nın özel hissettirdiğini ifade eden Özer, öğretmenleriyle ilgili hep olumlu şeyler hatırladığını ifade ediyor: “Gönül Hoca bile şimdi düşünüyorum, beni sarsmak için sınıfın önünde fırçalamıştı. Çünkü Darüşşafaka’da olmanın ne kadar önemli olduğunu onun gibi anlayamıyordum, onun biraz beni silkmesi ve ‘neye sahip olduğunun farkında ol’ demesinden başka bir şey değildi. Öğretmenlerimizin bizlere, daha sarmalayan, annece babaca tavırları vardı. Onların ne kadar kucaklarını açabildiklerini, çok sıcak bir şekilde şefkatle bize yaklaşabildiklerini görüyordum. Bizlere o çok güzel duygularıyla yaklaşıyorlardı, bizler belki de biraz daha fazla kucaklanası çocuklardık ve onu yapıyorlardı bize.”

Özer, Darüşşafaka’daki öğretmenlerinden rahmetli Hayrettin Cete’nin hayatında çok önemli bir rol oynadığını da belirtiyor: “O izcilikten sorumluydu. Darüşşafaka’nın izciliği o zamanlar çok güçlüydü. Selimpaşa’da biz her sene kampa giderdik. Kampı sıfırdan, hiç çivi kullanmadan kurardık. Selimpaşa Orkestramız vardı, konserler verirdik. Hayrettin Hoca’nın izcilik çalışmaları vasıtasıyla, kendine yetme ve ayakta durma becerisi ile müzik sevgisi kazandım. Bunlar Darüşşafaka’nın bende bıraktığı çok önemli değerlerdir. Darüşşafaka bir öz disiplin veriyor. Küçük yaşta pantolonunun söküğünü, çorabını dikmeyi öğreniyorsun. Sorunlarla baş etmeyi çok erken yaşta öğreniyorsun. Kendine güvenmeyi ve yetmeyi öğreniyorsun.” 

“Sizin insan gerçeğiniz, tıpkı benimki gibi, bir kişilikler sülalesi olarak varolagelmiş. Rengarenk... Şimdi o zaman ‘ben kimim?’ sorusu, bu gerçek çerçevesinde çok anlamsız kalıyor. Birçok rengim. Şimdi mesele o zaman, ben böyleysem, bu sülalemi olduğu gibi kabul edebiliyor muyum?”

Kişilikler sülalemi olduğu gibi kabul edebiliyor muyum?

Kadir Özer, kendimizi huzurlu hissetmemiz ve kendimizle barış halinde olabilmemiz için olumlu özelliklerimizin yanında olumsuz özelliklerimizi de kucaklamamızın önemine vurgu yapıyor. “Ben kimim, o nasıl birisi, o beni nasıl birisi olarak görüyor? Bu sorular kulağınıza aşina geldi değil mi? Bu sorular aslında bizim tek kişilikli olduğumuzu varsayıyor. Dürüst insanlar vardır, yalancı insanlar vardır, başarılı insanlar vardır, başarısız insanlar vardır, gibi… Çok da basit bir formül geliştirmişiz, yaptığına bak ne olduğunu anla gibi. Sakarlık mı yaptı sakar insan diyoruz. Bunu tercüme edecek olursak, mavi insanım, yeşil insanım, kırmızı insanım, sarı insanım gibi… Adeta bir insan borsası var ve bazı insanlar renkleri itibarıyla onun tepesine konuyor. O başarılı insan aynı zamanda sevilen insan, değerli insan, yukarı konuyor. Bu insan başarısız, zavallı bir insan, borsanın dibine konuyor. Şimdi böyle bir borsaya girdiğimiz zaman, ki böyle bir borsa yok yaşamda, o zaman bazı bedeller ödemeye başlıyoruz. Mesela ben başarılı bir insan olduğuma kendimi inandırmışsam, bu başarılı değerini korumak için, kendime başarısızlığı yasaklamaya başlıyorum. Ben verici bir insanım diyorum mesela, öyle bir insan olduğum etiketinin hapsine kendimi soktuğum zaman, alıcı olmamın çok önemli olduğu durumlarda bile, onu da yapamaz hale geliyorum. Dolayısıyla bu, insanlara bedel ödeten bir inanma biçimi. Oysa bizim insan gerçeğimiz hiç öyle değil. Tek bir kişiden ibaret değiliz. Sizin içinizde yalan söylemiş biri var, dürüstlük yapan var, çuvallayan var, başarılı işler çıkartan var, duyarsızlık yapan var, duyarlılık yapan var, cesur davranan var, korkak davranan var... Sizin insan gerçeğiniz, tıpkı benimki gibi, bir kişilikler sülalesi olarak varolagelmiş. Rengarenk... Şimdi o zaman ‘ben kimim?’ sorusu, bu gerçek çerçevesinde çok anlamsız kalıyor. Birçok rengim. Şimdi mesele o zaman, ben böyleysem, bu sülalemi olduğu gibi kabul edebiliyor muyum? Sen de benim sülalemdensin, seni de kendime yakıştırıyorum deyip, bir öz kabul yapıyor muyum? Bunu yapabilirsek ve başkalarının da tıpkı bizim gibi bir kişilik sülalesi olarak bizimle ilişkiye girdiklerini kabul edebilirsek, bu belki de bize yaşam yolculuğumuzda en gerçekçi duyguyu yaşatacaktır. Bu mutluluk mudur? Bence değildir. Ama bir huzurdur, bir barış halidir kendimizle. Bu barış hali bence mutlu olma halinden çok daha öncelik taşıyan bir duygu hali. Çünkü barış içinde siz yine belirli yerlerde mutluluklarınızı yaşayabilirsiniz. Yine barış içinde belirli yerlerde mutsuzluklarınızı da yaşayabilirsiniz. Onları da mutluluklar kadar kabul ediyor musunuz? Bu soruya eğer kişi içten bir evet diyorsa, yaşamda mutlu olmanın yolunu değil ama kendisiyle barış içinde olmayı öğrenmiş olur.”

“Herkes beni sevsin, ben de herkesi seveyim” diye düşünmenin de bedelleri ağır bir beklenti olduğunu söyleyen Özer, “Öyle bir şey nasıl olabilir ki? O zaman insanlar beni sevsin dediğiniz zaman sülalenizdeki bazı kişiliklerinizi, sevmeyebilirler düşüncesiyle çıkmalarının çok uygun olduğu durumlarda bile oturtacaksınız, sadece başkalarının seveceği kimliklerinizi yaşama geçireceksiniz. O zaman kendimizin değil bir başkasının yaşamını yaşamış oluyoruz. Zaten bizim buradaki çalışmalarımızda da bu bedeller üzerinden çalışıyoruz. Her zaman olumluların öbür tarafında duran, onların ekipdaşı olan diğer kimliklerimiz var. İşte bunları birbirine düşürdüğümüz zaman iç barışımızı kaybediyoruz.” 


Kadir Özer’in web sitesinde bilişsel varoluş terapisini özetleyen şiirden bir bölüm:

Dürüstlüğü önemsiyorum,
Yalan söyledikçe, söylendikçe...
Başarıyla tanışıyorum,
Yere düştükçe...
Kuşkulanıyorum bildiklerimden,
Farklı renkler gördükçe...
Gelişiyorum,
Farklılıklardan öğrendikçe...
İnsanlaşıyorum,
Başka sesleri dinlemeye
Değer gördükçe...

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Emekli Büyükelçi Hakan Okçal (DŞ'73)

Emekli Büyükelçi Hakan Okçal (DŞ'73)

“Hepimiz toplum için güvenilir insanlar olduk”

Arslan Hakan Okçal, 36 yıllık Dışişleri Bakanlığı mensubu…  1973’te Darüşşafaka Lisesi’nden mezun oluyor ve aynı yıl sınıf arkadaşı Nurettin Elhüseyni’yle birlikte Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (Mülkiye) giriyor. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü 1977’de bitiren Okçal 1978 yılında Dışişleri Bakanlığı’nın sınavını kazanıyor ve diplomasi mesleğine katılıyor. Libya, Almanya, İtalya, Belçika, Yunanistan, Nijerya ve Makedonya’da çeşitli kademelerde görevler üstlenen Okçal, Yunanistan’da Gümülcine Başkonsolosu, Nijerya’da Abuja Büyükelçisi ve Makedonya’da Üsküp Büyükelçisi oluyor. Türkiye’nin Seul Büyükelçisi görevini yürüten Hakan Okçal, Darüşşafaka’ ya başlama  öyküsünü şöyle anlatıyor:

"Biz, iki kardeşiz. Kardeşim, benden bir yaş kadar küçük... Oğuzhan Okçal… Babamız, İstanbul Belediyesi’nde Fen İşleri Müdürlüğü’nde mimardı. 1960’ta yüksek tahsil için Almanya’ya gidince ailecek, Almanya’ya göçtük. İlkokula orada başladık. 1960 İhtilâli’nden sonra babamın bursu kesildi. Annem çalışmaya başladı. Babam ve biz okula giderdik, evin geçimini ise annem sağlardı. Üçüncü sınıftayken babamız vefat etti. Türkiye’ye döndük. Eğitimimize Kocamustafapaşa İlkokulu’na devam ettik ve 1965’te mezun olduk. Aynı yıl ikimiz de Darüşşafaka Sınavı’na girdik. Ben yedinci, kardeşim ise dokuzuncu oldu. Bizi Darüşşafaka Sınavı’na sokan ise annemdi. Babamı kaybettikten sonra annemin en büyük arzusu ikimizin de Darüşşafaka’ya girmesiydi. Bizi de fikren buna hazırlamıştı. İki kardeş, Darüşşafaka’ya başladık. Ne yazık ki Oğuzhan haylaz çıktı ve lise birinci sınıftayken Darüşşafaka’dan ayrıldı. Davutpaşa Lisesi’ni bitirdi. Darüşşafaka’nın ona verdiği formasyon yetti. Yıldız Teknik Üniversitesi’ni bitirdi ve şu anda yüksek makine mühendisi… Darüşşafaka’nın kapısından içeri giren herkes gibi o da kendisini hep ailemizin bir parçası olarak gördü. Bense 1973’te mezun oldum."

1965-1973 yılları arasında Darüşşafaka’da verilen eğitimi değerlendiren Okçal, "Parasız yatılı bir okulda verilebilecek en iyi eğitimdi. İstanbul’un çok önemli aydınları, şöhretli üniversite hocaları, bazı sanayiciler para almadan bize ders verirdi. Okulda sürekli konserler olurdu. Çok sayıda yabancı öğretmenimiz vardı. Bazı öğretmenlerimiz aynı zamanda Robert Kolej’de derse girerdi. Okul müdiremiz Nazıma Antel’i mutlaka anmam gerekiyor. Müzik öğretmenimiz, bütün liselerde kitapları okutulan Tahir Sevenay’dı. Hakikaten iyi hocalardan ders aldık. Hiçbir eksiğimiz yoktu ama Türkiye’nin fakir bir dönemiydi. Mesela; süt ve süt ürünleri yaygın değildi, bu nedenle biz süt içmeden büyümüş bir nesiliz. Meyveyi, sebzeyi az gördük ama bunda Darüşşafaka’nın suçu yoktu. O zaman daha yoksul bir ülkeydi Türkiye… Öğrenciler arasında karşılıklı bir alışveriş vardı. Kitaplarımızı değiştirdik, bilgilerimizi değişirdik, elbiselerimizi değiştirirdik. Darüşşafaka’da öğrendiğim İngilizce fazlasıyla yetti. Hatta o yıllar Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İngilizce eğitimi yoktu, bu nedenle bazı arkadaşlarım ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce dersi alıyordu. Bense dört sene boyunca hiç İngilizce görmedim ve buna rağmen Dışişleri Bakanlığı’nın sınavını çok iyi bir dereceyle kazandım. 

1973 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne giren Okçal, "O yıl üniversite sınavına girenler, ikinci kez sınava girmek durumunda kaldı, çünkü o yıl sınavı soruları çalındı ve sınav, Türkiye genelinde iptal oldu. Çok iyi bir puan aldım, istediğim üniversiteye giriyordum. Tercihimi Darüşşafaka’dan sınıf arkadaşım Nurettin Elhüseyni’yle beraber Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden yana kullandım. Çünkü babamız vefat ettiğinde annem genç bir kadın olarak yabancı bir ülkede ne yapacağını bilmiyor. Çaresiz Türk Konsolosluğu’na gidiyor. Orada genç bir konsolos cenazenin Türkiye’ye gönderilmesi için anneme çok yardım ediyor. Annem hayatı boyunca o konsolosa dua etti ve hep, 'Çocuklarımdan biri onun gibi olsun' dedi. Biz iki kardeş bu telkinle büyüdük. Bilinçaltıma o kadar işlemiş ki Darüşşafaka’dan sonra hiç tereddütsüz Siyasal Bilgileri seçtim" diye anlatıyor.

1978’de Dışişleri Bakanlığı’ndaki kariyerine başlayan Okçal, süreci şöyle özetliyor: "Uzun bir imtihan sürecinin ardından 1978’de Dışişleri Bakanlığı’na girdim. Bakanlıkta iki yol vardır: Biri idari ataşelik dediğimiz ihtisas memurluğu, diğeri de meslek memurluğuydu. Ben, meslek memurluğunu seçtim. Dışişleri’nde liyakat sistemi hâlâ bozulmadan devam ediyor ve liyakat sisteminin en tepesindeki mevki ise büyükelçilik… Ben, dokuz yıllık büyükelçiyim. Darüşşafaka’dan üç büyükelçi çıktı: Ali Arsın Ağabeyimiz, Halit Çevik ve ben… Şu an sırada bekleyen birkaç kızımız var. İnşallah onlar da büyükelçi olur. Sınavı kazandıktan sonra askere gittim, döner dönmez de yurt dışına atandım. İlk görev yerim Libya, Bingazi Başkonsolosluğu idi. Libya’dan sonra bu kez Almanya’ya konsolos olarak atandım. Özellikle annem, bu görevimden ötürü çok gurur duydu. Ardından iki yıl Ankara’da idari kısımda görev yaptım. Sonra NATO Savunma Koleji’ne gönderildim. Altı ay Roma’da eğitim gördüm. Yüksek rütbelilerin gittiği bir kurstu ve ben genç bir başkatiptim. Ekonomi, siyaset, felsefe okuduk ve NATO ülkelerinde incelemelerde bulunduk. Kursu bitirdikten sonra Brüksel’deki NATO Daimi Delegeliği’ne başkatip ve müsteşar oldum. 1992’de Gümülcine’ye başkonsolos olarak atandım, 38 yaşındaydım. Ki o yıllar o kadar genç yaşta bu göreve atama yapılmazdı. Yunanistan’da üç sene kaldım. Ardından Amerika Dairesi Başkanı oldum. Tekrar Almanya’ya tayin edildim. Önce Bonn Büyükelçiliği’ne birinci müsteşar sonra Berlin Büyükelçiliği’ne elçi müsteşarı oldum. Araştırma genel müdürü yardımcısı olarak Türkiye’ye döndüm. Uluslararası terör konularına bakıyordum ve görev başladıktan kısa bir süre sonra ABD’de 11 Eylül saldırısı yaşandı. Tabii, bizler için çok yoğun bir mesai dönemi başladı. Hakikaten sıkıntılı yıllardı. 2004’te Nijerya’ya büyükelçi oldum. Ardından Üsküp Büyükelçisi oldum. Balkanlar ve Orta Avrupa Genel Müdürü olarak merkeze geldim ve üç seneyi aşkın bir süredir Ankara’da bu görevi sürdürdüm. Şimdi de Türkiye’nin Seul Büyükelçisi olarak Güney Kore’de göreve başladım. Aynı zamanda Kuzey Kore nezdinde de büyükelçiyim." 

Büyükelçi Okçal, Darüşşafaka'nın kariyerine etkisini ise şöyle değerlendiriyor:

"Darüşşafaka’nın her şeyi açıktır. Birbirimizden sakladığımız hiçbir şey olmadı. Yalan söylemezdik. Böyle açık ortamda büyüdük. Birbirimize destek olmayı, sosyal olmayı öğrendik. Bu da bize artı değerler sağladı, hepimiz toplum için güvenilir insanlar olduk. Açıkçası fakültenin bana verdiği çok az şey vardır -ki Siyasal Bilgiler çok önemli bir eğitim kurumudur-, çünkü ben çoğu şeyi Darüşşafaka’da öğrenmiştim. Biraz üzülürdüm, başka çocuklar bizden çok daha fazla çalışır ama daha düşük not alırdı. Türkiye’nin eğitim kalitesini yükseltmek, ezberci eğitimden çağdaş eğitime geçmek lazım ve Darüşşafaka’nın sorgulayıcı, sorucu eğitim sisteminin bunun için model olacağını düşünüyorum."

 

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Büyükelçi Halit Çevik (DŞ'74)

Büyükelçi Halit Çevik (DŞ'74)

“Darüşşafaka olmasaydı ben burada olmazdım”

Halit Çevik, Darüşşafaka’ya başladığında takvimler 1966’yı, ayrıldığında ise 1974’ü gösteriyordu. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne girdi, Darüşşafaka’dan yedi arkadaşıyla birlikte…

Mezuniyetinden bir yıl sonra Dışişleri Bakanlığı’nda Üçüncü Katip olarak göreve başlayan Çevik, kariyer basamaklarını tek tek tırmandı. Çevik; 1981’de Hartum Büyükelçiliği’nde İkinci Katip, 1983’te Stuttgart Başkonsolosluğu’nda Konsolos,  1987’de Çok Taraflı Ekonomik İşler Dairesi’nde Başkatip, 1989’da Atina - Pire Başkonsolosluğu’nda Başkatip, 1991’de Atina Büyükelçiliği’nde Müsteşar, 1993’te Denizcilik Dairesi’nde Şube Müdürü, 1993’te Bakan Özel Müşavirliği’nde Daire Başkanı, 1995’te Zürih Başkonsolosu, 1997’de Pekin Büyükelçiliği’nde Birinci Müsteşar, 1999’da Başbakanlık Dışişleri Başdanışmanlığı’nda Özel Müşavir Yardımcısı, 2000’de Havacılık Dairesi Başkanı, 2001’de Denizcilik-Havacılık Genel Müdür Yardımcısı, 2002’de Müsteşar Özel Müşaviri, 2004’te Şam Büyükelçisi, 2009’da Dışişleri Bakanlığı’nda Müsteşar Yardımcısı olarak görev yaptı. 23 Ekim 2012 tarihinde Birleşmiş Milletler Türkiye Daimi Temsilcisi olarak atanan Çevik, Darüşşafaka’ya başlama öykünü şöyle anlatıyor:

"Darüşşafaka’ya 1966 yılında girdim. Gölcüklüyüm. Babamı 1963 yılında kaybettim.  Gölcük’te İnkılap İlkokulu’na  gidiyordum. Öğretmenim Nadiye Bağdatlı'nın – Allah rahmet eylesin-  teşviki ve yönlendirmesiyle Darüşşafaka’dan haberdar oldum. Darüşşafaka’nın sınavına girdim ve kazandım. Böylelikle İstanbul'a geldim. 1966-67 döneminde üç sınıf olarak Darüşşafaka’ya başladık. Okul müdiremiz Nazıma Antel, Cemiyet Başkanı Fettah Aytaç idi. Hazırlık 2'ye geçtiğimizde iki sınıfa düşmüştük. O zaman tabii çok ağır elemeye dayalı bir sınıf geçme sistemi vardı. Dönem olarak çok kan kaybederek lise 3’e kadar geldik. Yine de 1966-1974 dönemi birbirine çok bağlıdır, iletişimimizi hâlâ çok yoğun bir şekilde sürdürüyoruz. Ayrılan, ayrılmayan hepimizde iç dayanışma çok kuvvetlidir. Benim inancım Darüşşafaka’ya girişle Darüşşafakalı olunur, mezuniyetle değil."

O yıllarda  Darüşşafaka’da  verilen eğitimi değerlendiren Çevik, "Verilen eğitimin kalitesi tartışılmazdı. O yıl mezun olan arkadaşlarımın hepsi üniversiteye girdi, şahsen hâlâ Darüşşafaka’da öğrendiğim İngilizceyi kullanıyorum. Darüşşafaka’dan  sonra yedi arkadaş, 1974’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdik. Tabii, 1974-78 dönemi, üniversite eğitiminin en zor olduğu yıllardır. Yine de hepimiz fakülteyi bitirdik. Maalesef bir arkadaşımızı, Ali Fuat Okan’ı öğrencilik yıllarında -1976 yılının 1 Mayıs töreninde İstanbul’da çıkan olaylarda- kaybettik. Yedi Darüşşafakalıdan Dışişleri Bakanlığı’na sadece ben girdim, ardından uzun mesleki kariyerim başladı" diye konuşuyor.

"Darüşşafaka olmasaydı ben burada olmazdım" diyen Çevik, "Çünkü Darüşşafaka’da hem köklü ve sağlam Türkçe eğitimi aldık hem de çok iyi seviyede yabancı dil öğrendik. İnsan anadilinde düşünce üretir. Anadilinizi mükemmel bilmiyorsanız düşünce süreciniz de iyi çalışmaz. Ayrıca anadilinizi çok iyi öğrendiğinizde yabancı dili de çok kolay öğrenebilirsiniz. Örneğin;  hazırlık birinci sınıfta iken İngilizcede biraz yavaş ilerlediğimi fark etmiş, öğretmenlerimin de tavsiyesiyle ilk önce Türkçe gramer çalışmıştım. Bunların da ötesinde Darüşşafaka bizlere çalışma ve öğrenme metodolojisini öğretti. Bunların hepsi sürekli kullanabileceğimiz değerler ve onlara sahip olduğunuzda hayata başarılı bir şekilde hazırlanarak, onun zorlu yollarında rahatlıkla yürüyebilirsiniz" diyor.

"Darüşşafakalı olmak kendi başına bir değer" diyen Çevik, "Darüşşafaka sosyal hayatta insana çok değer kazandıran bir aidiyet. Ben, hep Darüşşafakalılığa bağlı kaldım ve yalnız olmadığımı biliyorum. Eğer bir ortamda Darüşşafakalı varsa çok yakın temasa geçiyoruz. Zaman zaman resmi unvanının açamadığı kapıları, Darüşşafakalılığın açtığı olmuştur, ama dediğim gibi bunu asla suistimal vesilesi yapmıyoruz. Belki aldığımız eğitimin, içselleştirdiğimiz değerlerin getirdiği bir şey. Darüşşafakalılar için liyakat önemlidir, bir şeye, bir göreve layık değilse Darüşşafakalı olsa bile tercih edilmez" diye anlatıyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Necmettin Kutlu (DŞ'75)

Prof. Dr. Necmettin Kutlu (DŞ'75)

"Benim için bir mabettir Darüşşafaka...”

Röportaj: Demet Eyi

Son dönemde halk arasında “aslan yüz” olarak bilinen hipertelorizm hastalığına sahip sekiz yaşındaki Iraklı Rukiye Ahmed’i yeni yüzüne kavuşturduğuna dair haberlerle basında yer alan Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Necmettin Kutlu, 1975 yılı Darüşşafaka Lisesi mezunu... Hayatının her döneminde Darüşşafaka’nın desteğini hissettiğini belirten Prof. Dr. Kutlu, “Darüşşafaka bir rahim gibi aslında… Her cenin anneye kordon bağıyla bağlanır ve bebek doğduğunda o bağ kesilir ama bizde o bağ hiç kesilmiyor. Ben hâlâ Darüşşafaka’dan feyiz alıyorum, hâlâ ondan  besleniyorum”diyor. Muayenehanesinin duvarında Darüşşafaka’nın tarihi binasının fotoğrafı asılı olan, Özel Medicana International Hastanesi Plastik Cerrahi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Kutlu’yla Darüşşafaka’yı konuştuk.

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?

Ben altı çocuklu bir ailenin en küçük çocuğuyum. 1955 Sancak, Yeni Pazar doğumluyum. Ailem, tüm varlığını Sancak’ta bırakarak, 1957’de İstanbul’a geliyor. Önce Adapazarı’nda babamın kuzeninin yanına yerleşiyorlar, kısa bir süre sonra da İstanbul’a göçüyorlar. Ailem, Türkiye’ye geldiğinde ben, bir buçuk yaşlarındaydım. Babam, Topkapı’daki bir plastik fabrikasında çalışmaya başlıyor. Fakat Sancak’taki varlıklı günlerden sonra böyle sıkıntılı bir döneme girince bir hayli üzülüyor, çok rahatsızlanıyor. Ben, yedi yaşındayken babamı kaybettik. Annem Türkçe dahi bilmiyordu, bir ilaç fabrikasında iş buldu. Büyük ablam çok erken evlendi, büyük ağabeyim askerdeydi. Diğer ablam ve küçük ağabeyim çalışmaya başladı. Bizim ailede bir tek ben okudum. Çünkü okumalarına imkân yoktu. Aslında küçük ağabeyim de çok başarılı bir öğrenci idi, yatılı öğretmen okulu sınavını kazanmıştı fakat sağlık taramasında kulağında iltihap olduğu gerekçesiyle elendi. Bu gerekçe ne kadar haklı idi bilemem çünkü ağabeyim sonraki yaşamında hiçbir zaman kulakla ilgili bir sorun yaşamadı. Darüşşafaka’dan ise haberi yoktu. Ben de okuyamayacaktım, Darüşşafaka olmasaydı.

Peki, Darüşşafaka’ya nasıl başladınız?

Bayrampaşa, Sağmalcılar’da oturuyorduk. Annemin amcası vardı, Elmas Atasoy... Elmas Amca, Beykoz Kundura Fabrikası’nda görevli idi. Çok eski muhacirlerdendi. İlk defa o, Darüşşafaka adını telaffuz etti: “Bu çocuğu Darüşşafaka’ya verelim” diye... Çünkü başarılı bir öğrenciydim, okumaya çok meraklıydım. Beşinci sınıfta ise ilkokul öğretmenim Mualla Tutkun -hâlâ görüşürüz ve benim hayatımda yeri çok büyüktür- bir gün beni çağırdı: “Seni Darüşşafaka’nın imtihanına sokacağız, sen de kazanacaksın” dedi. “Kazanacağım, öğretmenim” dedim. Bana başvuru formunu verdi, kâğıtları aldım, kendi başıma doldurdum. Başvurunun son günüydü, evde de beni Darüşşafaka’ya götürecek kimse yok. Tek başıma sora sora Darüşşafaka’mı buldum. Saat üç-dört gibi orada oldum, beşte de başvurular bitiyor, kayıt bürosu yazısını gördüm, başımı uzattım, içeride iki kişi var: Müdür Yardımcımız Ayhan Kurtoğlu ve Aynur Doğruer... Rahmetli Ayhan Hocam, “Senin ne işin var burada çocuk?” dedi. “Sınav kaydımı yaptırmaya geldim” dedim. Ayhan Bey parmağını bana doğru uzattı ve “İşte adam olacak çocuk” dedi.

Sınav gününü hatırlıyor musunuz?

Tabii... Sınav günü geldi. Eski binanın bahçesinin kapısının önünde dizildik. Ben yine tek başımayım. Önümde başka çocuklar, kimini annesi, kimini babası -o yıllar babası hayatta olanlar da Darüşşafaka’ya kabul ediliyordu- getirmiş. Çocuklar, kendi aralarında konuşuyordu, kimi Galatasaray Lisesi’ni yedekten kazanmış, kimi Kabataş’ı... “Ben, bu çocuklar arasında ne yapacağım” diye düşünmüştüm. Sınava girdik, iyi geçti. Kazandığımı öğrendiğim zaman dünyalar benim oldu.

Sonra?

Sınavı kazandık ama “Darüşşafaka’dan yetkililer, evinize gelecek ve mülakat yapacak” dendi. Nasıl heyecanla beklediğimi anlatamam. O zaman ailem Laleli’ye taşınmıştı. Laleli de o yıllar İstanbul’un sayılı semtlerinden biriydi. Bizimkiler niye oraya taşındılar? Teyzem de bizimleydi. Teyzemle birlikte evde dört kişi çalışıyordu. Ev sahibi de çok makul bir insandı. Eski ev sahibimiz de meşhur tiyatrocu rahmetli Vasfi Rıza Zobu’ydu. Babam rahmetli olduktan sonra iki ay kira ödeyemedik, çünkü bir gelirimiz yoktu. Rahmetli gelmiş, annem mahcup: “Yok kızım, telaş yapma, ben sadece sizi ziyarete geldim, kirayla ilgili bir şey sormayacağım” demiş. Kapı çalındı, ben açtım. Karşımda Ayhan Hoca’yı görünce Darüşşafaka’dan geldiklerini anladım. Yanında Darüşşafaka’nın emektarı Basri Babamız vardı. Basri Baba, tatlı, nur yüzlü bir ihtiyarcıktı. Elinde Darüşşafaka’nın bütün anahtarlarıyla gardiyan gibi dolaşırdı. Evde de sadece ablam vardı. Ayhan Hoca, “Geliriniz nedir, nasıl geçiniyorsunuz, ev sizin mi?” gibi sorular soruyor. Benim soluğum kesiliyor, suratım bembeyaz, dudaklarım kuruyor. Laleli’de yaşadığımız için okula kabul edilmemekten korkuyordum. Ancak evin durumu da ortadaydı. Soruları bitip Ayhan Hoca, bana dönüp, “Hayırlı olsun, evladım” dediğinde hissettiğim rahatlamayı anlatamam.

Darüşşafaka’ya girmek sizin için neden bu kadar önemliydi?

Burada Darüşşafaka’nın kuruluş özüne bakmak gerekiyor. Çünkü Darüşşafaka’nın farkı ve ayrıcalığı burada ortaya çıkıyor. Çok ağır savaş koşullarının altındaki Osmanlı ülkesinde bir sürü çocuk perişan... Darüşşafaka’nın ilk öncülüğünü de Abdülaziz yapıyor, ki Avrupa’ya  açılan ilk padişahtır Abdülaziz... O savaşın perişan ettiği çocuklara bir yuva kurulmasına öncülük ediyor. Adını da “şefkat yuvası” koyuyorlar. Darüşşafaka’nın kapısı bir inanç, umut ve şefkat kapısıdır. Darüşşafaka’nın misyonunu, yapısını, özünü, maneviyatını algılayabilecek öze ve iç zenginliğine sahip birisi bunu tefekkür ettiğinde Darüşşafaka’nın hakikaten önünde bin kere secde eder.

Darüşşafaka’daki ilk gününüzü hatırlıyor musunuz?

Tabii... Hastaydım, ama hastalık bile okula gitmemi engelleyemedi. İlk kahvaltıya inişimi hatırlıyorum. Sınav günü sıradaki çocukların konuşmaları kulaklarımda çınlıyordu. Kimi Galatasaray’ı kimi Robert’i kazanmış, benim ise tek şansım var: Darüşşafaka... “Bu kadar parlak beyinlerin arasında ben ne yapacağım?” demiştim kendi kendime... Sonra da “Olsun, bir sene bile burada olmak bana yeter” diye düşünmüştüm. Biz, dört sınıf olarak başlamıştık. O yıllar iki yıl İngilizce hazırlık okuyorduk. Dört sınıf içinde İngilizcesi en yüksek puanlı olan bendim. Eğer diğer notlarım da iyi olsa idi ikinci yıl hazırlık okumazdım. Ben, beden eğitimi dersi yüzünden bu şansı yitirdim. Çünkü rahmetli Murat Ersin Hoca, takla atamadığım için karne notuma on üzerinden dört vermişti. Sonradan düzelttim ama çok geçti. Neyse, böylelikle Darüşşafaka’nın çatısı altında bir yıl daha fazla kaldım. Bu da ayrı bir onur benim için.

O dönem Darüşşafaka’da eğitim, arkadaşlıklar nasıldı?

Arkadaşlıktan öte, kardeşlik ve kader birliği vardı. Dönemler arasında ağabeylik, kardeşlik, disiplin, hiyerarşi, saygı ve en önemlisi sevgi vardı. Biz, Darüşşafaka’da ilkeli ve kurallı bir demokrasi içinde büyüdük. O demokratik ortamın mühendisleri ise öğretmenlerimizdi. Davranışları, duruşları, kıyafetleri, sarf ettikleri sözleri, beden dilleriyle bize model ve örnektiler. Mesela; biyoloji öğretmenimiz Türk Nefroloji Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Kemal Önen’di. O zaman Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nefroloji Anabilim Dalı’nda doçentti. Darüşşafaka’yla olan muhabbeti, sevgisi nedeniyle gönüllü olarak bize ders veriyordu. Benim doktor olmamdaki en büyük ilham kaynaklarından, modellerden biri de Kemal Hoca’dır. Büyük ağabeylerimiz matematik ve geometri dersini İTÜ’den gelen Turgut Paylı Hocamızdan alıyordu. Babası eski milletvekili olan Gönül Sosyallıoğlu, son derece zarif ve asil bir hanımefendi olan Jale Çeltikçi, muhteşem bir eğitimci olan Hayrettin Cete... Bu noktada Hayrettin Cete’yle ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim: Hazırlık ikinci sınıftayım. Darüşşafaka’yı o kadar çok seviyorum ve orada o kadar derin bir mutluluk içerisindeyim ki, evci olduğum cumartesi günü eve gider, biraz evde oyalanır, canım sıkılır sıkılmaz Darüşşafaka’ya dönerdim. Yine böyle bir gün evde sıkılıp Darüşşafaka’ya geldim. Arkadaşlarımla oynadık, akşam yemeği yedik. Geç olunca eve gitmedim, yatakhaneye yatağıma çıktım. Hayrettin Hoca geldi, beni görünce şaşırdı. Çünkü benim orada olmam, “hafta sonu cezalı olmam” demekti. Ama Hayrettin Hoca, cezalı olamayacağımı biliyor: “Hayırdır, Necmettin, sen niye evinde değilsin?” diye sordu. “Evde sıkıldım, arkadaşlarımla oynamaya geldim, geç olduğu için burada kaldım” dedim. Gülümsedi ve saçımı şefkatle okşadı. Bir şey demedi ama gözleri bana çok şey anlatıyordu. O bizi hep çok sevdi. Diğer sevgili öğretmenlerimiz gibi…

Başka bir anınızı da anlatır mısınız?

Bizim dönemimizde bir üst sınıf kitaplarını, bir alt sınıfa devrederdi. Tabii o kitapların elden geçirilmesi gerekirdi. Bu işleri de Hayrettin Cete organize ederdi. Bazen gönüllü öğrenciler olurdu. Ben de onlardan biriydim. Bütün yaz her gün Darüşşafaka’daydım. Cete’yle beraber kütüphanede ders kitaplarını düzenliyor, tamir ediyor, derliyor, toparlıyordum. Bu sayede Cete, beni kütüphaneci yaptı. O yıllar kütüphanede etüt yapmak bir ayrıcalıktı.

Neden?

Çünkü kapasite sınırlıydı ve müthiş bir kütüphanemiz vardı. Her sınıftan ancak bir-iki kişi kütüphaneci seçilir, bu ayrıcalığa kavuşurdu. Etütte herkes birlikte ders yapardı. Oysa kütüphaneciler, kütüphanede de ders yapabilirdi.

Kız öğrenciler kabul edildiği dönemde Darüşşafaka’daydınız. Peki, kızlarla birlikte neler değişti Darüşşafaka’da?

İlk kız öğrenciler geldiğinde ortaokul üçüncü sınıftaydım. Sene 1971... Minicik yavrucuklar. Tabii, bizler de ağabey... Kızlar, Darüşşafaka’nın atmosferini değiştirdi ama olumsuz değil. Farklılık getirdiler Darüşşafaka’ya... Kendimize daha fazla çekidüzen verdik, daha dikkatli konuşmaya başladık. Kız ağabeyi olma sorumlulukları ortaya çıktı. Ayrıca kendi çektiğimiz sıkıntıları bildiğimiz için eğitimde fırsat eşitliği hakkının onlara da tanınması Darüşşafaka’ya olan sevgimizi ve saygımızı bir kat daha artırdı. Çünkü bizim için Darüşşafaka her zaman doğruyu yapan bir yuva idi. Darüşşafaka’ya okul diyemem. Benim için bir mabettir Darüşşafaka... Farklı bir enerjidir, farklı bir boyuttur. Darüşşafaka’nın kapısından içeri girdiğiniz zaman bir mekâna değil, bir boyuta girersiniz. Eğer o boyutu idrak eder ve nasibiniz oranında o boyuttan feyiz alırsanız insan-ı kamil olursunuz.

Tıp eğitimi almaya Darüşşafaka’da mı karar verdiniz?

Evet, özellikle rahmetli Kemal Önen Hocamızın hekim olmamda payı büyüktür. Lisedeyken en sevdiğim dersler biyoloji ve kimya idi. Biyoloji öğretmenimiz bir İngilizdi ve eşi Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Kürsüsü Başkanı Olcay Neyzi’nin oğlunun İngilizce öğretmeni idi. Onun sayesinde lise 2’den itibaren mezun oluncaya kadar tüm hafta sonlarını Çapa Tıp Fakültesi’nde geçirdim. Çünkü yaptıkları bir araştırmada emek gücüne ihtiyaç duyunca doktor olmak isteyen, gönüllü öğrenciler arıyorlar. Bizim sınıftan dört arkadaş gönüllü olduk. Dördümüz de doktor olduk sonradan.

Ne yapıyordunuz?

Türk çocuklarının ne kadar protein alıp alamadığı ve bunun gelişime yansımalarına yönelik ilginç bir araştırma yapılıyordu. O araştırmada görevliydik. Sonra üniversite imtihanına girdim. İlk senede İstanbul Teknik Üniversitesi’ni (İTÜ) kazandım.

Hangi bölüm?

Maden İşletim Makineleri... Bir yıl orada okudum. Tekrar sınava girdim ve Çapa Tıp Fakültesi’ni kazandım, hiç çalışmadan. Zaten çalışmak için vaktim yoktu, çünkü turizm rehberliği yapıyordum. Darüşşafaka’da öğrendiğim İngilizce sayesinde... Kapalıçarşı’da çalıştığım için Almanca ve Fransızca da öğrendim. Zaten Boşnakça biliyordum. Şu an sekiz lisan konuşabiliyorum. Darüşşafaka’nın verdiği İngilizce sayesinde... O temel... Petekleri oluşturunca balı doldurabiliyorsunuz. 

Üniversite eğitiminiz esnasında da Darüşşafaka’dan burs aldınız mı?

Darüşşafaka bana iki burs sağladı. Biri Cemiyetin bursuydu diğeri de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Orhan Ersanlı’nın annesinin vasiyeti doğrultusunda tıp fakültesinde okuyan iki Darüşşafakalıya verdiği burs... Bu sayede üniversitede sıkıntı çekmedim. Sağ olsun Darüşşafaka... Dediğim gibi Darüşşafaka hiçbir dönemde kaderimizle baş başa bırakmadı. Her zaman bağrına bastı… Karşılığında hiçbir şey beklemeden… Bir anne gibi, bir baba gibi…

Tıp fakültesi bittikten sonraki süreci anlatır mısınız?

Fakülteyi bitirmeye yakın evlendim. Eşim de fakülteden sınıf arkadaşımdı. Beraber Artvin’e mecburi hizmete gittik.

Plastik cerrahi alanına nasıl yöneldiniz?

Beni plastik cerrahi alanına yönlendiren Cerrahpaşa’dan Prof. Dr. Muzaffer Altındaş Hoca oldu. Ankara Tıp Fakültesi’nde ihtisasımı yaptım. Son senemde burslu olarak İsveç’e gönderildim. İsveç Lund Üniversitesi’nde (Malmö) yara iyileşmesi ve mikrosirkülasyon konularında araştırmalar yaptım ve bir doktora programına dahil oldum. Türkiye’ye döndükten sonra iki sene daha Ankara Tıp Fakültesi’nde kaldım. Ardından Diyarbakır’da askerliğimi yaptım. 1993’te Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Plastik Cerrahi Bölümü’nü kurdum. 1996’da A.B.D. Miami’de el cerrahisi ve rekonstrüktif mikrocerrahi konularında çalıştım. 1994’te “doçent”, 1999 sonunda ise “profesör” oldum. Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Plastik Cerrahisi Bölümü’nü kurdum. 2009’da oradan emekli oldum. Ardından da Özel Medicana International Hastanesi’nde Plastik Cerrahi Bölümü Başkanı olarak göreve başladım.

Darüşşafaka sizin için ne ifade ediyor, hayatınıza, mesleğinize etkisi nedir?

Darüşşafaka sadece öğretmiyor, eğitiyor. Size bir formasyon kazandırıyor, bir yapı oluşturuyor. Bir ham maddeyi alıyor, ona şekil veriyor, şekil verirken de müdahaleci bir zihniyetle değil, sevgiyle, şefkatle yapıyor. Bir insanın, en büyük gereksinimlerinden sevgiyi yaşıyorsunuz Darüşşafaka’da... Sevgiyle sulanan çiçeklerin açması başka türlü oluyor. Bu açıdan Darüşşafaka bize kutsal bir ruhtan ruh üflemiş gibi oluyor, yeniden insan oluyorsunuz, yeniden doğuyorsunuz. Darüşşafaka bir rahim gibi aslında... Her cenin anneye kordon bağıyla bağlanır ve bebek doğduğunda o bağ kesilir ama bizde o bağ hiç kesilmiyor. Ben hâlâ Darüşşafaka’dan feyiz alıyorum, hâlâ ondan besleniyorum. Bu noktada hâlâ tüylerimi diken diken eden bir anımı anlatmak istiyorum: 1994’te ikinci kez İsveç’e gidişimde hocam beni aradı ve doçentlik sınavına çağırdı. Şaşırdım, çünkü ben daha iki buçuk senelik uzmandım. Oysa temayül beş sene uzmanlıktan sonra doçentlik sınavına kabul yönündeydi. Hocama, uzmanlık yılımı hatırlattım, “Biliyorum ama sen bu sınava gireceksin” dedi. İsveç’ten geldim. Sınav jürimde kim vardı biliyor musunuz? Rahmetli Prof. Dr. Akdoğan Erözbek (DŞ’1948)... Akdoğan Ağabey, Darüşşafaka’nın yetiştirdiği ilk plastik cerrahtır. Çok muhterem bir insandı. Daha da ilginci bu, Akdoğan Ağabey’in emekli olmadan önceki son doçentlik jüri üyeliği idi. Hiçbir ayarlama yok, tamamıyla bir tecelli... Bir Darüşşafakalı Ağabey, Darüşşafakalı bir kardeşine el verdi, onu hoca yaptı

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Senarist Vasıf Küçükoruç (DŞ'75)

Senarist Vasıf Küçükoruç (DŞ'75)

Saygı ve Minnetle anıyoruz

“Darüşşafaka beni yoğurup beyin haline getirdi”

2014 yılında vefat eden “Olacak O Kadar”, “Tatlı Kaçıklar”, “Çılgın Bediş”, “Bizim Karakol”, “Asayiş Berkemal”, “Ümit Milli”, “Nisan Yağmuru”, “Benim Annem Bir Melek”  gibi Türk televizyonlarında fenomen olmuş pek çok dizinin senaristi Vasıf Küçükoruç’u 2010 yılında Darüşşafaka Dergisi’ne verdiği röportajla saygı ve minnetle anıyoruz.

Röportaj: Demet Eyi

“Olacak O Kadar”, “Tatlı Kaçıklar”, “Çılgın Bediş”, “Bizim Karakol”, “Asayiş Berkemal”, “Ümit Milli”, “Nisan Yağmuru”, “Benim Annem Bir Melek” gibi Türk televizyonlarında fenomen olmuş pek çok diziye kalemiyle hayat veren bir isim Vasıf Küçükoruç. 1956’da Konya’da doğan Küçükoruç, ilkokul öğretmenin ön ayak olmasıyla Darüşşafaka’nın sınavına girmiş ve kazanmış. 1967’de Darüşşafaka’ya kayıt yaptırmış. Darüşşafaka o yıl ilk kez babası hayatta olan ancak maddi durumu iyi bir eğitim için yetersiz çocukları da almaya başlamış. İşte Vasıf Küçükoruç da onlardan biri... İlk kitabının ilk sayfasına, “İlk teşekkür Darüşşafaka’ya, yuvama” diye yazan Küçükoruç, “Ben, Darüşşafaka’ya başladığımda öyle biriydim. Darüşşafaka beni yoğurup beyin haline getirdi. Yazdığım her şey o beynin ürünü olduğundan, hepsinde Darüşşafaka’nın etkisi vardır. Çünkü Konya’dan İstanbul’a göç etmiş, çok fakir bir işçi ailesinin çocuğuydum. Benim okumam bile mucizedir. Babam dokumacıydı, Darüşşafaka ile tanışmasaydım, büyük ihtimalle ben de onun yaptığı işi yapacaktım. İşte Darüşşafaka hayatımı bu kadar değiştirdi” diyor. Yirmi yılı aşkın Levent Kırca ve Oya Başar ikilisinin hazırladığı “Olacak O Kadar” isimli TV programının skeçlerini yazan ekipte yer alan Küçükoruç, yazdığı senaryolarda uzun süre Zeki Keskin adını kullanmış, öyle ki Zeki Keskin, gerçek isminden daha ünlü olmuş. Küçükoruç ile Darüşşafaka’dan senaristliğe uzanan hayat yolculuğunu konuştuk.

Darüşşafaka'ya nasıl başladınız?

Biz çok fakir bir aileydik. Beyazıt’taki Vezneciler İlkokulu’na gidiyordum. Oradaki öğretmenim bir gün “Sen, çok zeki bir çocuksun, seni Darüşşafaka’ya yazdıralım” dedi. Ben de ailem de Darüşşafaka’yı bilmiyorduk. O öğretmen ön ayak oldu, annemi ve babamı çağırdı. Adresi verdi, gittik ve başvurumuzu yaptık. Sınava girdim, kazandım. Böylece Darüşşafaka’ya başladım. 

Babanız hayattaydı…

Evet. Darüşşafaka o yıl ilk kez babası hayatta olanları da almaya başlaşmıştı, bir süre daha bu denendi. Ben de onların ilklerindenim. 1967’de Darüşşafaka’ya başladım. 1975’te de Darüşşafaka’dan ayrıldım. Ancak ben, Darüşşafaka’dan mezun değilim, lise ikinci sınıftayken ayrılmak durumunda kaldım. O yıllar malum siyasetin en ateşli yıllarıydı. Her gün boykot yapıyoruz falan… Yani lisede siyaset yapmaya kalkışınca atıldım. Fakat biz Darüşşafakalılar bunu saymayız, hepimiz Darüşşafaka mezunu olarak kendimizi görürüz. Darüşşafaka’dan ayrılınca babam dokuma işçisi olduğundan ben de dokumacılık yapmaya başladım. Ancak baktım ki böyle olmayacak. Önce Şehremini Lisesi’ne gittim, oradan da siyasete girince atıldım. Dışarıdan bitirme sınavlarıyla liseden mezun oldum. Üniversite sınavına girdim. Bizim zamanımızda sınava girmeden üniversite tercihi yapılıyordu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni yazdım. Fakat eve geldiğimde annem, “Bizde para mı var, kitap alacak” diye bir kızdı ki… Benden iki yaş küçük kardeşim Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyordu. Onun kitapları olduğundan annem, “Sen de Ankara Siyasal Bilgileri yaz” dedi. Böylece tercihimi değiştirdim. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgileri kazandım ve kaydımı yaptırdım. Fakat İstanbul’da çalıştığım için sadece sınavlara giriyordum. O sırada YÖK kuruldu ve ilk çıkardığı kanun yirmi bir gün devamsızlık yapanın üniversiteden atılması oldu. YÖK’ün o kanununun yirmi ikinci gününde üniversiteden atıldım. 

Darüşşafaka’dan ayrılmak zorunda kaldığınız için haksızlığa uğradığınızı düşündünüz mü?

Hayır, çünkü çok haklıydılar. Ben olsaydım, tekmeyle atardım kendimi… Hakikaten biz Darüşşafakalılar çok farklı bir camiayız. Mesela 1975 mezunlarının dönem yemeklerine gelenler arasında hazırlık ikinci sınıftan atılmışlar var. Darüşşafaka’nın yemeğini yemek, havasını solumak, suyunu içmek yetiyor. Gerisi önemli değil. Onun havasını kokladığınızda, suyunu içtiğinizde Darüşşafakalısınızdır.

Peki, ayrılma hikâyenizin ayrıntılarını bizimle paylaşır mısınız?

Yıl sonu sınav dönemiydi. Darüşşafaka’da yıl sonu sınavları bir dönemin karnesi kadar önemliydi. Neden olduğunu hatırlamıyorum ama o sınavlara boykot kararı çıktı. Benim de iki dersten zayıfım var, üç dersten kalınca da okuldan atılıyorsun. İlk sınavı boykot ettik, sınava girmedim ve sıfır aldım. İkinci gün yine boykot ettik, yine sıfır aldım. Hiç unutmuyorum üçüncü gün coğrafya sınavı vardı, ona da girmezsen okuldan atılıyorum. Fatih’teki binamızda “Bekâr Yaylası” diye bir yerimiz vardı. Orası bizim sigara içme alanımızdı. Öğretmenlerimiz sınırına kadar gelir, içeri girmezlerdi. Ben yine boş kâğıt verdim. Yekta Bey adında bir öğretmeniz vardı, Bekâr Yaylası’nın sınırına kadar geldi, beni çağırdı. Yekta Bey ile birlikte üç-dört öğretmen beni bir sınıfa aldılar. Önüme boş bir kâğıt ve kalem koydular. “Sen bu sınava girmezsen atılacaksın. Ne düşünüyorsan düşün, boykotunu da yap ama şu kâğıda istediğin bir soruyu ve yanıtını yaz. Bu dersten seni geçirelim, atılma” dediler. “Hayır, ben boykot yapıyorum” dedim. Önüme coğrafya kitabını koydular, “Aç kitabı, oradan bir soru ve yanıtını yaz” dediler. Yine kabul etmedim. “O zaman sözlü olsun, ABD’nin başkenti neresi?” diye sordular. Yanıt vermedim. Bunun üzerine “İyi oğlum, güle güle” dediler. Bu nedenle ben olsaydım tekmeyle atardım diyorum. İnanıyorum ki, Darüşşafaka’dan mezun olsaydım çok daha yukarılarda olabilirdim.

Darüşşafaka yıllarınıza geri dönersek, oradaki yaşantınızı ve unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yedi-sekiz gün kalabilir misiniz burada? Ben, Darüşşafaka’da yedi yıl okudum ve yedi senenin her günü unutamadığım bir anıdır benim için. Aklıma gelen ilk anım; geceleri yemekhaneye yaptığımız baskınlar. Ne büyük keyifti, direklerden falan iniyoruz.
Bir gün yine yemekhaneye girdik, herkes bir şeyler alıyor. Bolulu Adil Gürkan adında bir sınıf arkadaşım vardı. Şu an Antalya’da turizm sektöründe çalıyor, hâlâ görüşürüz. Baktık Adil, kocaman bir kaşar tekerini yuvarlayarak getiriyor. “Ne yaptın Adil?” dedim. “Kaşar aldım” dedi. “Olmaz, bir parça kes, gerisini bırak” dedim. Bu sefer de Adil, kaşarın yarısını getirmişti. Ekmeğin arasına kaşar koyarsınız ya, biz uzun süre kaşarın arasına ekmek koyarak yedik. Unutamadığım bir başka anım ise Darüşşafaka’nın kız öğrenciler binasının açılış töreni… Orta üçüncü sınıftayım. Törene gelenleri karşılamak için Darüşşafakalı izciler görevlendirilmiş. Ben de izciydim. Bir araba geliyor hemen sıradaki izci gidiyor, kapıda karşılıyor ve gelen kişiyi tören alanına götürüyor. Siyah bir Mercedes geldi. Sıra bendeydi, hemen koştum. Mercedes’ten yaşlı bir adam indi, elini uzattı. “Merhaba, ben Ürgüplü” dedi. Ben de “Konyalı” dedim. Bir yandan da neden memleketini söylediğini anlamaya çalışıyorum. Adam güldü. Meğer adam eski başbakanlardan Suat Hayri Ürgüplü’ymüş.

Darüşşafaka’ya başladığımda öyle biriydim. Darüşşafaka beni yoğurup beyin haline getirdi.

Darüşşafaka sizin için ne ifade ediyor?

İlk kitabımın ilk sayfasına, “İlk teşekkür Darüşşafaka’ya, yuvama” diye yazdım. Şu an bir şeyler yazabiliyorsam Darüşşafaka’nın sayesindedir. Çünkü o kadar üst düzey bir eğitim vardı ki, orada edindiğimiz kırıntılar normal hayatta bizi büyük adamlar yaptı. Ben, senaristlik üzerine eğitim almadım. Ama Darüşşafaka’da Ayhan Kurtoğlu adlı bir edebiyat öğretmenimiz vardı, hep hikâye yarışmaları düzenler ve bizleri hikâye yazmaya yönlendirirdi. Ben de o yarışmalarda hep ödüller kazanırdım, ödül de Sait Faik’in kitaplarıydı. Bu sayede bir sürü Sait Faik kitabım oldu. Darüşşafaka’ya başladığımda öyle biriydim. Darüşşafaka beni yoğurup beyin haline getirdi. Yazdığım her şey o beynin ürünü olduğundan, hepsinde Darüşşafaka’nın etkisi vardır. Çünkü Konya’dan İstanbul’a göç etmiş, çok fakir bir işçi ailesinin çocuğuydum. Benim okumam bile mucizedir. Babam dokumacıydı, Darüşşafaka ile tanışmasaydım, büyük ihtimalle ben de onun yaptığı işi yapacaktım. İşte Darüşşafaka hayatımı bu kadar değiştirdi. Bizim 75’liler birkaç ayda bir buluşuyoruz. Hepsi benim gibi bugünkü durumlarını Darüşşafaka’ya borçlu. 

 

Senaryo yazmaya nasıl başladınız?

Yazmaya işsiz kaldığım sürede başladım. İşsizim, “Ne yapsam?” diye düşünüyorum. Baktım senaryo yazmak diye bir iş var. Ben de yazabilirim, dedim. İlk yazdığım senaryo çekildi, Kadir İnanır oynadı. “Yedi Uyuyanlar” adlı bir filmdi. Böylece senaristliğe başladım ve üzerinden yirmi beş yıl geçti. Ayrıca, Türk özel televizyonculuğunun ilk Türk dizisi, Teleon adlı kanalda yayımlanan ve Hümeyra’nın oynadığı “Kanunun da Ötesi”dir. Onun yazarı benim, yani Türk özel televizyonlarında ilk dizi senaristiyim.

Yazdığınız senaryolarda nelere dikkat edersiniz?

Ben bireysel tavırlara önem veririm. Örneğin, bugüne kadar benim yazdığım dizilerde silah olmamıştır, kimse kimseyi öldürmemiştir. “Tatlı Kaçıklar” dizisinde mafya vardı ama o kadar komikti ki, mafyaya özendirmezdi. Şimdi “Kurtlar Vadisi”nde herkes Polat Alemdar olmaya hevesli. Oysa “Tatlı Kaçıklar” oynarken kimse “Ben,Tarumar’ım” demezdi. Tecavüz hiç olmaz benim dizilerimde… Acıklı, insanları ağlatan durumlara yer vermem. İnsanlar zaten bütün gün işinde, sokakta, sinirden ölmüş, geçim derdinden anası ağlamış, bari akşam televizyonu açtığında biraz gülsün istiyorum. Yani, para kazanacağım diye “Kurtlar Vadisi” yazmam ben… Çünkü bir nesli mahvettiklerini düşünüyorum. Herkes kahve köşelerinde, varoşlarda Polat Alemdar olmaya kalkıştı. Ki “Kurtlar Vadisi” ilk başladığında, “Bu dizi yayına girsin, tutar, çok para kazanır ama bir yıl sonra kapkaçtan geçemeyiz İstanbul’da” demiştim. Nitekim bir yıl bile beklemeden kapkaç cenneti oldu İstanbul. Halkımızın eğitim düzeyi biraz düşük olduğundan televizyondan çok etkileniyor. O nedenle yazarların, yapımcıların çok daha prensipli olması gerekiyor.

"Benim Annem Bir Melek"te Darüşşafaka Rezidansları'nı işleyen bir bölüme yer verdiniz. Bu fikir nasıl gelişti?

 

Cemiyet’in çalışmalarına ne yazık ki çok aktif olarak katılamıyorum ama Cemiyet yönetimindekilerin hepsi ya ağabeyim ya dönem arkadaşımdır. Bu nedenle sürekli irtibatımız var. Elime huzurevi diye bir hikâye geldi. Neriman ile Cahit izledikleri bir filmden ötürü çocuklarının kendilerini huzurevine göndermelerinden korku duyuyorlar ve “Onlar bizi göndermeden biz doğru dürüst bir yere gidelim” diyorlar. Bunun üzerine araştırma yapıyorlar ve Darüşşafaka’nın da Rezidansı olduğunu öğreniyorlar. O bölümün çekiminde Cemiyet çok yardımcı oldu, her türlü dokümanı anında bize iletti.

Yirmi yılı aşkın “Olacak O Kadar”ın senaristliğini yaptınız. Levent Kırca ile yolunuz nasıl kesişti?

Yine iş aradığım bir dönemdi. Daçka’dan sınıf arkadaşım yönetmen Turgut Yasalar, “Levent Kırca yazar arıyormuş” dedi ve gazete ilanını gösterdi. Aradım, Sevgi Birsel çıktı -Bir Demet Tiyatro’nun yönetmeni- bana randevu verdi. Gittim. Fakat hiç bilmiyorum, bu yazarlık işi nasıl oluyor? Kapıya yaklaşınca “Sen kimsin senaryo yazacaksın?” deyip geçip gittim. En az yirmi kere falan geçtim kapının önünden. En sonunda içeri girdim, bir de baktım ki altmış kişi var içeride. Bu arada ben takım elbise giyinmişim. İçeridekiler üstü başı dağınık kişiler. Takım elbiseyle girseydim, kahkaha kopacaktı, hemen kravatı, ceketi çıkardım. Öyle girdim. Görüşme başladı, herkes sırayla kendini tanıtıyor, yazdığı senaryoları söylüyor. En son sıra bana geldi. Ayağı kalktım, “Ben hiçbir şey yazmadım. Belki burada yazarım, diye geldim” dedim. Levent Kırca en çok beni beğenmiş. Böyle başladık. 

Neden hep mizah yazıyorsunuz?

Çocukluğumdan beri insanları güldürmeyi seviyorum. Darüşşafaka’dayken de boş derslerde tahtaya çıkar, fıkra anlatır, taklit yapardım. Sinemaya gider, film izlerdim, onlar da izlemiş olurdu ama yine de ben anlatınca gülerlerdi. Öyle ki herkes boş ders olmasını dört gözle beklerdi. Zaten lakabım da “Gevrek”ti. Bir de çevreye bakınca sanki bana farklı şeyler görünüyor. Herkesin normal gördüğü bir olayda, ben hemen komik bir nokta yakalarım. Mesela, Müge Anlı’nın sunduğu türden programları izlerim. Çünkü Türkiye’de kimlerin yaşadığını görüyoruz. Bana “Bu kadar skeci nasıl bulabiliyorsun?” diye soruyorlar. Sokağa çıkınca buluyorum. 

Sahi nasıl buluyorsunuz bu kadar skeci?

 

Bir ara aynı anda hem “Olacak O Kadar”a hem “Zeki Metince”ye hem de TGRT’de oynayan “Durum Bundan İbaret”e skeç yazıyordum. Bunların yanı sıra “Nisan Yağmur”u ve “Tatlı Kaçıklar”ı yazıyorum. Yani haftada en az yüz skeç bulup yazmam lazım. O zamanlar Küçükyalı’da oturuyordum. Sabah erkenden kalkardım, bir sandal kiralar, oltamı ve defterimi alır, denize açılırdım. Oltayı denize atar, aklıma ne gelirse not alırdım ya da kalkar Kasımpaşa’ya giderdim. Hiç tanınmam, bilmem. Dolaşırdım, bir kahvehaneye ya da meyhaneye girer, insanları inceler, konuşmalarını dinlerdim, belki bir skeç bulurum diye… 
Bir de eğer mizah yazarıysanız normal insanın başına gelmeyen durumlar sizin başınıza geliyor. Sanki yukarıdan bu mizah yazarı, malzeme çıksın diye bütün komiklikleri sana gönderiyor. Aziz Nesin’in bir anısı vardır. Aziz Nesin’in bir kitabı İspanya’da ödül kazanıyor. Ödülü almak için İspanya’ya gidiyor. Daha havaalanında adamın biri Aziz Nesin’i görür görmez “Ekselans, ekselans” diye önünde yerlere eğiliyor. Aziz Nesin kim olduğunu soruyor, bir hayranı olduğunu öğreniyor. Üç-dört gün İspanya’da kalıyor. Adam Aziz Nesin’in peşinden ayrılmıyor. Aziz Nesin de bu ilgi karşında adamı İstanbul’a davet ediyor, birkaç hafta sonra adam geliyor. Aziz Nesin de adamı havaalanında karşılıyor. Adam yine “Ekselans, ekselans”... İkinci gün adam, “Aziz Bey” demeye başlıyor, üçüncü gün ise sadece “Aziz” diyor. Ülkesine döneceği zaman Aziz Nesin adama soruyor: “Siz havaalanında ekselans diye beni karşıladınız. Ne oldu da şimdi ismimle hitap ediyorsunuz?” Adam şöyle diyor: “Senin kitaplarını okuyunca bu hikâyeleri nasıl bir beyin bulabilir, bunlar müthiş bir beynin eseri” diye düşünmüştüm ama İstanbul’u görünce ben bile yazabilirim” demiş.” Bizimki de bu hesap. İstanbul’da yaşarken hikâye bulmak hiç zor değil. 

Peki, bugüne kadar sayısız senaryo yazdınız. Sizin için en özeli hangisiydi?

Ben inatla kaliteli, seviyeli esprileri olan “sitkom”lar veya komedi dizileri yazmaya çalışıyorum Yazdığım diziyi seyrederken, “Ne güzel bunu ben yazmışım” diyebiliyorsam seviyorum onu… 

Yeni kitap çalışmalarınız var mı?

Aziz Nesin’in 82-83 kitabı var. Ben de hep Aziz Nesin’i geçeceğim derdim. Kendime böyle bir hedefi koymuştum. Fakat yazarak hayatımı kazandığım için kitap yazmaya vakit bulamıyorum. Düşünün hafta en az yüz sayfa “Benim Annem Bir Melek” için yazıyorum.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Sanatçı Ali Cabbar (DŞ'76)

Sanatçı Ali Cabbar (DŞ'76)

“Daçkalıların dostluğu kardeşlikten ileri” 

“Çocukluktan gençliğe geçiş döneminin, ebeveynlerden uzak, sekiz sene boyunca aynı duvarlar arasında, aynı insanlar arasında geçirilmesi çok ‘özel’ bir yaşam tecrübesidir. Bu nedenle orada oluşan arkadaşlık hiçbir önyargı olmadan, eşitler arasında kurulan, ömür boyu sürecek bir dostluğun iyi örneğidir. Hatta kardeşlikten daha ileridir.”

Röportaj: Demet Eyi

Gerek yurt dışında gerekse Türkiye’de açtığı sergilerle adından söz ettiren sanatçı Ali Cabbar’ın ilkokul öğretmeninin teşvikiyle Darüşşafaka’nın sınavına girdiğinde yıl 1968’di. Darüşşafaka’nın babası hayatta olan fakat maddi olanakları yetersiz, yetenekli çocukları da kabul etmeye başlamasıyla Darüşşafaka’da okuma şansını yakalayan Cabbar, sanatçı olmaya da lise ikinci sınıftayken karar veriyor. Ardından da Darüşşafaka’nın bütün duvar gazeteleri, eğitsel kol afişleri ondan sorulmaya başlıyor. “Efsane sınıf” olarak tanımladığı “Daçka’76”dan mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’ne devam eden ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Cabbar, 1988'den beri yaşamını yurt dışında sürdürüyor. Önce Avustralya’ adından Belçika’da yaşayan Cabbar,  uzun yıllar grafiker ve art direktör olarak çalışıyor. Gazete ve dergiler için desenler, karikatürler çiziyor, ardından da sadece sanatla uğraşıyor. Melbourne, Brüksel ve İstanbul gibi şehirlerde sergiler açan Cabbar, 2010 yılında Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde açtığı “Huzursuz Gölge” adlı sergisinde  Darüşşafaka Dergisi'nin sorularını yanıtladı.

1956’da İstanbul’da doğdunuz. Sonra neler yaşadınız ve Darüşşafaka ile nasıl tanıştınız?

Üsküdar’da doğdum, Kadıköy Yeldeğirmeni’de büyüdüm, ilkokulu orada bitirdim. Sınıfın başarılı öğrencilerinden biri olduğumdan öğretmenim dördüncü sınıftan itibaren beni Darüşşafaka’ya göndermekten söz etmeye başladı. Ne ben ne de annem ve babam Darüşşafaka’nın adını duymuştuk. O zamanlar kolej sınavları çok popüler değildi. Kurslar, özel dersler yoktu ama nereden bulduğumuzu hatırlamadığım bir “Özel Okul Sınavlarına Hazırlık” kitabı elime geçti, oradaki soruları çözerek Darüşşafaka Sınavı’na hazırlandım. Sınav günü, ilkokul mezuniyet törenimizle aynı tarihe rastlamıştı. Sabahın çok erken saatlerinde uyanıp, kıtalararası bir yolculuk sonunda Fatih Çarşamba’ya vardık. Darüşşafaka’nın meşhur, yeşil boyalı demir kapısından içeri girdiğimizde büyük bir kalabalıkla karşılaştık. Sınav heyecanı içinde yüzlerce erkek çocuğu ve velileri umutla bekliyordu. O tarihte yalnızca erkek çocukları sınava girebiliyordu. Dört sene sonra, 1971’de karma eğitime geçildi. Sınav sonuçları birkaç hafta sonra Milliyet gazetesinde yayımlanınca tüm mahalleli de benim kadar mutluydu. Kadıköy Maarif Koleji’nin sınavına da girmiş ve onu da kazanmıştım. Fakat hangi okulu seçeceğim tartışma konusu bile olmadı. Sirkeci’deki bir spor mağazasından bana çok büyük gelen yeşil-siyah spor kıyafetleri ve“çakma” bir Adidas çanta alışverişiyle1976’ya kadar sürecek yatılı okul yaşamına başladım.

Darüşşafaka sizin için ne ifade ediyor?

Darüşşafaka, her Daçkalı için çok şey ifade eder. Çocukluktan gençliğe geçiş döneminin, ebeveynlerden uzak, sekiz sene boyunca aynı duvarlar arasında, aynı insanlar arasında geçirilmesi çok “özel” bir yaşam tecrübesidir. Başka yatılı okullarda okumuş insanlar da benzer duyguları mutlaka yaşıyordur. Fakat Darüşşafaka’nın bence diğerlerinden önemli bir farkı var. O da öğrencilerinin aynı gelir grubundan gelmesinde, aralarında sınıf ayrılığı olmamasında yatar. Bu nedenle orada oluşan arkadaşlık hiçbir önyargı olmadan, eşitler arasında kurulan, ömür boyu sürecek bir dostluğun iyi örneğidir. Hatta kardeşlikten daha ileridir.

Darüşşafakalılarla görüşmeye devam ediyor musunuz?

Kendi dönemimden arkadaşlarımla görüşüyorum. Yurt dışında yaşadığım için düzenli olarak yapılan “Daçka’76” sınıf yemeklerinin hepsine katılamıyorum. Yine de mümkün olduğunca sınıf arkadaşlarımla bir araya gelmeye çalışıyorum. Ben de “Daçka’76 fanatizmi” vardır. Efsane bir sınıf olduğumuzu düşünüyorum. Sınıf arkadaşlarımın bazıları, çekilmez ihtiyarlar haline gelmiş olsa da onları çok seviyorum. Hepsiyle ayrı ayrı paylaştığımız anılar var. Okuldaki muzırlıklar, kamp anıları, otostop gezileri, okul duvarından atlayıp sinemaya gidişlerimiz, disiplin kuruluna defalarca büyük bir “keyifle” çıkışlarımız gibi…

Darüşşafaka yıllarına dair unutmadığınız anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Çok fazla anı var ama sorunca hemen aklıma bir şey gelmiyor. Bir düşüneyim… Şimdi baktığımda en çok özlediğim şeylerden birinin sınıf arkadaşlarımla ders dışında geçirdiğim zamanlar olduğunu düşünüyorum. Çarşamba – Fatih arasında turlama, Vefa Bozacısı’nda bozalama, Yavuz Selim’de Karadeniz pidesi yemeler, uzun tatillerde otostopla gezilere gitmeler gibi… Herkesin cebindeki para ortaktı. Bir sömestir tatilinde sınıf arkadaşım Erdoğan Çınar ile birlikte, kara trenle, üçüncü mevkide Anadolu turuna çıktık. Bir grup arkadaşımız bizi Haydarpaşa’da davul-zurna ile uğurladı. Yolcular askere gidiyoruz sanmışlardı. İlk hedef Erdoğan’ın memleketi Sivas’tı. Şubat soğuğunda oralara gitmenin enayilik olduğunu yıllar sonra anlayabildim. Trenin vagonları donuyor, pencereler buz tutuyor, tren sık sık durmak zorunda kalıyordu. Sibirya’da gibiydik. Sivas’a günler sonra varabildik. Duş alıp dışarı çıktığımızda saçlarımızın donduğunu hatırlıyorum. Daha sonra ara bir istasyonda on iki saat rötarla gelen treni bekleyişimiz, Antep’e gidişimiz, kaçakçılar çarşısında kol saati alışımız –ki saatler çarşıdan çıkmadan bozuluyordu, bu nedenle üç kez gidip saat değiştirmiştim- Adana’da son paramızla son yemeği yiyişimiz –yemek dediğime bakmayın zeytin-ekmekti- ve geriye dönüşümüz, tek kelimeyle harikaydı. Bir de yine bir kış günü, Deniz Yolları’nın yıllar önce hurdaya çıkarması gereken Etrüsk gemisinin burnunda, açık havada, gecenin ayazı ve yağmurunda Bandırma’ya gidişimizin hikâyesi vardır ki, onu da anlatmayayım.

 

“Huzursuz Gölge” adlı serginizdeki eserlerde model olarak kendinizi kullanmanızın bir nedeni var mı? Serginize gösterilen ilgi ve yorumları nasıl buldunuz?

 Beş sene önce açtığım “Sürgünsel Varoluş” sergisinde yaptığım işlerde kendimi model olarak kullandım, çünkü bir öz yaşam öyküsüydü. Birebir kendimi anlatıyordum. Her tuvalde benim yüzümün tekrarlanmasının izleyiciler üzerinde garip bir etki yaptığını gördüm, bir performans havası yarattı. Bu sergide de izleyiciyle bir diyalog kurma çabası var. O nedenle model yine benim. İzleyiciyle yüz yüze konuşuyorum! Hatta gölgem bile lafa karışıyor. Benim tam olarak anlatamadığım şeyleri o tamamlıyor. Sergiyi gezen 10 bine yakın kişi de gölgeleri çok beğendi. Çalışmalarımda hissedilen huzursuzluğu onlar da hissetti. Konuştuğum her izleyiciden değişik yorumlar dinledim. Basında çıkan yazılar da olumluydu.

“Huzursuz Gölge”de huzursuz ve gergin bir Ali Cabbar vardı. Kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir yer var mı?

Huzur insanın kafasında ya vardır ya da yoktur. Eğer yoksa o kafayla nereye giderseniz gidin huzurlu olamazsınız. Çok sakin ve içe dönük bir yasamım var. Uzaktan bakan insana huzurlu gibi görünebilirim. Ama bilinçaltı en doğru olarak insanın çizdiği resimlerde ortaya çıkıyor. Son sergimin çalışmaları demek ki kendimi en huzursuz hissettiğim son birkaç yılın ürünü oldu.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Dr. Savaş Ertufan (DŞ'78)

Dr. Savaş Ertufan (DŞ'78)

Türkiye Masa Tenisi Federasyonu Başkan Vk. Dr. Savaş Ertufan: "Daçka tam bir spor cennetiydi."

Daçka tam bir spor imkanları cennetiydi

Şimdiki unvanıyla Dr. Savaş Ertufan ile 1970 yılında beraber girdiğimiz Darüşşafaka yıllarının ilk günlerinde tanışmıştık. Ertufan, yatılı okulun ve daimiliğin tadını çıkaranlardandı. Ona özenerek ben de daimi olmuştum. Üzerindeki yoğun pozitif enerjiyle büyük küçük demeden hemen her ortama çok çabuk uyum sağlayarak neşe kaynağı olurdu.  Yeteneklerinin farkındalığıyla, okuldaki kulüplerde almış olduğu sorumluluklarda hep başarı getirirdi. Tabii ki bunda Darüşşafaka’mızın kurmuş olduğu sistem içerisindeki sosyal aktivite çeşitliliğinin ve hareketliliğinin payı büyüktü. Ortak yürüttüğümüz briç, bilardo gibi faaliyetler dışında, ortaokul sıralarında masa tenisine merak salarak eskrim, folklor derken, profesyonellik anlamında tercihini yaparak bir daha elinden raketleri hiç bırakmadı. Aramızda ilk evlenenlerdendi. Eşi Işık’la birlikte, uzun yıllar emek verdiği bu sporda uluslararası platforma da açılıp Veteran Masa Tenisçileri Derneği’ni kurdu. Bu sayede her yıl yüzlerce yerli yabancı veteran masa tenisçisini bir araya getirmeye başladı.
Ertufan’ın ilaç sektörüne katkıları da kayda değerdir. Eğer sektöre atılmadan doktorluğa devam etmiş olsaydı, hiç şüphe yok ki mesleğinde de kendinden övgüyle söz ettirirdi. Zeki insan nüktedan olur. Savaş da bu zekasını ortaokul sıralarında göstermeye başlamıştı. Milli Güvenlik dersine giren emekli ve oldukça yaşlı hocamızın, gürültü yapanları daha sonra evinde tespit etmek için derslere teyp ile geldiğini fark etmiştik. Yine çok gürültülü bir ders sırasında hoca tahtaya bir şeyler yazarken, Savaş yerinden kalkarak hocanın masasına yanaşıp yüksek sesle ve muzip yan gülüşüyle; “Beyler lütfen sessiz olalım, dersi dinleyemiyoruz,” diyerek masanın üzerinde duran ve içinde teyp olan çantaya eğilerek, “Hocam, ben Savaş” cümlesiyle hepimizi saatlerce kahkahalara sevk etmişti. Hala bir araya geldiğimizde bu espri bizi hep gülümsetir.

O zamanlar doktor olup bu hastalığı düzeltmeyi hayal etmiştim…

29 Mart 1959 Adana doğumluyum. Üç yaş büyük bir ağabeyim var. 1968’de dokuz yaşımdayken penisilin alerjisiyle oluşan anafilaksi şoku ile babamı kaybettim. O zamanlar doktor olup bu hastalığı düzeltmeyi hayal etmiştim. Çocukluk yıllarım Adana’da ve sonrasında İstanbul-Adana arasında geçti. İlkokul öğretmenimin tavsiyesi ve yönlendirmesiyle Daçka’ya girdim. Herkes gibi Daçka’daki ilk günümü unutamam. On bir yaşında ve sadece “Adana’ca” konuşabilen biri olarak “sizli/bizli” konuşamıyordum.

Benim işim size öğretmektir, öğrenmişseniz ne ala! İsterseniz kopya çekerken öğrenin!

Bugün daha iyi anlıyorum ki, Daçka’da olağanüstü iyi bir eğitim ve öğretim ortamı varmış. Öğretmenler, idareciler ve ağabeylerimiz bize çok iyi eğitim vermişler.
Bu değerli öğretmenler bizleri yetiştirdiler. Dünyada benzeri az bulunan bir eğitim örneği olarak paylaşmak isterim: Yıl sonunda yapılan bir geometri kurtarma sınavında sevgili hocamız Gülsen Bozbağ üç kişiyi kopyadan yakalamıştı. Rahatlıkla bizleri sınıfta bırakabilir ve disiplin kuruluna sevk edebilirdi. Oysa bizleri aynı sorularla sözlü yapıp doğru bilen ikimize geçer not vermişti. Oradaki üç kişi de sonradan hayatta çok başarılı yerlere geldiler. Yüzü de ruhu gibi çok güzel olan o değerli insan, “Benim işim size öğretmektir, öğrenmişseniz ne ala! İsterseniz kopya çekerken öğrenin!” demişti.

Daçka tam bir spor imkanları cennetiydi

Darüşşafaka’da neredeyse her spor dalı için imkanlar vardı. O yıllarda Daçka’da en gözde sporlar basketbol, futbol ve masa tenisiydi. Ayrıca voleybol, eskrim, jimnastik takımları da vardı. Yeni gelen öğrenciler istedikleri dalların seçmelerine katılırdı. Ben her fırsatta ve hafta sonları masa tenisi oynardım. Örnek aldığımız ağabeyler; Adil Çavaş, Yurdakul Ağabey, Murat Kanca, Hüsnü Karaer, Ender Çıtak, Abidin ve Rahmetli Akif’ti.
Ayrıca eskrim seçmelerini kazanmıştım ve antrenmanlara düzenli gidiyordum. Orada Mennan Ağabey, Mehmet Ali Ağabey ve iyi bir nesil olarak Atilla Özşen, Erhan Key, Bülent Ağabey’ler vardı. Bekar Yaylası’nda sabah koşuları ve ağır idmanlar yapılırdı.

Orada tanıştığım gençlerle hala ağabeylik ilişkim devam etmekte

Eskrimde ülke çapında başarı elde etmek çok kolaydı ve dört yıllık eskrim çalışmasından sonra Orta 2’de hem masa tenisinde hem de eskrimde çok iyi bir seviyeye gelmiştim. Lakin Şubat tatilinde her iki sporun Türkiye şampiyonası çakıştığı için birini seçmek zorunda bırakıldım ve ben yolumu masa tenisi olarak belirledim. Orta 2 ve Orta 3’te ülke çapında dereceler elde ettim. Takımlarda Türkiye üçüncüsü, teklerde Türkiye ikincisi oldum. Üstelik o turnuvada teklerde şampiyon olan kişiyi takım maçlarında yenen tek kişiydim. O sene turnuvalarda yendiğim yaş grubumdan birçok kişi yazın milli takım kamplarına giderken ben çağrılmamıştım. Sebebi beni önerecek bir antrenörün olmamasıydı…

Bizim son senelerimiz (1976-1978) Türkiye’de siyasi ortamın çok gerildiği; sportif ve kültürel aktivitelerin azaldığı bir dönemdi

Üniversitede okuduğum yıllarda iki sene boyunca (1982-1984) okul öğrencilerine ders çalıştırmaya Fatih’teki okulumuza gittim. Daha sonra 1997-1999 yıllarında iş hayatına girdikten sonra yeni binadaki okulda 4 masalı bir masa tenisi salonu açılmasına ön ayak olmuştum. Orada tanıştığım gençlerle “ağabeylik” ilişkim hâlâ devam etmekte.

Çocuklar büyüyüp işler düzene girdiğinde tekrar masa tenisi oynamaya başladım

Cerrahpaşa’da tıp eğitimi sonrasında yerli yabancı ilaç firmalarında geçen 30 sene içinde dört ayrı uluslararası ilaç firmasında (BD, Solvay, Abbott, Takeda) genel müdürlük yaptım.
31 yıl önce Işık Ertufan ile evlendim ve kızım Merve (1985) ile oğlum Barış (1987) dünyaya geldiler.
İş hayatımın ilk yıllarında hiç masa tenisi oynayamadım. Daha sonra çocuklar büyüyüp işler düzene girdiğinde tekrar Veteran Masa Tenisi Derneği’nde oynamaya başlamıştım.

Şimdi kendi danışmanlık firmamda çalışmaktayım

Eşimle birlikte en büyük hobimiz hatta yaşam şeklimiz masa tenisi oynamak. Her ikimiz de Veteran Masa Tenisi Derneği’nde (VMTD) başkanlık yaptık ve şu anda yönetim kurullarında görev almaktayız. Şu sıralar VMTD kadın ve erkek takımları Türkiye Masa Tenisi Federasyonu 1. Ligi’nde yer alıyorlar. Eşimle birlikte bu takımlarda yönetici ve oyuncu olarak görev alıyoruz. Ben ayrıca ülkemizde yapılan Uluslararası Veteran MT Turnuvası’nın organizasyonunu yapmaktayım. Bu sene 21’incisini yaptığımız bu turnuva Avrupa’nın en özel turnuvası seçildi. Dönem arkadaşım Arap Dinçer’in Genel Müdür olduğu Kemer’deki Limak Limra ve Limak Atlantis Otelleri’nde yapılan turnuvaya 400 civarı oyuncu katıldı.
International Veteran Table Tennis Societies (IVTTS ) Başkan Yardımcılığı görevini 2007’den beri sürdürmekteyim.

Çarşı ve Adana Demirspor taraftar gruplarını seviyorum, Altınordu’yu beğeniyorum

Yaz, deniz, Datça, Kaş, bilgisayar aktiviteleri, masa tenisi, briç, 3 bant bilardo, Sezen Aksu, Can Yücel, 70 ve 80’lerin müzikleri, Daçkalı kardeşlerimle (78’lilerle) beraber zaman geçirmek beni mutlu eden şeyler… İstanbul trafiği, bencil, medeniyetsiz insanlar, yalakalık ve riya sinirimi bozar. Karakter sahibi insanlarsa rahatlatır. Dost ziyaretleri, kitap okumak, müzik dinlemek, sinema izlemek dinlendirici faaliyetlerim…
Çarşı ve Adana Demirspor taraftar gruplarını seviyorum. Altınordu’yu beğeniyorum. Hayran olduğum sporcular Vasil Aleksandridis ve Jan Owe Waldner.
Yeşilçam ve Çağdaş Türk Sinemasını izlerim. Şehir Tiyatroları’nda sergilenen oyunları izlemekten hoşlanırım. Okulda daimileri sık sık Fatih Şehir Tiyatrosu’na götürürlerdi. 
Fast food olmayan ve zincir olmayan özgün yerlerde yemeği severim. Beşiktaş ve Kadıköy çarşısı, Boğaz, deniz ürünleri ve elbette Adana kebapçıları Yusuf Usta ve Asma Altı…
Doğal, kirlenmemiş, istila edilmemiş, sıcak Ege-Akdeniz sahil şeridi, Datça, Kaş ve Toros Dağları tatil beldelerim…

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Rasim Meral (DŞ'79)

Prof. Dr. Rasim Meral (DŞ'79)

“Darüşşafakalılık hekimliğe çok yakışıyor”

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rasim Meral, 1979 Darüşşafaka mezunu… O da annesi ve babası hayattayken Darüşşafaka’da okuma şansı yakalayanlardan… 1972’de Darüşşafaka sınavına giren Prof. Dr. Meral, o süreci şöyle anlatıyor: “O dönem Darüşşafaka, babası hayatta olanları da kabul ediyordu. Benim de babam hayattaydı ama maddi durumumuz kötüydü. Bu nedenle ailem Darüşşafaka’ya girmemi istiyordu. Ailemin yönlendirmesiyle sınava girdim ve kazandım.”

“Ayrımcılık yapmayan bir hekim olmamı Darüşşafaka’da aldığım eğitimle açıklıyorum”

Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giren Prof. Dr. Meral, mesleğine Muş Karaağıl Sağlık Ocağı’nda başladı. 1990’da Haseki Eğitim Hastanesi’nde aile hekimliği, 1996’da ise İstanbul Üniversitesi’nde radyasyon onkolojisi alanında uzmanlığını tamamladı. 1995 yılında İngiltere’de Royal Marsden Hastanesi, Nöro-Onkoloji Bölümü’nde de görev yapan ve 2002’de “doçent”, 2009’da ise “profesör” unvanını alan Prof. Dr. Meral, “Darüşşafaka, beni iyi eğiterek sınavda tıp fakültesini kazanmam için yeterli puanı almamı sağladı. Darüşşafaka’da yabancı dil öğrenmiştim. Bu beni birçok sınavda ön plana çıkardı ve akademik kariyere yönelebilmemi sağladı. Mesleki başarımın altında yatan temel faktör Darüşşafaka’da aldığım eğitimdir. Tabii burada başarı derken yalnız akademik başarıdan söz etmiyorum. Ayrımcılık yapmayan bir hekim olmamı da Darüşşafaka’da aldığım eğitim ve sosyal ilişkilerimle açıklıyorum” diyor.  

“Sanki bir ütopyanın içinde yaşıyorsunuz”

Bankacılık sektöründe çalışan eşi Yurdagül Hanım’ın da 1980 Darüşşafaka mezunu olduğunu belirten Prof. Dr. Meral, Darüşşafaka’nın hayatında yarattığı değişimi şöyle açıklıyor: “Darüşşafaka’nın dünyada örneği olmayan çok özel bir işlevi var. Herkes takdir ediyor. Biz içinde yer alıyoruz. Kurum olarak, öğretmenleri ve öğrencileriyle bir sevgi seli içindesiniz. Bu benim hastalarıma çok iyi davranmama dönüştü. Diğer Darüşşafakalı doktorlara bakıyorum, onlar da benim gibiler…”
   
“Darüşşafakalı olmak çok büyük ayrıcalık. Sanki bir ütopyanın içinde yaşıyorsunuz” diye duygularını dile getiren Prof. Dr. Meral’den tek bir sözcükle Darüşşafaka’yı tanımlamasını istediğimizde “sevgi” diyor.

1979 yılında 70 mezunun 22’si tıp fakültesine girdi

İstanbul Tıp Fakültesi’nde ders veren Prof. Dr. Meral, öğrencilerinin arasında Darüşşafakalılar olduğunda büyük bir mutluluk yaşadığını belirtiyor ve ekliyor: “Daha çok Darüşşafakalının tıp fakültelerini seçmesini istiyorum. Çünkü Darüşşafakalılık hekimliğe çok yakışıyor. Benim mezun olduğum yıl, 22 kişi tıp fakültelerine girdi, ki o yıl Darüşşafaka, 70 civarında mezun vermişti.”

Darüşşafaka öğrencilerine İngilizce ve Almanca’yı çok iyi öğrenmelerini tavsiyeden Prof. Dr. Meral, Daçka yıllarına ilişkin bir anısını ise şöyle anlatıyor: “Bizim sınıf çok çalışkandı. Birgün Almanca öğretmenimizin dersini tamamladıktan sonra, ‘Çocuklar sizin kadar iyi bir sınıf görmedim’ demesi hepimizi çok mutlu etmişti.”

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Prof. Dr. Nahit Çakar (DŞ'79)

Prof. Dr. Nahit Çakar (DŞ'79)

“Bu borç ödenir mi bilmiyorum ama ödemeye çalışıyorum”

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Anesteziyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nahit Çakar, 1979 Darüşşafaka mezunu… İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Darüşşafaka’dan gelen öğretme tutkusunu peşinden giden Dr. Çakar, ihtisasını İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’nde Anesteziyoloji ve Yoğun Bakım alanında tamamladı. İhtisası esnasında başladığı bildiklerini başkalarına öğretme çabasını, önce başasistan, ardından “doçent” ve nihayetinde “profesör” olarak sürdürdü. Üç yıl yurt dışında çeşitli araştırma projelerinde yer alan Prof. Dr. Çakar, “Şu an çalıştığım hastanede benimle birlikte görev yapan doktor arkadaşlarımın 24’ü değişik zamanlarda benden eğitim almış hekimler... Yirmi beş yıllık meslek hayatımda ve benden ders almış 24 doktorla birlikte çalışmanın verdiği haz, sözcüklerle anlatılmaz” diye anlatıyor.

Prof. Dr. Nahit Çakar’ın eğitimle değişen yaşam öyküsü ilkokul öğretmenin onu Darüşşafaka sınavına yönlendirmesiyle başlıyor. Öyle büyük bir minnet duyuyor ki öğretmenine hâlâ görüşmeye devam ediyor. “Hâlâ kendimi ona borçlu hissediyorum” diyor ve ekliyor: “Öyle öğretmenler hâlâ var mı, bilmiyorum. 25 kişilik bir sınıftık. Dershane akımı da o yıllar yeni başlamıştı. Tabii hiçbirimizin dershaneye gidecek olanağı yoktu. Dersler bittikten sonra bizleri kütüphanede toplar, ücretsiz ders verir, testler çözdürürdü. Beşinci sınıfa geldiğimizde hepimizi çeşitli okulların sınavına soktu. Ben Darüşşafaka’yı, Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Erkek Lisesi’ni kazanmıştım. Yıl 1972... Öğretmenim beni çağırdı, ‘Bütün sınavları kazanmışsın ama senin için en uygun okul Darüşşafaka… Seni oraya yollayacağım’ dedi. Çünkü evime yakın oturuyordu, ailemin ekonomik durumunu biliyordu. Ben, babası hayatta olup da Darüşşafaka’da okuyabilen örneklerdenim. Dört kardeştik, tek odalı bir evde yaşıyorduk.”

“Aynı yoksunluklardan çıkıp gelmiş insanlar topluluğuyduk”

Prof. Dr. Çakar, Darüşşafaka’daki ilk yıllarını ise şöyle anlatıyor: “Bir kere öğretmenlerin tavırları son derece güzeldi. Okula ilk başladığım gün, bana soyadımla hitap eden öğretmenlerle karşılaşmış ve çok şaşırmıştım. Başlangıçta ailemden ayrıldığım için biraz bocalamış ama çabuk alışmıştım. Yıllar içinde tatillerimi bile okulda geçirmeye başladım çünkü evdekinden daha fazla olanaklar vardı. Dostluğu, arkadaşlığı orada öğrendik. Hepimiz aynı yoksunluklardan çıkıp gelmiş insanlar topluluğuyduk. Belki de o yüzden bağlarımız bu kadar güçlü... Hocalarımızın bizi sahiplendiğini gördükçe de orası bizim için bir yuva oldu.”

Hem edebiyata hem de fen bilimlerine meraklı olan Çakar, lisede edebiyat bölümünü seçtiğini belirterek, “Ama gönlümde de hep doktor ve öğretim üyesi olmak vardı. Edebiyat mezunu olduğum için ilk sene tıp fakültesine giremedim, ertesi yıl yeniden sınava katıldım, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni, bir yıl sonra ise Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazandım” diye konuşuyor.

Darüşşafaka Marşı’ndaki gibi bir yaşam istedi 

Her zaman eğitici bir doktor olmayı hedeflediğini vurgulayan Prof. Dr. Çakar, “Çünkü bizim marşımız der ki; ‘Darüşşafakalıyız biz, yurda nur saçar bilgimiz…’ Bu nedenle 25 yıldır doktorum ve 25 yıldır üniversitede hocalık ediyorum” diyor. Darüşşafakalı olmanın topluma karşı bir sorumluluk duygusu yüklediğini ifade eden Prof. Dr. Çakar, “Darüşşafakalı doktorların çoğu sadece hekimlikle yetinmez. Üniversitede ders verir, mesleki örgütlerde görevler üstlenir. Mesela ben bir dönem Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanlığı yaptım. Çünkü Darüşşafakalılık bir sosyal sorumluluk projesi ürünüdür ve bizler için oradan aldığımız hizmeti başka bir yere aktarmak büyük önem taşıyor” görüşünü dile getiriyor. Mesleki başarısının altında Darüşşafaka’dan aldığı eğitim tartışılmaz bir payı olduğunu belirten Prof. Dr. Çakar, şöyle konuşuyor: “Ben İngilizceyi Darüşşafaka’da öğrendim. Bu sayede pek çok ülkede çalışma, uluslararası dergide yayın yapma şansı yakaladım.” Yüksek Danışma Kurulu’nda Darüşşafaka’nın yarınları için fikir üreten Prof. Dr. Çakar, “Bu borç ödenir mi bilmiyorum ama ödemeye çalışıyorum” diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Gazeteci Figen Atalay (DŞ'80)

Gazeteci Figen Atalay (DŞ'80)

“Bir çocuğa yardım eli uzatmak kadar insana iyi gelen bir şey olamaz”

Figen Atalay, bir gazeteci… Mesleğe stajyer muhabir olarak Anadolu Ajansı’nda başlıyor. Beş yıl orada çalıştıktan sonra eğitim muhabiri olarak Cumhuriyet gazetesine geçiyor. O tarihten bu yana da Cumhuriyet’te yazmaya devam ediyor. Ülkemizin eğitim alanında uzmanlaşmış birkaç gazetecisinden biri olan Atalay, aynı zamanda bir Darüşşafakalı… 1972-1980 yılları arasında Darüşşafaka’da okuyan Atalay, pek çok çocuk gibi ilkokul öğretmeni sayesinde Darüşşafaka’dan haberdar oluyor:“Babam 1972’nin Şubat ayında öldü. O sırada İzmit'te yaşıyorduk. Darüşşafaka'yı anneme, ilkokul öğretmenim anlatmış, annem de hemen beni yanına alıp İstanbul'a götürdü, başvuruyu yaptı. Annem, ben sınava girip, kazandıktan sonra İstanbul'a taşınma kararı aldı. Küçük yaşta yatılı yaşam zaten zor, sanırım bir de daimi olayım, daha çok hasret çekeyim istemedi. İki yıl sonra kardeşim de Darüşşafakalı oldu.”

Eğitim alanında çalışan bir gazeteci olarak o yıllarda Darüşşafaka'da verilen eğitimi değerlendiren Atalay, “Rahatlıkla söyleyebilirim ki, 40 yıl öncesinin Darüşşafaka'sındaki olanaklar, bugün spor salonlarıyla, laboratuvarlarıyla övünen özel okullardan kat kat üstündü. Tabii en önemlisi de çok kıymetli, çok özel öğretmenlerimiz vardı” diyor ve konuya ilişkin bir anısını da paylaşıyor: “Hangi yıldı tam hatırlamıyorum ama bizler daha küçüktük. Öğretim yılının başında, bir önceki yıl mezun olanların üniversite sınav başarılarıyla ilgili toplantı yapılıyordu. O zamanlar özel üniversite filan yok, bütün ağabeylerimiz Türkiye'nin en iyi üniversitelerini kazanmışlar, mezunlardan sadece iki kişi başarısız olmuş. Toplantının konusu, o iki ağabeyin neden başarısız olduğu üzerineydi, 'Bir Darüşşafaka mezunu nasıl olur da üniversite sınavında düşük puan alır? Nerede yanlış yapıldı?' tartışması yapılıyordu” diye anlatıyor.

Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra edebiyat öğretmenimin yönlendirmesiyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü'ne giren Atalay, “Ama orada çok mutsuz oldum, çünkü hiç ilgimin olmadığı bir meslek seçmiştim! Bir yandan da anneme destek olmak için çalışmaya başlamak istiyordum. Darüşşafaka mezunu bir ağabey, yönetici olduğu şirkette beni yanına aldı. 'Hep burada çalışırım' diye düşünerek, üniversite defterini kapatmıştım. Birgün, Galata Köprüsü üstünde rastladığım sınıf arkadaşım Yurdagül, çok dil dökerek beni ikinci kez sınava girmem için ikna etti. Ve onun sayesinde gazeteci oldum! İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi 2. sınıfı bitirdikten sonra stajyer muhabir olarak Anadolu Ajansı'nda çalışmaya başladım, beş yıl sonra da eğitim muhabiri olarak Cumhuriyet'e geçtim” diyor.

“Darüşşafakalı olmak, meslek hayatımı her zaman çok olumlu etkiledi” diyen Atalay, bunu şu cümlelerle açıklıyor: “O yıllarda yabancı dil bilen gazeteci çok azdı ve iyi İngilizce bilmenin avantajı çoktu. Örneğin; 1989 yılında, Bulgaristan'ın vize verdiği ilk Türk gazetecilerden biri olarak bu ülkede eşsiz bir deneyim yaşadım. Hiç unutmam, mesleğe yeni başladığım yıllarda bir yönetici, Darüşşafakalı olduğumu öğrendikten sonra 'Türkçenin bu kadar iyi olmasının nedeni şimdi anlaşıldı' demişti. Fransız Hükümeti'nin davetlisi olarak iki kez Paris'te bir eğitim programına dahil olmamda da Darüşşafaka'nın etkisi büyüktür.”

Bir Daçkalının İstanbul velisi

2012-2013 ders yılında Darüşşafaka ailesine katılan Emine Gücük’ün İstanbul velisi de olan Atalay, bu kararını nasıl verdiğini şöyle açıklıyor: “ Öğretim yılının başında, velilerin okuldan ayrıldığı ilk günün akşamıydı. Kız çocuklara yardım etmek için yatakhanedeydik. Ağlayan iki çocuk vardı, biri Emine'ydi. Okulun ilk annesi hayatta olamayan öğrencilerinden biri olan Emine, 'babamı çok özledim, burada kalamam' diye ağlıyordu. Hemen telefon numarasını alıp babasını aradım, Emine babasıyla konuştuktan sonra biraz rahatladı. Sonra babasının izniyle bazı hafta sonları bize çıkarmaya başladım, çarşamba günleri de okulda görüşüyorduk. Evi Tarsus'ta olan Emine, yarıyıl tatilinde okula dönmek istemedi. Babası ve üvey annesinden hep ağladığını duyunca, Emine'ye, 'ben senin İstanbul velin olayım, her hafta sonu bizde kal' önerisinde bulundum. Okul, daimi öğrencilere çok güzel olanaklar sağlıyor ama ev sıcaklığı ve birebir ilgi, bu yaşlarda, hele de bazı çocuklar için büyük ihtiyaç. Emine, hafta sonlarımıza mutluluk ve canlılık katıyor.”

Kendi döneminde de gönüllü velilik uygulamasının olduğunu kaydeden Atalay, “Arkadaşlarımızın evlerinde kalmayı zaten çok severdik ama annelerimiz,  daimi çocuklara da annelik etmek isterlerdi, eve çıkarmak için ısrar eder,  ev yemeği yedirir, çamaşırlarını yıkarlardı. Açıkçası öğrencilik yıllarımda, bir gün benim de bir çocuğun velisi olabileceğim, annemin yaptıklarını yapacağım aklımın ucundan bile geçmedi ama şu an Emine'nin velisi olduğum için ne kadar mutlu olduğumu ifade edebilmeme imkan yok. İhtiyacı olan bir çocuğa yardım eli uzatmak kadar insana iyi gelen bir şey olamaz diye düşünüyorum” diye duygularını dile getiriyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Gazeteci Fevzi Yeniçeri (DŞ'87)

Gazeteci Fevzi Yeniçeri (DŞ'87)

“İş dünyasında Darüşşafakalılar çalışkan, dürüst, disiplinli olarak anılır hep…”

Darüşşafaka Lisesi’nde 1987’de mezun olan gazeteci Fevzi Yeniçeri, bugün Türkiye’nin en fazla izlenen kanallarından Kanal D’nin haber müdürü… Sabah Gazetesi’nde başladığı kariyerine Star TV, ardından ATV’de devam ediyor. NTV’nin kuruluşunda görev alan ve 14 yıl NTV Haber Merkezi’nde çalışan Yeniçeri,  2010'dan bu yana Kanal D’de haber müdürlüğü görevini sürdürüyor.

Henüz anne karnındayken babasını kaybeden Yeniçeri, ilkokulu bitirdiğinde akrabalarının yönlendirmesiyle Darüşşafaka sınavına giriyor:

“O dönem pek çok parasız yatılı okul sınavına girdim, hatta Galatasaray Lisesi’nin burslu bölümünü kazandım. Ancak ailem Darüşşafaka’yı tercih etti. Çünkü Darüşşafaka’da hem maddi hem manevi açıdan benim için daha eşit bir ortam olduğuna inanıyorlardı. İyi ki de Daçka’yı tercih etmişler. Burada okumayanların, Daçka’yı anlaması çok zor. Daçka hem anne hem baba idi bizler için… O yıl hazırlığa 30 çocuk başlamıştık ve benim birden 30 kardeşim olmuştu”

diye anlatıyor.

Darüşşafaka’ya ilişkin anıları bir kamp ateşinin etrafında başlayan Yeniçeri,“Okul başlamadan önce bizleri İznik’te kampa götürdüler. Çadırlarda kaldık. O kamp hakikaten birbirimize kaynaşmamız açısından bir fırsat oldu. Başımızda muhteşem bir öğretmen olan Hayrettin Cete vardı. Cete, bizimle hep İngilizce konuşurdu, ağabeyler, ablalar da tercüme ederlerdi. İngilizceyle böyle tanıştım. Çok da keyifli geldi. Çünkü bir yandan oyun oynuyorsunuz bir yandan ders yapıyorsunuz. Özetle; Darüşşafaka yıllarım bir kamp ateşinin etrafında o güne kadar hiç tanımadığım çocuklarla toplanarak başladı ve bugünlere uzadı” diyor.

O yıllarda Darüşşafaka’da verilen eğitimi değerlendiren Yeniçeri, “Emsalleriyle kıyaslandığında iyi bir eğitim alıyorduk. Ki Darüşşafaka’dan sonra üçüncü tercihim olan İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne girdim” bilgisini veriyor.
Gazeteciliği merakının Darüşşafaka yıllarına dayandığını ifade eden Yeniçeri, şöyle konuşuyor:

“Yazıya olan sevgim Darüşşafaka yıllarına uzanıyor. Öyle ki ortaokuldan itibaren günlük tutmaya başlamıştım. Fotoğrafçılık kulübünün başındaydım. Hatta bir gece okulda mazot tanklarının bulunduğu kalorifer dairesinde yangın çıkmıştı. Fotoğraf makinesini kaptığım gibi fırlamış, ertesi gün de çektiğim fotoğrafları bastırıp, okul panosuna asmıştım.”

Haberci Yeniçeri, Darüşşafaka’nın yaşamındaki yerini şu cümlelerle açıklıyor: “Hâlâ nereden mezun olduğum sorulduğunda üniversiteyi değil, Darüşşafaka’yı söylerim. Her şeyimi Daçka üzerinden anlatırım. Tüm sohbetlerimin içinde illa bir Daçka geçer. Hayatım boyunca Darüşşafakalı olmak bana ayrıcalık tanıdı, çünkü Darüşşafaka, sadece bizler için değil onu uzaktan yakından tanıyan herkes için çok kıymetli… Çünkü bu okul hep iyi, çalışkan, dürüst insanlar yetiştirebilmiş. Darüşşafakalıların toplumda yaratığı böyle bir imaj var. Örneğin iş dünyasında Darüşşafakalılar çalışkan, dürüst, disiplinli olarak anılır hep…”

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Gazeteci Funda Özkan (DŞ'87)

Gazeteci Funda Özkan (DŞ'87)

"Daçkalılık, seçilmiş kardeşliktir"

Darüşşafaka Lisesi’nden 1987’de mezun olan gazeteci Funda Özkan, Dünya gazetesinde başladığı mesleğini Akşam gazetesinde köşe yazarı olarak sürdürüyor. İlkokula başladığı yıl babasını kaybeden Özkan, beşinci sınıfa geldiğinde öğretmenin yönlendirmesiyle Darüşşafaka sınavına giriyor ve 27. oluyor. Gazeteci Yeniçeri’yle dönem arkadaşı olan Özkan’ın da Darüşşafaka anıları İznik’te kurulan kampla başlıyor: “Sınavı kazandıktan sonra mali durum tespiti için Darüşşafaka’dan biri evimize geldi. Ardından da Darüşşafaka’ya kabul edildiğimin bilgisi… O yıl sınavı kazanan tüm öğrencileri, okul açılmadan Daçkalı ağabeylerimizin İznik’te kurduğu Darka Tatil Köyü’nde götürmüşlerdi. Hazırlık sınıfını bitirmiş Darüşşafakalılar da oradaydı. Başımızda ise Darüşşafaka’nın efsanevi yöneticilerinden, muhteşem eğitimci Sir Hayrettin Cete vardı. İşte İngilizceyle ilk kez o kampta tanıştım. Kamptan sonra hazırlık sınıfına başladık ve sadece İngilizce öğrendik.”

Darüşşafaka’dan sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne devam eden Özkan, “O yıl üç arkadaş aynı fakülteye girmiştik: Ben, Fevzi Yeniçeri ve birkaç yıl önce trafik kazasında yitirdiğimiz Atilla Güçlü… Bu arada İtalyan Filolojisi’nde Mehmet Bahtiyar, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde İzzet Kemal Erkal okuyordu. Dersler dışında hep bir araydık. Yani üniversite yıllarında da en yakın dostlarım Darüşşafakalılar oldu. Tabii, Darüşşafaka’da okurken hiçbir şeye para ödemiyorduk ama hayat öyle değildi. Her gün üniversiteye gitmek için bile para gerekiyordu. O zaman da yine Darüşşafaka yetişti ve üniversiteyi kazanan tüm mezunları gibi bana da burs verdi” diye anlatıyor.

Üniversitenin ikinci yılında Dünya gazetesinde çalışmaya başlayan Özkan, “İlk dış haberlerde görev aldım. Bu da Darüşşafaka’da öğrendiğim İngilizce sayesindedir. Ki ben ortalama bir öğrenciydim ve yabancı dile pek kabiliyetim olduğu söylenemez. Ona rağmen dış haberlerde çalıştım, sürekli çeviri yaptım. İkinci yılımda Dünya’dan ayrılıp Sabah gazetesine transfer oldum. Yıl 1990 idi. Sabah’ın üç ekonomi muhabirinden biriydim. Bu arada evlendim, tabii para ihtiyacı daha da arttı. Bunun üzerine kitap çevirilerine başladım. Gündüz işe gidiyor,  geceleri çeviri yapıyor, sınav dönemlerinde de üniversiteye devam ediyordum. Sabah’tan sonra bir süre dergicilik, ardından da televizyonculuk yaptım. 1996’da Yeni Yüzyıl gazetesinde köşe yazarlığına başladım. Ardından on bir yıl Radikal, son üç yıldır ise Akşam gazetesinde yazıyorum” diye özetliyor.

 “Darüşşafaka olmasaydı, ben buralara gelemezdim” diyen Özkan, “Bu, Darüşşafaka’da okuyan her çocuk için geçerli… Sonuçta annemin maddi durumu belliydi. Darüşşafaka’ya gidemeseydim, ortalama bir okuldan mezun olacaktım” diye duygularını ifade ediyor. Özkan, meslek yaşamında Darüşşafaka’da rolünü ise şöyle özetliyor: “Darüşşafaka’da iyi bir eğitim aldık. Ki bizler 12 Eylül darbesinin gölgesinde, demokratik hakların ve özgür düşüncenin askıya alındığı bir dönemde Darüşşafaka’da okuduk. Düşünün Darüşşafaka’nın o büyük kütüphanesinde okuyacak kitap bulamazdık, çünkü pek çok kitap yasaklanmıştı. Neyse ki Shakespeare’leri, Steinbeck’leri, Hemingway’leri İngilizce okuduk. Hepsinden önemlisi Darüşşafaka bana özgüven verdi. Yirmi yaşında Türkiye’nin en mühim iş adamlarıyla, siyasetçileriyle röportajlar yapıyor, yolsuzlukların peşine düşüyordum.”

Darüşşafaka’nın hayatına kattığı paha biçilmez değerlerden birinin de arkadaşlıkları olduğunu vurgulayan Özkan, “Benim en samimi dostlarım hâlâ Daçkalılar… Tam 33. yıldır, bu durum değişmedi. Bu müthiş bir lüks ve zenginlik. Darüşşafaka’da öyle arkadaşların oluyor -ki ben onlara ‘seçilmiş kardeş’ diyorum- kardeşten ileri… Çoğu insan kardeşleriyle iyi anlaşamaz çünkü aynı anne-babadan doğuyorsun ve mecburen akraba oluyorsun ama burada kardeşini seçme özgürlüğün var. İşte benim böyle seçilmiş kardeşlerim var ve ben onlarla varım” diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Baturay Tüngür (DŞ'2007)

Baturay Tüngür (DŞ'2007)

“Başka çocuklara da fırsat yaratabilmesi için bağışçıyım”

Kendi düzenini kurduktan sonra ilk iş Darüşşafaka’ya düzenli bağış talimatı verdiğini belirten genç pilot Baturay Tüngür (DŞ’2007), bu bağışın kendisinde yarattığı duyguları şöyle ifade ediyor: “Kredi kartı ekstremde görmekten mutlu olduğum bir gider… İnsana gurur veriyor. Çünkü bu kurumun nasıl bir kurum olduğunu biliyorum. Benim gibi başka çocuklara da fırsat yaratabilmesi için gücüm yettiğince bağışlarıma devam edeceğim.”

Röportaj: Demet Eyi

Darüşşafaka Lisesi 2007 mezunu, genç pilot Baturay Tüngür, hep hayallerinin peşinden giden ve onları gerçekleştiren bir insan… En büyük hayali pilot olmakmış, tıpkı 1994’te şehit düşen, babası Pilot Yüzbaşı Hakan Tüngür gibi… Annesinin karşı duruşuna rağmen, bu hayalinden vazgeçmiyor ve Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra Anadolu Üniversitesi Pilotaj Bölümü’ne giriyor. Oradaki eğitimini başarıyla tamamlıyor. Ardından Türk Hava Yolları’nda mesleğine ilk adımını atıyor. Şu an THY’nin Airbus 320 filosunda görev yapıyor. İkinci büyük hayali ise kendisini yetiştiren okulunun bağışçısı olmakmış. Kendi tabiriyle düzenini kurup, ekonomik açıdan biraz rahatlayınca ilk iş Darüşşafaka’ya düzenli bağış talimatı vererek bu hayalini de gerçekleştiriyor. Darüşşafaka için “Sadece bir okul değil, disiplinli, korumacı ve şefkatli bir aile” diyen genç pilot Baturay Tüngür’le (DŞ’2007) okul yıllarını, mesleğini, gelecek hedeflerini ve bağışçılık öyküsünü konuştuk.

Darüşşafaka’ya başlama öykünü bizimle paylaşır mısın? Darüşşafaka Sınavı’ndan nasıl haberdar olmuştun?

Ben dört yaşındayken babam şehit oldu. İsmi Hakan Tüngür… Pilot yüzbaşıydı. 1994 yılında bir görev uçuşunda öğrencisiyle uçarken, uçakları arızalanıyor. Atlıyorlar ama babamın paraşütü açılmıyor. Öğrencisi kurtuluyor -ki kendisiyle halen görüşüyoruz- ama babam şehit düştü. O yıllar biz, babamın görevi nedeniyle Eskişehir’de yaşıyorduk. Ancak babamı kaybedince İstanbul’a geldik. Lütfü Banat İlköğretim Okulu’nda okuyordum. Darüşşafaka Sınavı’na 1998’de annemin yönlendirmesiyle girdim. Açıkçası ben, hiç istemiyordum. Ancak annem çok istiyordu, çünkü ablam da vardı ve ikimizi okutmakta zorlanıyordu.

Peki, Darüşşafaka’ya başladıktan sonra süreç nasıl gelişti?

İstemeyerek geldiğim için ilk bir yıl zorlu geçti. Özlem ağır basıyordu, ki hafta sonları eve gidiyordum. Ancak ilk yıldan sonra herkes gibi ben de eve gitmeyi istemeyen birine dönüştüm. Burası kendini insana o kadar güzel benimsetiyor ki, eviniz, aileniz oluyor. Bir de tabii biz geldiğimizde Maslak Kampüsü çok yeniydi. Çok büyük, içinde yapılabilecek bir sürü faaliyet alanı barındıran bir okul, daha doğrusu bir kompleks… Hatta okul binası, spor alanları, kulüpler, sanat atölyelerinin yanında küçük kalıyordu. Bu da bizleri cezbediyordu. Açıkçası beni Darüşşafaka’ya bağlayan sırf dersten ibaret bir okul olmamasıydı. Projeler, sportif faaliyetler, kulüp çalışmaları, beni çok motive etmişti.

Anılarında o dönemin akademik kadrosunun nasıl bir yeri var?

Biz dönem olarak öğretmenlerimizi çok seviyorduk. Çok kıymetli öğretmenlerimiz vardı. Mesela, pek çok TÜBİTAK Ödülü kazanmamıza yardımcı olan fizik öğretmenimiz, rahmetli Mustafa Sertbel, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerimize giren, inanılmaz geniş bir vizyona sahip ve aklımızı hep açık tutan Yaşar Oduncu aklıma gelen ilk isimler… Yine sıra dışı bir eğitimci olan Emin Boşnak vardı. Düşünün Emin Hoca, Sait Faik’in Son Kuşlar isimli kitabını hepimize dağıtmış, hepimizden o kitaptan bir hikayeyi seçmemizi ve okuduktan sonra kafamızda ne canlandırdıysa onun resmini çizmemizi istemişti. Ben, çok kitap okurum. Bu da Darüşşafaka’nın özellikle de Nadir Karakaş Hoca’nın eseri… Çünkü Nadir Hoca’nın kitap kulübü vardı. Biz sabahları koştura koştura onun yanına giderdik. Bizi ayraçlarla karşılar, hepimize ilk önce ayraç dağıtır, sonra da kitap verirdi. Kitabı geri götürdüğümüzde de yine farklı bir ayraç alırdık.

Hangi kulüplerde yer aldın?

Ortaokul ve lise yıllarında elektronik kulübündeydim. Orada fizik projeleri yapıyorduk. Hatta ödüllerimiz var. Lise yıllarında yüzme takımındaydım, yani lisanlı yüzücüydüm. Kurbağalama ve serbest stilde yüzüyordum. Takım olarak yarışmalara katılıyorduk, dereceler alıyorduk. Ondan öncesinde eskrim yaptım, tenise gittim ve tabii ki tüm Darüşşafakalı öğrenciler gibi ben de basketbol oynadım. Ayrıca, okul orkestrasındaydım. Darüşşafaka’da orkestrada olmak, tıpkı basketbol oynamak gibi rutin bir uğraştı. Uzun teneffüslerde ya da bulduğumuz her boş zamanda orkestra odasına gidiyor, çalıyorduk. Birkaç kez KASTAV’a katıldık. İkincilik ve üçüncülük aldık.

Fotoğrafçılığa da meraklısın. Darüşşafaka’da bu alanda bir çalışmanın içinde yer aldın mı?

Sinema kulübünde değildim ama arkadaşlarım vardı ve onların çalışmaları hoşuma gidiyordu. Ben de eski bir kamera buldum, onunla kendi çapımızda videolar çekiyorduk. Sonra  da montajlıyordum. Üniversite yıllarında ise fotoğrafçılığı ve video olayını biraz daha geliştirdim. Şu anda daha profesyonel çekimler yapıyorum.

Yoğun bir iş hayatın var, yine de hobilere vakit bulabiliyorsun. Bunu nasıl başarıyorsun?

Bütün olay zamanı düzgün programlamak ve kullanmakta. Ki mesleğim de insanı buna zorluyor. Çok az boş zamanınız oluyor. Eğer zamanı doğru programlarsanız her anın arasına bir şeyler sıkıştırabiliyorsunuz. Ben bunu yapıyorum. Yaptığım çekimleri montajlıyorum, bazı videolarım için müzik besteliyorum. Gitar çalıyorum. Ki bunu da Darüşşafaka’ya borçluyum. İlk gitar eğitimini müzik kulübünde aldım ve kulağım da iyi olduğu için şu an farklı enstrümanlar çalabiliyorum.

Zamanı planlamanın çok önemli olduğunu söyledin. Bunda Darüşşafaka’nın rolü var mı?

Tabii ki, geriye dönüp baktığımda bu yönümü de Darüşşafaka’ya borçlu olduğumu düşünüyorum. Çünkü okulda da bir sürü aktivitelere gidiyorduk. Dersler bitiyordu, kısa bir teneffüsten sonra kulüp çalışmalarına katılıyorduk, yüzmeye gidiyorduk. Yemek saatimiz, uyku saatimiz, uyanma saatimiz hep belliydi. Onların dışına çıkamazdık. Darüşşafaka, bizleri küçük yaşta programlı bir hayata alıştırdı.

Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra Anadolu Üniversitesi Pilotaj Bölümü’ne giriyorsun. Pilotluk hayalindeki meslek miydi?

Evet, babamdan ötürü hep pilot olmayı düşünüyordum. Ancak annem, hiç istemiyordu. O zamanlar Anadolu Üniversitesi Pilotaj Bölümü, özel yetenek sınavıyla öğrenci kabul ediyordu. Kendi sınavları oluyordu. Matematik, fizik, görsel hafıza, mülakat, sağlık muayenesi, bir iki saatlik uçuş gibi… İlk yıl, bu sınavın ikinci aşamasında elenmiştim. İkinci sene yeniden hazırlandım ve bu kez oldu. Dört yıllık eğitimin ardından 2012’de mezun oldum. Ardından da Türk Hava Yolları’na girdim. Burada dört ay uçak tip eğitimini aldıktan sonra iki ay da eğitmen hocalarla uçuş eğitimi aldım. Sonra da normal seferlere başladım. Şu an Airbus 320 filosundayım ve genel olarak kısa menzilli dediğimiz 4 - 5 saatlik uçuşlar yapıyorum.

Mesleğinin en zor yanı?

Başlangıcı… Yani o eğitim süreci… Dört yıl boyunca sınavlara giriyorsunuz ve sizin kişiliğinizi yıkıp, bir pilot karakteri ve disiplini oluşturmaya çalışıyorlar. Özellikle Anadolu Üniversitesi’nde çok sıkı bir eğitim vardı. Çünkü hocalarımızın çoğu Pilotaj Bölümü kurulduğundan beri oradaydı. Bizleri, en iyişekilde bu işi yapmamız için zorluyorlardı. Bir de çoğu askeri kökenliydi ve bizleri biraz askeri disiplinle yonttular. Neyse ki Darüşşafaka disiplininde yetiştiğim için adaptasyonum daha kolay olmuştu.

Peki, en güzel yönü?

Mesleğimin en güzel yönü benim için ülkeler, kültürler tanımak. Çünkü ben fotoğraf çekmeyi ve gezmeyi seviyorum. Mesleğimi yaparken bunları da gerçekleştirebiliyorum. Bunun haricinde benim bir de özel durumum var. Şöyle ki havacılık camiası küçüktür. Hep babamın askeriyeden devreleriyle denk geliyorum. Çoğu babamın yanında uçmuş. Bu tarifsiz bir duygu… Benim kim olduğumu anladıklarında çok mutlu oluyorlar, şaşırıyorlar. Çoğu benim küçüklüğümü biliyor, bebek halimi… Şimdi benim gelip, onların yanlarında uçmam ilginç oluyor.

Pilotlukta yabancı dil çok önemli... Darüşşafaka’da aldığın dil eğitimi yeterli oldu mu?

Darüşşafaka’dan sonra İngilizce üzerine başka bir eğitim almadım. Çünkü iyi bir yabancı dil eğitimi ve bunu sağlayan hocalarımız vardı. Mesela kendisi de Darüşşafaka mezunu olan Arzu Atasoy, İngilizce dersimize girerdi. Darüşşafaka’dan sonra sadece İngilizcemi canlı tutmaya çalıştım. İngilizce makaleler, kitaplar, dergiler okudum. Hiç bırakmadığım için de üstüne ekleyebildim.

Kariyerindeki hedeflerin neler?

İki yıl içinde kaptan olacağım. Bunun için belli bir uçuş saatini doldurmanız gerekiyor, ben de iki yıl içinde tamamlayacağım.

Annen artık pilot olmana alıştı mı?

Evet, hatta tüm uçuşlarımı takip ediyor. Bir bakıma o da benimle uçuyor.

Darüşşafaka’nın düzenli bağışçısı olmaya nasıl karar verdin?

Mezun olduğumdan beri maddi olanaklarım el vermeye başlayınca bağışçı olmayı düşünüyordum. Çünkü kendi geldiğim yeri, nasıl çocukların orada okuduğunu ve nasıl güzel şeylerin başarıldığını biliyorum. O yüzden Darüşşafaka’ya destek olmak hep içimde vardı. Ancak çalışmaya başladıktan sonraki ilk yıllar kendimi toparlamayla geçti. Kendi düzenimi kurduktan ve ekonomik olarak biraz daha rahatladıktan sonra ilk işim Darüşşafaka’ya düzenli bağış talimatı vermek oldu. Yaklaşık bir yıldır da bağışlarımı sürdürüyorum. İmkanlarım el verdikçe de devam edeceğim.

Bir mezun olarak Darüşşafaka’yı desteklemek senin için ne ifade ediyor?

Açıkçası kredi kartı ekstremde görmekten mutlu olduğum bir gider… İnsana gurur veriyor. Çünkü bu kurumun nasıl bir kurum olduğunu biliyorum. Benim gibi başka çocuklara da fırsat yaratabilmesi için gücüm yettiğince bağışlarıma devam edeceğim.  Bazen sokakta yürürken Darüşşafaka’nın bir afişine ya da televizyon izlerken kamu spotuna denk geliyorum. “Ben de oradaydım ve orası gerçek” diyorum. Hani öyle yalandan, duygu sömürüsü bir şey değil burada yaşatılan… Benim ve diğer arkadaşlarım gibi tamamen gerçek bireyler yetiştiriyor.

Darüşşafaka’nın sana kattığı en önemli değer ya da değerlerin neler olduğunu düşünüyorsun?

Hayata tutunmak ve kendi ayakları üzerinde durabilmek… Darüşşafaka, bizleri hayata hazırlıyor. Çünkü burası sadece bir okul değil, disiplinli, korumacı ve şefkatli bir aile… Çoğu insanın üniversiteye gittiğinde öğrenmeye ya da yapmaya başladıklarını biz, Darüşşafaka’ya başladığımız andan itibaren gerçekleştiriyoruz. Bir de her insana, her görüşe saygı duymayı öğretiyor. Bizler, Türkiye’nin her yerinden gelmiş farklı kültürlere sahip çocuklardık. O farklılıklar, kardeş gibi birbirimize bağlanmamıza engel olmadı. Burası bize açık fikirli olmayı, dünyaya tek pencereden bakmamayı, farklı görüşlere açık olmayı öğretti.

Darüşşafaka’dan sonra en fazla hangi konuda zorlandın?

İnsan ilişkileri… Burası biraz kapalı bir toplum… Dışarı çıktığında diğer insanların ilişkilerine garipseyerek bakıyorsun. Çünkü burada arkadaşlık ilişkileri çok yakın, kardeş gibisiniz. Dışarıda da aynı ilişkiyi kurmayı bekliyorsunuz ama öyle bir dünya yok. Sanırım bu yüzden insanlar beni bu karakterimden dolayı güvenilir ve oturaklı buluyor.

Darüşşafaka yıllarına dair unutamadığın bir anını ya da anılarını bizimle paylaşır mısın?

Öyle çok ki… Ama aklıma ilk gelen, üniversite sınavına hazırlık sürecine dair… Şöyle ki o dönem herkes yatakhane altındaki lokallerde ders çalışıyordu. Biz ise 5-6 arkadaş kendimize dördüncü katta bir yer yapmıştık. Adını da Manastır koymuştuk. Kendimizi oraya kapatır, gece gündüz ders çalışırdık. İlginçtir ki bu ekipteki arkadaşlarımdan Fatih Tok da yakında pilot olacak. 

Darüşşafakalı öğrencilere pilotluğu tavsiye eder misin? Bu mesleği yaparken nelere dikkat etsinler?

Kesinlikle ederim; ama başlangıç safhasında kendilerinden ödün vermeleri gereken çok fazla şey var. Hiçbir zaman kişiliğimizi kaybetmeyiz, hep onu saklarız; ama bu eğitimin başlangıç kısmında insanın çok fazla kendince yeni disiplinler oluşturması, yeni kurallara uyması gerekiyor, biraz hayatınızı zora sokuyormuşsunuz gibi geliyor; ama aslında sonunda size geri dönüşü çok büyük bir rahatlık. Ve tabii ki bunu, Anadolu Üniversitesi’nde başarmalarını isterim.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Fatih Muhammed Yüksel (DŞ'2010)

Fatih Muhammed Yüksel (DŞ'2010)

“Bir 10 yıl daha verseler yine okurum” 

Darüşşafaka Lisesi 2010 yılı mezunu, İTÜ Makine Mühendisliği Bölümü 4. sınıf öğrencisi Fatih Muhammed Yüksel’in görev aldığı İTÜ Hedef Takımı, 18-19 Haziran’da İngiliz Institute of Mechanical Engineers’in (IMechE) düzenlediği UAS Challenge (Unmanned Aircraft Systems Challenge) 2018 adlı yarışmada birinci oldu. Kuzey Galler’deki Snowdonia Askeri Hava Üssü’nde düzenlenen prestijli yarışmada Şampiyonluk Ödülü (Grand Champion Award) ile Güvenlik ve Uçuşa Elverişlilik Ödülü’nü (Safety and Airworthiness Prize) Fatih ve arkadaşları kazandı. Fatih’i kutlamak ve gazetemiz için röportaj yapmak üzere kendisiyle İTÜ’de buluştuk. Darüşşafaka yıllarını sevgiyle anan Fatih, “Bir 10 yıl daha verseler yine okurum” diyor. Gelin öyküsünü kendisinden dinleyelim…

UAS Challenge 2018 yarışmasına Türkiye’den katılan tek ekip olan İTÜ Hedef Takımı, yarışmada geçen yılın şampiyonu Bath Üniversitesi’nin de aralarında olduğu 25 takımın içinde birinciliği kucaklayarak, yurda döndü. Öğrencilerden belirli görevleri yerine getirebilen bir insansız hava aracı sistemi tasarlamalarının istendiği yarışmaya İTÜ Hedef Takımı bu yıl “Tulpar” adlı uçaklarıyla katıldı. Tulpar, Türk Mitolojisinde yer alan kanatlı atın ismi…

Bu iş için çok sıkı çalıştıklarını ve emeklerinin karşılığını almış olmanın kendisini çok onurlandırdığını belirten Fatih, “Yarışmada iki ana görevimiz vardı, okyanus kenarındaki afet bölgesinde afetzedelerin belirlenmesi, koordinatlarının bir üsse bildirilmesi ve yardım malzemelerinin zarar görmeden bu afetzedelere ulaştırılması. Bu iki görevi en iyi şekilde biz yerine getirdik. Uçağımızı mart başı gibi bitirdik ve 40’tan fazla test uçuşu yapma, tüm hatalarımızı önceden tecrübe etme ve hepsine bir çözüm bulma imkanımız oldu. Afet sonrası bir görev olduğu için, yarış sırasında hava şartlarının kötü olduğu günler tercih edildi. Orada biz 20 Knot rüzgarda uçtuk ama biz zaten 30 Knot rüzgarda test uçuşunu tamamlamıştık. Uçağımızın gövdesini ve burun parçasını TAI’nin Ankara’daki kompozit tesislerinde, temiz odalarda ürettik. Aynı sağlam malzemeyi F35’in dış gövdesinde de kullanıyorlar. Uçağımız kusursuz çalıştı. Sıfırdan kendi geliştirdiğimiz yazılımımız, yüksek başarı oranıyla çalışıyordu. Bu hava şartlarında güçlü bir motorla uçabiliyor, güçlü bir yazılımla görevleri yapabiliyorsunuz. Uçağın kendi yörüngesini sürekli koruması için ciddi bir yapay zeka gerekiyor” diye anlatıyor. 

IMechE web sitesinde, yarışmanın jüri başkanı Alistair Cowin’in İTÜ Hedef Takımı’nın, zor hava şartlarına rağmen “iyi yağlanmış bir makine” gibi çalıştığı yorumunu yaptığı yazıyor. Cowin, Güvenlik ve Uçuşa Elverişlilik Ödülü’nü de sergiledikleri iyi organizasyon becerileri, güvenlik kültürü, gerçekten profesyonel ve becerikli bir araç üretmiş olmaları sayesinde hak ettiklerini belirtmiş. Fatih de yarışma ortamında konunun uzmanlarından takdir görmüş olmanın kendisini gururlandırdığını ifade ediyor: “Hakemler bizden hep gururla bahsettiler, hatta çeşitli tekliflerde bulundular. Sponsor şirketlerden işin profesyonelleri, üniversitelerden öğretim üyeleri ve ayrıca İngiltere Savunma Bakanlığı ve Birleşik Krallık Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden (Royal Air Force) yetkililer gelip yarışmayı gözlemliyor. Orada o insanlarla aynı ortamı paylaşıp bizi değerlendirmek istediklerini belirtmeleri açıkçası gurur vericiydi.”

Fatih ve arkadaşları, uçakları Tulpar’ın üstüne Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasını koymuşlar. Uluslararası bir yarışmada Türkiye’yi temsil ederek birincilik kazanmanın kendisini çok gururlandırdığını söyleyen Fatih, “Ülkemizi seviyoruz. Uçağımızın kanatlarının altında Türk bayrakları var. Uluslararası bir arenada Türkiye’yi temsil ettiğiniz için en iyi şekilde bir şeyleri başarmaya çalışıyorsunuz. ‘Ben öyle bir iş çıkartayım ki diğerlerine de örnek olsun, çok iyi bir intiba bıraksın, bizden sonra geleceklere de güzel bir zemin hazırlasın’ diyorsunuz” diye konuşuyor.

Avrupa’da yüksek lisans yapmayı hedefleyen Fatih, burs arayacak

Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giren Fatih, 4 yıl burada okuduktan sonra esas istediği alanın mühendislik olduğuna karar veriyor ve ‘Ben bölüm değiştireceğim’ diyor. Bu kez İTÜ Makine Fakültesi’ne giren Fatih, dört yıldır burada okumaktan çok mutlu. “Savunma sanayiinde çalışmak istiyordum. Zaten milli değerleri yüksek bir insanım. Zekamı aktif bir şekilde kullanabileceğim bir branşı tercih ettim” diyen Fatih’in hedefi, Avrupa’da, Almanya veya İngiltere’de yüksek lisans yapmak. Bu eğitimi için de burs arayacak. Ardından da Türkiye’ye dönüp savunma sanayii alanında çalışmak istiyor.

Fatih’in Darüşşafaka’da mutlu olmaya başlamasını sağlayan olay

“Zamanda geri dönün deseler beni 4. sınıfa, tekrar Daçka’ya yollayın derim” diyen Fatih, dün gibi hatırladığı Darüşşafaka’ya giriş öyküsünü şöyle paylaşıyor: “Çanakkale’de ilkokul 3. sınıf öğrencisiyken bir gün hocam beni yanına çağırdı ve Darüşşafaka’nın broşürünü gösterdi. Bu broşür büyük ihtimalle hatıra olarak birçok ailede hala saklanır. ‘Bu okulda okumak ister misin?’ diye sordu. Havadan çekilmiş bir fotoğrafı vardı, çok büyük, ihtişamlı, üniversite gibi bir yer olarak gözüküyor. Öyle olunca benim de gözlerim doldu, ağlamaya başladım, ‘Hocam beni okuldan mı atıyorsunuz? Atmayın, anneme ne derim’ diye. Ben o kadar ağladım ki hocam benimle konuşmadı, ‘Tamam ben aileni ziyaret etmeye geleceğim, onlara anlatayım durumu’ dedi, bana da o gün izin verdi. Ben eve gittim ağlaya ağlaya, ondan sonra öğretmenim evimize geldi, durumu düzgünce anlattı, ben de sakinleştim. Tabii ne tepki vereceğimi bilemedim, 9 yaşındasınız. Öyle bir yaş ki o an hayatınla ilgili bir karar verdiğinin bile bilincinde değilsin. Ben de anneme baktım tabii, annem de ‘Bir dene istersen evladım’ dedi. Sınava girip şansımızı deneyelim dedik ve İstanbul’a geldik. Sınavda yanımda oturan arkadaşım sonra sınıf arkadaşım oldu. Kazandım…”

Fatih’in Darüşşafaka’da mutlu olmaya başlaması, ilk gün yaşadığı bir olaydan sonra olmuş: “Esra Tunçay hem İngilizce hocamız hem de belletmenimizdi, hepimizi ilk gece birinci yataktan başlayıp, ben o zaman üçüncü yatakta yatıyordum, tek tek öpüp iyi geceler dilemişti. Tek tek uğraşmıştı. Başımı okşadı bir de… Ben de orada ilk sıcaklığı görünce herhalde bundan sonra güzel gidecek deyip rahatlamıştım. Cicianneler yatağını en güzel toplayan beş kişinin yastığının altına çikolata koyarlardı. Okuldan dönmek bizim için bayağı bir heyecanlıydı, çünkü yatağımın altında çikolata var mı diye herkes heyecanla girer girmez yastığını kaldırır bakardı. Bayağı hoş, güzel zamanlardı… Bir 10 yıl daha verseler yine okurum… Zamanda geri dönün deseler beni 4. sınıfa, tekrar Daçka’ya yollayın derim. Orada edindiğimiz arkadaşlıklar başkaydı. Küçük şeylerin bile bir değeri vardı. Hepimiz Darüşşafaka’ya gelmemiş olsaydık belki bir yokluk bilinciyle büyüyecektik ama Darüşşafaka bizi böyle bir zayıf noktadan alıkoydu, kurtardı. Darüşşafaka sizi alıyor, el bebek gül bebek, çok yatırım yaparak büyütüyor. Gerçekten dışarı çıkınca fark ettik, birkaç Darüşşafakalıyla tanışan arkadaşlarımız da ‘Daçkalılarda bu rötuş, bu dokunuş var, sizi farklı yapan bir bilgi birikimi var’ diyorlar. Daçka’yı çok seviyorum ve içinde okuyan herkes sever.” 

“Bir Daçkalı kesinlikle sıradan olmayacak”

Darüşşafakalı kardeşlerine pes etmeden hayallerinin peşinden koşmalarını öneren Fatih, “Lise sondaki kardeşlerim kesinlikle puanımı ziyan edeceğim diye düşünerek istedikleri bölümden başka bir bölümü tercih etmesinler ve ne istiyorlarsa onun peşinden koşsunlar. Ayrıca girmek istedikleri üniversiteleri mutlaka bu üniversitelerin forumlarından araştırsınlar ve hocalarının geçmişlerini incelesinler. Hayatta karşılarına çıkan gerekli riskleri aldıklarında, tabii bunun analizini güzel bir şekilde yaparak, hiç ummadıkları noktalara geleceklerini düşünüyorum. Bir Daçkalı kesinlikle sıradan olmayacak, gerekli riskleri aldığında. Ben de riskler aldım hayatımda. Bir yerlere gelmeye çalışıyorum. Hala yolumun başlangıcında görüyorum kendimi. Bir şeylerden gurur duyabiliyorum.” İlk defa uluslararası bir başarı kazandığını ve gazeteye çıktığını söyleyen Fatih, Hürriyet’te çıkan haberi görünce mutlu olmuş: “Akrabalarımdan görenler, ağlayarak arayanlar oldu. ‘Seninle çok gurur duyuyorum evladım’ dediler. Tabii, siz de okuyunca ister istemez bir tebessüm konuyor yüzünüze. Demek ki bugün bunu yapabiliyorsam yarın daha çok çabaladığımda ülkem için daha büyük şeyler yapabilirim diye düşündüm ve bu bana gurur verdi. Önemli olan çalışmak, daha çok çalışmak. İdealime doğru giden yolda, somut bir adım attım ve bu adımım takdirle karşılandı. Hedeflerime doğru ilerlediğimi bilmek gurur veriyor. İnsan istediği yönde, bazı zorluklarla uğraşarak ilerleyince kendiyle gurur duyuyor, başkası takdir ettiği için değil, fakat kendisi o adımları atabildiği için.”

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Doğuş Özdemiroğlu (DŞ'2015)

Doğuş Özdemiroğlu (DŞ'2015)

"İyi bir insan olmayı Darüşşafaka sayesinde öğrendik"

Bazen Darüşşafaka'da okumasaydım, hayatımın nasıl olacağını düşünüyorum. Büyük ihtimalle basketbolcu olamayacaktım. Buraya geldiğimde yeteneğime uygun alanlara yönlendirildim. Sonra o yeteneğimi geliştirmem için bana her türlü olanak sağlandı.

Darüşşafaka Lisesi 2015 yılı mezunu Doğuş Özdemiroğlu, aynı zamanda Darüşşafaka Doğuş Basketbol Takımı'nın gözbebeği oyuncularından...  1996 doğumlu Doğuş,başarılı performansıyla Genç B Milli Basketbol Takımı kadrosuna seçildi. Gerek oyunculuğu gerek karakteriyle Türk basketbolunun gelecek vaat eden isimlerinden biri olarak gösterilen Doğuş, Balıkesir'den geldiği Darüşşafaka'da 10. yıllık eğitimini tamamladıktan sonra 2015'te mezun oldu..

Kendisini Darüşşafaka Sınavı'na hazırlayan ilkokul öğretmenini minnetle anan Doğuş, "Orta düzeyde bir okulda öğrenim görüyordum. Yapabileceklerim kısıtlıydı. Darüşşafaka'ya geldiğimde ise yapabileceklerimin sınırı yoktu" diyor ve basketbola başlama öyküsünü şöyle anlatıyor: "Darüşşafaka'ya gelmeden önce futbol oynuyordum. Buraya geldiğimde spor hocamızla karşılaşmıştım. Boyum uzun olduğu için beni Darüşşafaka Basketbol Takımı altyapısına çağırdı. Futbol oynadığım için ilk önce istememiştim. Ama idmanlara gidince fikrim değişti. Böylelikle 4. sınıfta altyapıda oynamaya başladım. Geçtiğimiz sene Genç Erkek Milli Takımı'na seçildim. Ayrıca Darüşşafaka Doğuş Basketbol Takımı'nın kadrosuna girdim. Genç Milli Takımı olarak Avrupa Şampiyonu olduk. Darüşşafaka Doğuş Basketbol Takımı olarak ikinci ligde oynuyorduk, yine şampiyon olduk ve birinci lige çıktık."

"Arkadaşlığı, paylaşmayı, yardımseverliği öğrenmek için Darüşşafaka'yı bitirmek gerek"

Darüşşafaka'da okumasaydı, hayatının nasıl olacağını düşündüğünü söyleyen Doğuş, "Büyük ihtimalle basketbolcu olamayacaktım. Mesela Ayvalık’taki arkadaşlarımın çoğu imkânları kısıtlı olduğundan yapabilecekleri şeyleri yapamadılar. Buraya geldiğimde yeteneğime uygun alanlara yönlendirildim. Sonra o yeteneğimi geliştirmem için bana her türlü olanak sağlandı. Ayrıca Darüşşafaka'nın insana kattığı bir sürü değer var. Bence arkadaşlığı, paylaşmayı, yardımseverliği gerçek anlamıyla öğrenmek için herkesin Darüşşafaka'yı bitirmesi gerekiyor. Yine bilinçli ve iyi bir insan olmayı Darüşşafaka sayesinde öğrendik" görüşünü dile getiriyor.

Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişikiler Bölümü'nde okuyan Doğuş,"Bununla birlikte geleceğe yönelik en büyük hayalim Darüşşafaka'yla Avrupa Kupaları’nda oynamak. Darüşşafaka Basketbol Takımı, Türk basketbolunda derin izler bırakacaktır. Benim de yuvam... Burada kalıp ilerlemek istiyorum" diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Nuriye Varoğlu (DŞ'2016)

Nuriye Varoğlu (DŞ'2016)

"İyi ki Darüşşafaka var, iyi ki Daçkalıyım"

Darüşşafaka Lisesi'nden 2016 yılında mezun olan ve aynı yıl Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne giren Nuriye Varoğlu ile 2015 yılında yapılan röportaj...

Manisa'ya gittiğimde eski sınıf arkadaşlarımla karşılaşıyorum. Onların yanında kendimi uzaylı gibi hissediyorum. Kimi evlenmiş, kiminin ne amacı ne hayali var. Özellikle o anlarda, ‘iyi ki gelmişim, iyi ki Darüşşafaka var, iyi ki Daçkalıyım’ diyorum.

Darüşşafaka Lisesi 11. sınıf öğrencisi Nuriye Varoğlu, geçtiğimiz yıl NASA’nın düzenlediği bilimsel makale yarışması CASSINI - Scientist for a   day Essay Contest (Bir Günlük Bilim Adamı Makale Yarışması) Türkiye Finalleri'ni kazanarak, Türkiye’yi temsilen NASA'nın web sayfasında yayınlanmak üzere gönderilen beş makaleden birinin sahibi... Resim yapan ve şiir atölyesinde görev alan Nuriye, bir yandan da üniversite sınavına hazırlanıyor.

Aslen Manisalı olan Nuriye Varoğlu, Darüşşafaka Sınavı'na 2005’te İzmir'den katılıyor. Sınavı kazanınca da özellikle sınıf öğretmeninin teşvikiyle ailesini Manisa'da bırakarak, İstanbul'a geliyor.

NASA'nın yarışmasına fen bilgisi öğretmenlerinin yönlendirmesiyle katılan Nuriye, süreci şöyle anlatıyor: "Astronomiye çok meraklıyım. 
Planetaryum ve gözlemevini çok sık kullanırım. Tüm gökyüzü olaylarını izlemeye çalışıyorum. Yarışmanın konusu, Satürn ve iki uydusuna gönderilmesi planlanan uydunun hangisine gönderilmesinin daha çok bilimsel araştırmaya olanak tanıyabileceğiydi. Yaptığım araştırmalar sonucu ben, Iapetus'a gönderilmesi gerektiğini savunan bir makale yazdım. Makalem, NASA'nın web sitesinde yayınlanmak üzere Türkiye'den gönderilen beş makaleden biri seçildi."

Daha önce de fizik deney yarışmalarında dereceler alan Nuriye, "Fen - Matematik bölümü öğrencisiyim. Fen alanına büyük ilgim var. Yeni şeyler öğrenmek beni mutlu ediyor. Ama meslek seçiminde hâlâ kararsızım" diyor ve ekliyor: “Darüşşafaka bana sonsuz bir özgüven verdi. Ne olursa olsun başarabileceğime inanıyorum. Daha derin düşünebiliyorum. Darüşşafaka'dan ayrıldığımda kendi ayaklarımın üzerinde duracak kadar güçlü hissediyorum kendimi. Mesela benim ablam var. O üniversite eğitimi için Ankara'ya gittiğinde çok zor adapte olmuştu. Benim hiç böyle kaygılarım yok."

Bu yıl Darüşşafaka tarafından üniversiteye hazırlık için dershaneye gönderilen Nuriye, "Eğitim açısından Darüşşafaka'nın bizlere kattıkları paha biçilmez. Bizim için eğitim ve öğretim aynı anda oldu. Darüşşafakalı olmanın en güzel yanlarından biri de kardeşlik bağı. Türkiye'nin her yerinden çocuklar, bu çatının altında dokuz - on yıl geçiriyor. Farklı kültürlerden geliyoruz ve kocaman bir aileye dönüşüyoruz. Biz hayata bir Daçkalı olarak hiçbir zaman yalnız kalmayacağımızın güvencesiyle adım atıyoruz" diyor.

“Kendimi uzaylı gibi hissediyorum”

Nuriye, Darüşşafaka'nın hayatında yarattığı değişimi ise şöyle özetliyor: "Manisa'ya gittiğimde eski sınıf arkadaşlarımla karşılaşıyorum. Onların yanında kendimi uzaylı gibi hissediyorum. Kimi evlenmiş, kiminin ne amacı ne hayali var. Özellikle o anlarda, ‘iyi ki gelmişim, iyi ki Darüşşafaka var, iyi ki Daçkalıyım’ diyorum."

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Hacı Ömer Güven (DŞ'2017)

Hacı Ömer Güven (DŞ'2017)

"Borcumu ödemek için iyi bir insan olmaya çalışıyorum"

2017'de Darüşşafaka Lisesi'nden mezun olan ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne giren Hacı Ömer Güven'in 2014 yılında yaptığımız röportajı...

Kayseri’de kalsaydım hentbolun ne olduğunu bileceğimi hiç sanmıyorum veya masa tenisi oynayabileceğimi hayal bile edemiyorum ki çok sevdiğim bir spor. Satrançla tanışmayacaktım, drama yapmayacaktım.

Darüşşafaka’ya başladığında ilk haftalar iştahı kesildiği için pek yemek yiyemediğini anımsayan Hacı, bugün okuluna öyle çok alışmış ki ayrılmayı düşünemediğini söylüyor: “Buraya o kadar çok bağlandım ki... Çok seviyorum. Mezun olunca ne yapacağım, nasıl ayrılacağım, onu düşünüyorum.Evden daha yakın hissediyorum hatta. Ailem gibi geliyor arkadaşlarım.” 

Harçlığından biriktirerek ağabeyinin eğitimine destek oldu Hacı, Kayserili 5 çocuklu bir ailenin en küçüğü… Okulda aldığı harçlıklardan para biriktirerek ağabeyinin eğitimine destek oluyor: “Ağabeyim müzik okuyordu. Müzik öğretmeni olabilmesi için ücretli bir eğitim olan formasyon eğitimi alması gerekliydi.Onun için bir yıl boyunca para biriktirdim. Ağabeyimin ihtiyacı olduğu için ona verdim. Artık aileye katkıda bulunmaya başladığımı hissediyorum.”

Halka hizmet için doktor olmak istiyor

İleride, halka hizmet etmeyi ilke edinmiş iyi bir doktor olmayı hedefleyen Hacı, ideali uğruna çok çalışıyor. Darüşşafaka’da aldığı eğitimin ona hayallerine ulaşmada yardımcı olduğunu belirtiyor.

2013’te The Mathematical Association of America (MAA) tarafından düzenlenen ve dünya çapında 150.000'den fazla öğrencinin katıldığı American Mathematics Contest 8 adlı matematik yarışmasında, tüm katılımcılar arasında %5'lik dilime girerek şeref listesinde yer alan Hacı, Matematik ve fen alanlarına yatkın olmasının yanı sıra, tarih ve edebiyat gibi sözel dersleri de sevdiğini söylüyor.

Hacı, Darüşşafaka’nın en iyi tarafının kendisini sosyal yönden geliştirmesi olduğunu ifade ediyor:

"Kayseri’de kalsaydım hentbolun ne olduğunu bileceğimi hiç sanmıyorum veya masa tenisi oynayabileceğimi hayal bile edemiyorum ki çok sevdiğim bir spor. Satrançla tanışmayacaktım, drama yapmayacaktım ki 5. sınıftayken Oliver Twist’i oynamıştım. Sosyalleştim, bir sürü arkadaş edindim. Burada her şey var.” 

Notları iyi olan ve başarılı bir şekilde eğitimine devam eden Hacı, “Belki neden bu kadar çalışıyorsun, gayretlisin, kendini geliştirmeye çalışıyorsun diye sorabilirsiniz. Çünkü kendimi borçlu hissediyorum. Binlerce insan emekli maaşını, ekmek parasını, her şeyini buraya bağışlarken, ben yatarak yapamam diye düşündüm. Kendimi motive etme yöntemim böyle. Onlara teşekkür etmek, borcumu ödemek için iyi bir insan olmaya çalışıyorum” diyor.

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler
Fettah Aytaç (DŞ'1928)

Fettah Aytaç (DŞ'1928)

Saygı ve Minnetle Anıyoruz
(1907- 29 Nisan 2003)

Darüşşafaka’nın ve eğitim dünyasının efsane isimlerinden Fettah Aytaç (DŞ’28), mezuniyetinden 26 yıl sonra yeniden yeşil-siyah kapıdan içeri girdi. Bu kez kendisine yeni bir hayat veren okuluna hizmet için oradaydı. Yirmi yıl boyunca Darüşşafaka Cemiyeti’nin başkanlığını yapan Aytaç, İngilizce eğitime geçilmesi, babası yaşayan fakat maddi durumu yetersiz öğrencilerin okula alınması, kız çocuklarının Darüşşafaka’ya kabul edilmesi gibi pek çok önemli kararı uyguladı ve eğitim düzeyini doruk noktasına çıkartarak Darüşşafaka’yı Türkiye’nin en iyi karma yatılı lisesi durumuna getirdi.

1928’de mezun, 1956’da başkan oldu

İyi eğitim olanağından yoksun çocuklara bu olanağı sağlayan Darüşşafaka’nın modernleşmesinde ve bugünlere güçlü bir şekilde taşınmasında sonsuz payı olan Fettah Aytaç, 21 Nisan 1907 yılında Adana’da doğdu. Müftü Abdurrahman Hulusi Bey’in oğlu olan Aytaç, Darüşşafaka Lisesi ile Sadrazam Tevfik Paşa aracılığıyla tanıştı.

Darüşşafaka’yı İngilizce eğitim veren bir kolej statüsüne kavuşturan Cemiyet Başkanı Fettah Aytaç (soldan üçüncü) ile Darüşşafaka’nın eğitim kalitesinin yükselmesinde çok önemli bir rol üstlenen Eğitim Şefi Nazıma Antel (ortada) bir davette.
Darüşşafaka’yı İngilizce eğitim veren bir kolej statüsüne kavuşturan Cemiyet Başkanı Fettah Aytaç (soldan üçüncü) ile Darüşşafaka’nın eğitim kalitesinin yükselmesinde çok önemli bir rol üstlenen Eğitim Şefi Nazıma Antel (ortada) bir davette.

 

Genç mühendis Fettah Aytaç, Atatürk’le karşılaşıyor

1921 yılında girdiği Darüşşafaka’dan 1928 yılında mezun olduğunda en büyük arzusu iyi bir mühendis olmaktı. Aytaç, bu hayalini gerçeğe dönüştürmek için girdiği İstanbul Mühendis Mektebi’nden mezun olduktan hemen sonra doğduğu şehir olan Adana’ya gitti ve burada inşaat işlerine girişti. Yaptığı projeler arasında yer alan Adana Dinlenme Tesisleri tamamlandıktan kısa bir süre sonra, çeşitli ziyaret ve temaslar için şehirde bulunan Atatürk tesisleri ziyaret etti.

Tesiste incelemeler yapan Atatürk, bir ara genç mühendis Fettah Aytaç’ı yanına çağırtarak kendisine, orada bulunan üç kademeli tramplenin en yükseğinden havuza atlama yapabilmek için asgari derinliğin ne kadar olması gerektiğini sordu. Küçüklüğünden beri Atatürk’e muazzam bir hayranlık duyan Aytaç, bu soruya basit bir yanıt vermek yerine bir dizi teknik ayrıntıdan söz edip bunu da herkesin anlayabileceği bir dille anlatınca Atatürk’ün takdirini kazandı. Büyük Önder’in dudaklarından, “Memleketin senin gibi iyi yetişmiş insanlara ihtiyacı var. Çok memnun oldum, aferin!” sözlerinin çıktığı duyuldu.

Aynı ziyaret sırasında, Fettah Aytaç üzerinde derin etkiler bırakacak bir sahne daha yaşandı. Havuzu çok beğenen Atatürk, Fettah Aytaç’ın yanında bulunan Adana Belediye Başkanı’na bu havuzda yüzme yarışlarının yapılıp yapılmayacağını ve eğer yapılacaksa kadınların da katılıp katılamayacağını sordu. Belediye Başkanı bu soruya cevap veremeyince Atatürk’ün yüzü asıldı. Aytaç, Atatürk’ün kadınların toplumdaki yerine ne kadar önem verdiğini bir kez daha ve güçlü bir şekilde anlamıştı. Bu unutulmaz anı, otuz küsur yıl sonra, artık Darüşşafaka Cemiyeti Başkanı koltuğunda oturan Fettah Aytaç’ın Darüşşafaka’da karma eğitime geçilmesi konusunda ısrarcı olmasında da etkisini gösterecekti.

Cumhuriyet Dönemi’nin genç inşaat mühendisi olarak yurdun dört bir yanında yollar, köprüler, silolar yaptı. Ardından Massey Ferguson’un distribütörlüğünü alarak İstanbul’a döndü. 1954 yılında Darüşşafaka Cemiyeti yönetimine geçen Aytaç, Darüşşafaka tarihinin en önemli uygulamalarına imza attı.

Fettah Aytaç, Nazıma Antel ve  5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay,  Kız Koleji'nin açılış töreninde bir arada  (25 Ekim 1972).
Fettah Aytaç, Nazıma Antel ve
5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay...


Darüşşafaka tarihindeki Fettah Aytaç izleri

İngilizce eğitime geçiş, babası yaşayan ama yoksul öğrencilerin okula alınışı, ilk karma yatılı liseye geçiş, yeni okul binası, konferans ve spor salonları, gelir getirmek için yapılan siteler, eğitim düzeyinin doruk noktasına çıkartılarak Darüşşafaka’nın Türkiye’nin en iyi karma yatılı lisesi durumuna getirilmesi, hep Fettah Aytaç’ın Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulu Başkanlığı döneminde gerçekleşti. Fettah Aytaç, 1954 yılında girdiği Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun 1956-1974 yılları arasında başkanlığını yaptı. Yirmi yıl boyunca akşam yemeklerinde eğitimcileri topladı, danıştı, tartıştı. Eğitimci değildi; ama eğitimin nasıl olması gerektiğini araştırdı, öğrendi ve uygulattı. Temel derslerin İngilizce verilmeye başlandığı kolej dönemi Fettah Aytaç’la 1955 yılında başladı. Babası hayatta olan ama maddi durumu yetersiz öğrenciler de yine onun döneminde 1964 yılında Darüşşafaka’ya kabul edildi. Böylelikle eğitimde fırsat eşitliği ilkesini bir adım ileriye taşıyan Aytaç’ın döneminde Darüşşafaka’nın 100 yıllık bekleyişine son veren büyük adım da atıldı ve 1971 yılında gelen tüm tepkilere rağmen Darüşşafaka’ya kız öğrenciler de alındı.

Darüşşafaka’yı meslek lisesi yapmak isteyenlere yanıt: Kolej

Yapı ve Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent, 1951’de Darüşşafaka Yönetim Kurulu Başkanlığı’na seçildi. Bu dönemde; kuruluşundan beri sadece babası hayatta olmayan, maddi durumu yetersiz çocuklara üst düzey eğitim veren Darüşşafaka’nın bir meslek okuluna dönüştürülmesi önerildi. Bu öneriye “Bu yüzyıllık kurum, çırak okulu olarak kurulmamıştır” sözleriyle şiddetle karşı çıkan Fettah Aytaç ve arkadaşları, ilk genel kurulda Darüşşafaka’nın yönetimine aday oldu. Genel kurulu kaybeden Aytaç ve arkadaşları, kendilerine yeni bir hayat veren okulları için mücadeleye bırakmadı ve 1954’te yapılan genel kurulundan zaferle çıktı. Bir yıl sonra da meslek lisesi yapılmak istenen Darüşşafaka’yı İngilizce eğitim veren bir koleje dönüştürme kararını aldılar. İşte bu noktada Darüşşafaka’nın efsanevi öğretmenlerinden Nazıma Antel’i anmak gerekiyor. Çünkü alınan bu kararı uygulamak ona düşecekti.

Nazıma Antel yılları

Nazıma Antel
1955-1974 yılları arasında Darüşşafaka'da İngilizce öğretmenliği ve Lise Müdiresi olarak görev yapan Nazıma Antel.

1955-56 öğretim yılında İngilizce Bölüm Başkanı olarak göreve başlayan Antel, Darüşşafaka’nın kolej olma sürecinin mimarları arasında yer aldı. 1965 yılında Darüşşafaka Lisesi Müdürü olan Antel, orta ve lise eğitimini Arnavutköy Kız Koleji’nde tamamladı. Ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nü bitiren Antel, 1954’e kadar çeşitli okullarda İngilizce öğretmenliği yaptı. Fettah Aytaç ile birlikte ses getiren pek çok değişikliğe imza atan Antel, Darüşşafaka Lisesi Müdiresi olarak Abdi İpekçi’ye verdiği ve 25 Aralık 1972 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan röportajında kolej eğitimine geçiş için yaratılan kaynağı şöyle açıklıyor: “1954 yılında yeni yönetim kurulu Cemiyetin bütçesini, istikrarlı bir bütçe haline getirmek için iki büyük site inşa ettirmiştir. Bu yolla da yabancı dille öğretime karar verilmiştir. Bu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı kolejlere tekabül eder. Biz de yabancı dil olarak İngilizceyle öğretim yapma olanağı sağladık.” Antel, yabancı dil eğitiminde sağlanan başarıya ilişkin ise şu cümleleri kuruyor : “Büyük bir iftiharla söyleyebilirim ki, dil öğretimi çok başarılı olmuştur. Bir iki misal verebilirim. Bir defa bizden mezun olan öğrencilerimiz, Robert Kolej ve halen Boğaziçi Üniversitesi olarak da giriş sınavlarına katıldıkları vakit, hazırlık sınıfına girmeden doğrudan doğruya birinci sınıfa giriyorlar. Geçen sene mezun olan üç öğrencimiz devlet burs imtihanına girdi. Biri Kömür İşletmeleri hesabına İngiltere’de makine mühendisliği tahsil ediyor. Yabancı dilde hiçbir güçlük çekmedi. Bir diğer öğrencimiz Teknik Üniversite’den mezun oldu. Yine bugün Amerika’da burslu olarak doktora yapmaktadır. Bir-bir buçuk sene gibi çok kısa bir zamanda, sıkı bir çalışmayla, iki senelik mesaiyi bir seneye sığdırarak, devama mecbur olduğu derslerin imtihanlarını vererek muafiyet kazandı. Zannederim ki bunlar bizdeki yabancı dil öğretimi ve öğrencilerimizin yabancı dil seviyeleri hakkında objektif birer misal olacaktır.”

5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Fettah Aytaç, Nazıma Antel,
Darüşşafaka'nın Fatih'teki kampüsünde inşa edilen
yeni binalarının açılış töreninden (25 Ekim 1972).

Babası hayatta olan ama maddi durumu yetersiz çocuklar da okula alındı

Fettah Aytaç döneminin bir diğer önemli uygulaması ise Darüşşafaka’ya babası hayatta olan ama maddi durumu yetersiz çocukların da alınmasıdır. 1977 yılına kadar süren bu uygulamanın gerekçelerini Nazıma Hanım, röportajda şöyle anlatıyor: “Beş sene evveline kadar, yalnızca yetim öğrenciler alınırdı. Hatta öksüz, annesi hayatta olmayan, babası hayatta olan öğrenciler bizim okulumuza giremezdi. İlkokulu bitiren 12 yaşında bir öğrencinin babasının elbette ki hayatta olmaması için ya bir kaza, yahut bir iş kazası, yahut bir hastalık nedeniyle ölmüş olması gerekir. Biz harp içinde bir memleket değiliz. Müracaatlar çok az oldu. 200, 250 ve nihayet 300… Bu öğrenciler arasından giriş sınavında başarı sağlayan, muayyen bir puan tutturan öğrenci seçmek hemen hemen imkânsız bir hale geldi. Bu durum karşısında bir öğretim yılı için tespit ettiğimiz kontenjanı çok düşük tutmak zorunda kaldık. 50 öğrenciden fazla kabul edemez duruma geldik. Çünkü çok düşük puanlı öğrenciler girip başarısızlığa uğruyorlardı. Darüşşafaka Cemiyeti kongresinde bir karar alınarak, yoksul aileden gelen, annesi olmayan veyahut annesi ve babası da hayatta olup da kendi imkânlarıyla orta öğrenimlerini yapamayacak öğrencilerin de Darüşşafaka’ya alınmaları kararlaştırıldı. Bu karar alındığı zaman kontenjanın yüzde 50’sinin yetim ve öksüzlere ayrılması öngörüldü. Şimdi 150 öğrenci aldığımız zaman, yetim ve öksüz öğrenci sayısı 75’ten aşağı düşmez.”

Daçka’nın kapıları kız öğrencilere açıldı

Bu dönemdeki en önemli uygulamalardan biri de kuşkusuz kız öğrencilerin okula kabul edilmesiydi. Elbette, dönemin koşullarında 100 yıllık yatılı bir erkek okuluna yine yatılı olarak kız öğrencileri almak hiç kolay olmaz. Fettah Aytaç, bunun için de savaş vermek zorunda kalsa da 1971’de Darüşşafaka’nın kapılarını kız öğrencilere açtırır. Karma eğitime geçişin ikinci yılında Antel röportajında bu konuya da değiniyor: “Karma eğitimden hakikaten çok memnuniyet verici bir sonuç elde ettik. Okulumuzda sadece iki seneden beri karma eğitime başladık. Yani hazırlık sınıflarında kızlarımız var. Bu sınıflardaki tutum, başarı, bariz bir şekilde karma eğitimden evvelki zamandan farklı oldu. Şöyle ki, erkek öğrenciler umumiyetle nota pek fazla kıymet vermiyorlar. Onlar için sınıf geçme çok mühim. Şimdi kendi kendilerine yarışma, daha yüksek not alma, daha muntazam çalışma bu başarı alanında böyle oldu. Buna paralel olarak da sınıftaki davranış, tertip. Öğrencilerin birbirleri arasında konuşmada kullandıkları kelimeler. Bunların da çok olumlu sonuçları oldu. Kız öğrencilerimizde hiçbir yadırgama olmadı. Çünkü zaten ilköğretim de karmadır, onun devamıdır. Bunlar orta öğretimde ayrılıyorlar, yükseköğretimde tekrar birleşiyorlardı. Şimdi gayet normal bir şekilde ilköğretimden sonra da ortaöğretimi karma olarak yürütüyoruz. Bizim için memnuniyet verici sonuçlar bunlar.”

Fettah Aytaç
Fettah Aytaç

Fettah Aytaç ve Nazıma Antel döneminde Darüşşafaka “altın çağı”nı yaşadı. Öğrencilerin başarı oranı %98’lere ulaştı. Türkiye’nin ilk halk okulu olarak 1873’te kapılarını açan Darüşşafaka, onların döneminde ülkemizin en saygın öğretim kurumları arasındaki yerini yeniden aldı. Fettah Aytaç’ın Darüşşafaka’ya kazandırdığı bu ivme, 1970’li yılların Türkiye’sinin siyasi atmosferi nedeniyle sona erdi. 1974 yılında Nazıma Antel, Darüşşafaka’dan ayrıldı. Nazıma Hanım’dan kısa bir süre sonra da Fettah Aytaç görevini bıraktı. Aytaç’ın büyük uğraşlarla hayata geçirdiği babası hayatta olan ama maddi durumu yetersiz çocukların okula kabul edilmesi uygulamasına 1977’de son verildi.

Darüşşafaka Marşı’yla veda

Son nefesine kadar “Darüşşafaka” diyen ve yüreği Darüşşafaka için çarpan Fettah Aytaç, 29 Nisan 2003’te 95 yaşında hayata veda etti. Darüşşafaka bayrağına sarılı naaşı, Darüşşafaka Marşı eşliğinde omuzlarda taşınarak Zincirlikuyu Mezarlığı'na götürülerek, defnedildi. Bugün Darüşşafaka’da her ders yılının sonunda okul içinde ve dışında başarılar elde eden öğrenciler, “Fettah Aytaç Ödülleri”, İngilizce alanında başarılar elde eden öğrenciler ise “Nazıma Antel Ödülleri” ile ödüllendiriliyor. Fettah Aytaç’ın ismi ayrıca Darüşşafaka TİM Gösteri Merkezi’ndeki bir salonda yaşatılıyor.

Fettah Aytaç 1965'te Darüşşafaka Lisesinde bir yıl müdürlük görevi de üstlendi. 1965 mezunlarının yıllıklarının ilk sayfasında şu sözleri yer alıyordu:

Öğrencilerime,

Benzerine dünyada ender rastlanabilen Darüşşafaka Lisesini, Türk milleti, doksan iki yıl evvel kurmuş ve bugüne kadar idame ettirmiştir.

Aldığınız sağlam Türk kültürünün yanında Batı medeniyetinin dev adımlarına uyabilmeniz yabancı dil bimenin zarureti karşısında Darüşşafaka, 1954 yılından itibaren İngiliz diline önem vermiş ve fen derslerinin İngilizce olarak öğretimine başlamıştır. Sizler bu suretle yabancı bir dili, İngilizceyi, tam manası ile öğrenmiş olarak okuldan mezun oluyorsunuz.

Okulunuzda edindiginiz bilgi ve tecrübeler, sizlere, hayatta doğru ve yanlışı ayırma, karşılaşacağınız problemleri müsbet bir şekilde halletme, hadiselere realist bir gözle bakma, karşınıza çıkacak engelleri aşma ve bu suretle hayat mücadelesini kendinizden emin olarakyapabilme gücünü kazandırmış bulunuyor.

Yalnız şunu unutmayınız ki hiçbir okul, öğrencinin her türlü bilgi ve tecrübe ile mücehhez olarak hayata atılmasını sağlayamaz; ona kendi kendini yetiştirmek için gerekli malzemeyi verir. Bundan sonra bilgi ve tecrubelerinizi arttırmaya gayret edecek ve mükemmel bir insan olarak yetişmenin çarelerini arayacaksınız. Bunun için de kendi dar ufkunuzu genişletmeniz, meslek hayatınızın sınırlılıklarından kurtulmanız, yalnız kendi meslek ve memleketinizin problemlerini degil, bütün dünyaya ait problemleri kavramanız gerekir. Ancak bu suretle ideal manada kültürlü bir insan olabilirsiniz

Memleketinize yapacağınız en büyük ve önemli hizmet ise, büyük dahi Atatürk’ü anlayarak onun milleti için çizdiği yoldan yürümekle mümkündür.

Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra sizi yetiştiren okulumuza bağlı kalacağınızdan ve her fırsatta ona maddi ve manevi yardımda bulunacağınızdan eminim.

Fettah AYTAÇ
Okul Müdürü- 21 Mayıs 1965

Hikayeyi Okuyun Diğer Hikayeler